“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

KONSTANTIN STANISLAVSKI

 

 

“Kendinde sanatı ara, sanatta kendini değil.”

Bugün, yine çok sevdiğim bir beyni yazmanın mutluluğu ile sizi, Sinema ve Tiyatro’da çığır açan bir dahi ile tanıştıracağım. Öyle ki “Oyunculuğun Grameri” diyorlar onun yöntemine! Huzurlarınızda Constantin Alexeiev Sergeyevich Stanislavsky,  nam-ı diğer ‘‘Constantin Stanislavsky’’

 

1863 yılında Rusya, Moskova’da doğan Stanislavski, aktörlük ve yönetmenliğiyle tanınmasının yanında “oyunculuk sistemini,” uluslararası boyuta taşıması ile bilinir. Tiyatroya büyük ilgi duyan, varlıklı bir aileden gelir Stanislavski! Büyükannesi, Fransız bir aktristir örneğin. Babası ise aile mülkünde sahne kuran bir sanatsever. Bunlar bildiğiniz klan gibiler. Bizde sanat aşireti olduğunu düşünün mesela, öyleli. Bütün bu imkanlar sayesinde küçük yaşlarından itibaren operalar, baleler ve tiyatro etkinlerinde bulunabilme fırsat bulur Constantin. 14 yaşında, yani 1877’de amatör olarak oyunculuğa başlar, aile sahnesinde elbette. Klanın imalat işinde çalışırken diğer oyunculuk gruplarıyla performans göstererek tiyatro becerilerini zamanla geliştirir.

 

 Çehov ve Shakespeare’in olay yaratan prodüksiyonlarıyla tanınan, Theodore Komisarjevsky yönetimi altında vodvillerde, operetlerde, dramlarda ve komedilerde oynar. 1898 yılında Vladimir İvanoviç Nemiroviç-Dançenko ile birlikte “Moskova Sanat Topluluğu”nu kurar. Kendisi de Çehov’un yapıtlarını sahneleyerek büyük başarı sağlar ve ün kazanır. Büyük Rus Devrimi ve öncesinde önemli bir tiyatro yönetmenidir. Devrimden önce gerçekçilik akımını benimserken daha sonra toplumcu-gerçekçi akıma yönelir. Nemiroviç ile birlikte kurdukları “Moskova Sanat Topluluğu” ile  rus tiyatrosunu öne çıkarırlar. Stanislavsky ile ilgili bilmeniz gereken en önemli şeylerden biri de ortaya attığı psiko-realist oyunculuk kavramıdır. Örneğin o, Çehov oyunlarını klasik tarzda sahnelememiştir. Klasiğin dışına çıkarak yönetmiş ve dehasını ortaya koymuştur. Biraz detaya inelim. 

20. yüzyıla dek birçok disipline sahip olan tiyatro; eğitim, yöntem ve disipline sahip değildir. Stanislavski, bunu görüp yepyeni bir oyunculuk yönetiminin temelini atan insandır. 

Tiyatroya verdiği ömrü boyunca öyle detaylı, incelikli, özenli, disiplinli bir şekilde oyunculuk yöntemi üzerine çalışmış ki ortaya nefis bir sonuç çıkmıştır. Ona göre en iyi oyunculuk yöntemi, sahnede ruhun yaşatılmasıdır. Yani sahneye çıkan oyuncu, bedeninde bir yaşam yaratacağından bunun yolu, ruhun içinden geçer. Yarattığı kuramla doğası gereği çok eskilere dayanan tiyatroyu, içine girdiği kısır döngüden kurtarır bir nevi. Bütün kadın ve erkekler aynı, bütün karakterler benzer ve böyle oyunculuk olmaz olsun, bunlar antik çağda kaldı diyor ve oyunculuğun gidişatına kendi kuramını yerleştirerek gerçekle hikayeyi, oyuncu ile gerçeği harmanladığı yepyeni bir yola sokuyor. Beğendiğiniz birçok oyuncu bugün hala onun metodunu kullanmaktadır. Stanislavski Sistemi ve Metot Oyunculuğu sayesinde psikolojik gerçekçiliği hissedebiliyorsunuz. Stanislavski, kurdukları topluluk ile iki sene turneye çıkar 1922’de. Bu turne sonunda bazı oyuncular dönmez ve ders vermeye başlarlar. Kimdir bunlar? 

Victor Hugo’nun Les Misérables’ini beyaz perdeye taşıyan yönetmen, Richard Boleslavski. Kurt Adam filminin ikonik ismi, Maria Ouspenskaya. Leo Bulgakov, Barbara Bulgakov gibi isimlerden söz ediyorum. İşte bu isimler, Stanislavski Sistemi’nin ülke sınırlarını aşarak dünyaya yayılmasına vesile olan sanatçılardır. American Laboratory Theatre’da sayısız amerikalı oyuncu ve yönetmeni, Stanilavsky sistemi ile eğittiler. Peki kim bu amerikalılar? 

Elbette amerika bu, oyunculuk anlayışını hızlıca benimsediğinden çok bildik isimler çıkar karşımızda. Daha sonradan Stanilavsky’den ilhamla kendi metodunu geliştiren Lee Strasberg örneğin. Strasberg; Paul Newman, Al Pacino, George Peppard, Dustin Hoffman, Marilyn Monroe, Jane Fonda, Mickey Rourke gibi isimleri yetiştiren değerli bir isim. Bir diğer isim ise Stella Adler; Constantin Stanislavsky’den ders alan tek oyuncu, onun kuramının temelleri üzerine oturttuğu yöntemi ile Mark Ruffalo, Robert De Niro gibi isimleri yetiştirmiştir. Sanford Meisner de bir diğer temsilcisidir; Grace Kelly, Diane Keaton, Robert Duvall gibi isimleri yetiştirmiştir. Aslında bunlar gibi çok isim var ve her şey Constantin Stanislavsky ile başlar, onun temelleri üzerine inşa edilir. Gerçekçi oyunculuğun ilke ve standartlarını belirleyen bu deha, somut yaşamı canlandırırken sahnede bir oyun oynanmasını reddeder ve gerçek yaşamdan bir kesit sunulmasını talep eder. Gerçek tiyatro, bir oyun olmaktan çok ötededir ve yaratılan illüzyon, gerçeğin benzeri olmalıdır. Elbette bunun mümkün olması sadece oyunculuk ile sağlanamaz. Konu, kostüm, makyaj, dekor, ışık bütün detaylar aynı disiplinde olmalıdır. Sahnedeki o abartıların yerine gerçeği koymuştur Stanislavski. Sahnede o kalıplaşmış, sıkı konuşma ve davranış biçimlerini reddetmiştir. Abartılan rolleri, alkış sergilenen hileleri, yapmacıklığı eleştirir. Tiyatro’yu kendine getirir özetle. Seyircinin, kendisini oyundaki karakterin yerine koyabilmesi, aynı duyguları paylaşabilmesi için gerçekçi olur. Hayatın yüzeyselliğini taklit etmenin yerine, gerçeğin psikolojik boyutuna el atarak oluşturduğu kuramı, bugün izlediğimiz bir yapımda içimize işleyen o duygulardan başka bir şey değildir. Oyuncuyu role değil, ruha hazırlar. Oyuncu kendinde, uyaracağı duygunun keşfini yapmalı ve gerçeği sahnelemelidir. Ona göre üç güç kaynağımız vardır ve psikolojimizi onlar yönlendirir: Akıl, duygu ve irade. İç hareket ettirici bu güçlerden duygu, kontrol edilmesi zor bir kaynaktır. Stanislavski der ki; aklını ve iradeni denetle, karakter ile kendin arasında bir benzerlik bul, bağ kur. Oyuncudan, karakteri kendi şartlarında incelemesini ister. Nasıl bir aile, hangi ülke, hangi zamanlar; dış görünüşü nedir, neler yaşamıştır, alışkanlıkları neler; ses tonu nasıl, tavrı nasıl, kişilik özellikleri neler, psikolojisinde neler var gibi başlıklar altında detaylı inceleme ile o bağı bulmayı önerir. Bireysel psikolojinin babası Alfred Adler’le aynı dönemde yaşamış olan Stanislavski’nin Adler’den etkilendiğini düşünüyorum. Çünkü Adler; Bilinçaltı, Aşağılık Kompleksi, Üstünlük Kompleksi gibi kavramların kaçıncı çocuk olduğun, küçükken ne yaşadığın, hangi döneme doğduğun, gençken, hatta dün ne yaşadığın vesaire her şeyle ilgisi olduğunu savunmuştur. Stanislavsky’yi sevme nedenim de bu. O kopyacılığın, mübalağanın sonunu getirmiş; araştırmaya, öğrenmeye, anlamaya yönlendirmiştir sanatçıları. Bizler de böylece bir karakteri gözlemlerken işin perde arkasında yatan bilimi görmesek de dışa yansıyan gerçekleri saptayabiliyoruz. Esasen herkesin hayata bu sistem ve yöntem ile hazırlanması gerekir. Hatta belki çocuklarımıza okullarda bu eğitimi, başlangıç seviyesinde vermeliyiz. Böylece hiç gelişmemiş olan empati, yerinde yeller esen merak, canlanabilir. Anlamaya ve araştırmaya başlayan bir nesille gerçek bir gelecek mümkün çünkü.

“Eğer bir eylemin psikolojik bir altyapısı yoksa, o eylem ilgimizi çekemez.”

 

Al Pacino, Robert De Niro gibi isimlerin çıktığı “The Actors Studio,” sadece  Stanislavski metodlarıyla oyuncu üretimine devam ediyor. Peki ya Türkiye? Ülkemizde bu yöntem, kurucusu Muhsin Ertuğrul ile başlar. Ayla Algan, Haluk Bilginer gibi isimler, bu disiplinle sahnede bulundular. Ülkemizdeki birçok Devlet Tiyatrosu ve özel tiyatro okulları, Stanislavski temellidir lakin oyunculuklarda sorun yok da tiyatronun hayatı, büyük tehlikededir. Susmayın. Düşünün. Gerçekçi olun artık. Bu metot olmadan yaşayamazsınız çünkü. Stanislavsky üstadın dediği gibi; “Konuşmanız ölçülü olursa susmanız etkileyici hale gelir.” Hiç konuşmadan, susamazsınız anlayacağınız…

Bu yazıyı Arabesk, Selamsız Bandosu, Uzaylı Zekiye ve nicelerinden tanıdığımız, ilk derslerini Münir Özkul ve Kenan Pars’tan alan, çocuk tiyatrolarında ve çeşitli topluluklarda çok sayıda oyunda sahneye çıkan, 1993 yılında Ergun Köknar, Tarık Akan ve Cem Karaca ile Bakırköylü Sanatçılar Derneği’ni kuran ve onursal başkanlığını yürüten, 3 haftadır tedavi gördüğü hastane vefat ettiğini öğrendiğim Üstün Asutay’a ithaf ediyorum. Bir ömrü bu uğurda değerlendiren usta sanatçımıza hürmetlerimi sunar, sevenlerine sabır dilerim. 

 

Türk tiyatrosuna ve sanatçılarımıza sevgi ve saygılarımla; Tiyatro’muzu yaşatacağız…

Siz yeter ki değerlerimizi yaşatın… 

 

 

“Biz” olmak, “Ben” olabilmekten geçer. “Ben” olabilmek hakikati aramaktan, kendini keşfetmekten…Ben kendimi keşfettikçe güzelleştim. Ben kendimi keşfettikçe evreni keşfettim. Ben evreni keşfettikçe öfkemi dindirdim. Hakikatin ne kadar yakınımda durduğunu, önümdeki engeller nedeniyle göremedim. Korkularımın yerine merakımı koydum ve elime kalemi aldım üç sene önce… Bitmek tükenmek bilmeyen merakım yolumu aydınlatan ışık oldu, kitaplar en yakın arkadaşlarım, bugün hayatta olmayan binlerce deha dostum oldu… Hiçbirini kendime saklayamazdım. Bu kadar bencil olmak, insanın yaradılışına tersti. Hakikatin nerede durduğunu görüyorum artık, beni hiçbir güç ondan alıkoyamaz…İnanın! Cesur olun! Dönüşün! Değişime ayak uydurun! Gelecek biz’im, çünkü zaman biz’iz.

YORUM YAP