“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Köy Enstitüleri’ne Geri Dönüş Teorisi; EĞİTİM HAKKINI İSTE!

Hep beraber elimizden kaçırdığımız şansımızı yüzünüze vurmak istiyorum, bugün. Olan, biten her şeye deliriyoruz, kifayetsiz yöneticilerin her hamlesine “Nasıl yaparlar ya?!” diye hayret ediyoruz, telefonuyla beğeni umuduyla salak saçma video çeken amaçsız çocuklara şaşırıyoruz ya, hiç şaşırmayalım, hepsini hak etmişiz biz. Bugünlere, bu cehalete kolay gelmemişiz gerçekten, ne fırsatlar tepmişiz! Bize müstahak düşününce.

Kaçırdığımız şansı biraz anlatmak isterim, belki o zaman sadece “keşke bu ülkede doğmasaydım” diyerek sıyrılmak yerine; “nerede, nasıl yanlışlar yapılmasına izin vermişiz”i anlarsınız. 1935 yılında, savaştan 15 yıl önce çıkmış, yorgun bir ülke, “cehaleti nasıl yeneriz”in peşinde. Biliyor çünkü Mustafa Kemal, cahil toplumla bir yere varılamayacağını, işgalden farkı kalmayacağını. 2020 yılındayız, hala tüm kavgamız cehalet ile; hala yenemedik, yenmek de istemedik açıkçası ama o zamanlar bir umut yaratılmış (umut doğmamış, yaratılmış dikkatinizi çekerim).

Dil devrimi ve okuma-yazma seferberliği elbet hızlıca yapılmış fakat nüfusun yüzde sekseni köylerde, bihaberler bundan. Kendi dünyalarında şimdikinden farksız yaşıyorlar. Devrimler köylere girememiş. CHP’nin 1935 senesindeki 4. kongresinde bu durum tartışılmış nihayet; cehalet nasıl yenilir, ne yapmak gerekir? Bir eğitim hareketi başlatmak gerekir, hemfikirler… Dönemim Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan, elimizde para var, eleman yok demiş. İlk önce okuma yazma bilen askerleri kendi köylerine eğitmen olarak göndermeye karar vermişler. O zamanlar Gazi Eğitim Enstitüsü’nde elişi dersi veren, köylerde eğitim konusunda araştırmalar ve çeviriler yapan, yaptıklarını okudukça bu topraklara gelen en değerli isimlerden biri olduğunu anladığımız İsmail Hakkı Tonguç’u projenin başına getirmiş Mustafa Kemal. Askerlerin eğitmen olduğu sistem bir sene denenmiş ve köylere eğitmen yetiştirmek için özel bir okulun kurulmasının daha verimli olacağı anlaşılmış. 1937’de, Eskişehir, Çifteler’deki öğretmen okuluna, ilkokulu bitirmiş erkek köylü çocukları gelmiş eski püskü kıyafetleriyle, toplam 40 kişiler. Plan basit: Eğitim ordusunun ilk neferleri, 5 yıl boyunca okuyup öğrenecekler, kendi köylerine öğretmen olarak gidip, oradakileri eğitecekler.

İnönü cumhurbaşkanı seçildiğinde kabineyi Celal Bayar kuruyor ve Milli Eğitim Bakanı olarak kendisini eğitime adamış, felsefe hocası Hasan Ali Yücel’i göreve getiriyor. Bilmeden herhalde en iyi işini yapıyor Celal Bayar. O, Hasan Ali Yücel ki, bakanlıkta devrim yaparak üniversiteler kanunu çıkarıyor özerklik güvence altına alınsın diye. (Şimdi YÖK’e bağlı üniversitelerimiz, rektörleri de tek bir kişinin isteğine bağlı olarak atanıyor, ses çıkarmıyoruz.) Dünya klasikleri için tercüme bürosu kurdurtuyor, 500’den fazla eseri dilimize tercüme ettiriyor, en önemlisi de eğitim sorununu projelendirip Köy Enstitüleri’ni kuruyor, ülkeyi tarım koşullarına göre 21 bölgeye ayırarak. Liyakata ve gerçek anlamda memleket için uğraşmaya bakar mısınız? Şimdi hayvanat bahçesi müdürünün Tübitak’a atandığı, öğretmen maaşlarının yük olduğunu söyleyenlerin milli eğitim bakanı olduğu, çocuk istismarının olduğunu bildiğimiz ama hiçbir şey yapılmayan, denetlenmeyen dini eğitim kurumlarının olduğu yıllardayız. Zaten köy enstitülerin kapanışı sessizce izleyen bir nesil, neye tepki verir ki?

Hasan Ali Yücel’in, İsmail Hakkı Tonguç’un yurdu gezerek verdiği rapor üzerinden belirlediği 21 bölgenin her biri 3-4 ili kapsıyor, şehirden uzak fakat tren istasyonlarına yakın noktadalar. Köylerin kalkınması için öğretmen yetiştiren bu okullarda temel bilimlerin yanında modern tarım teknikleri, marangozluk, klasik müzik, halk oyunları, bağlama, keman, yabancı dil, hasta bakımı, bölgesine göre balıkçılık, arıcılık gibi birçok ders verilecek. Sonra bugün “halk oyunu zinadır” diyen, çocuklara tecavüz edene ses çıkarmayan, “ama eşcinsellik günahtır” diyen insanımsıların eğitimci olduğu; eğitim müfredatını kafalarına göre ve 15 Temmuz’u öğrensinler de gerisi çok önemli değil diye belirledikleri, pozitif bilimlerin öldürüldüğü; 12 sene boyunca çocuğa tek kelime İngilizce öğretemeyen bu sistem var elimizde. Kaçınız bugün bir enstrüman çalabiliyor ve duvar örebiliyorsunuz? Kaçınızın şehirli çocukları bugün vals yapabiliyor ve fidancılık biliyor? Özel okullarda okuma fırsatı olan çocuk bile belki çok iyi düzeyde yabancı dil konuşup kayak kayarken, kaçı şiir biliyor veya arıcılık, ipekböcekçiliği, dokumacılık, ata tohumu ekimi gibi hayatın kendisini öğrenmiş? Kitap bile okunmuyor kitap!

Hasan Ali Yücel ve İsmail Hakkı Tonguç o yıllarda ya, o yıllarda(!) bunu başarmışlar. Yerel, aydın önderler yetiştirerek hem köylerin cehalet içinden alıp günümüzde her gün bir skandalla Müge Anlı’ya çıkmalarını engelleyeceklerdi, hem de göçü engelleyip köylüyü gerçekten yurdun efendisi yapacaklardı. Tonguç, zaten İsviçreli ve Alman eğitim bilimcilerin fakir bölgelerdeki çocukların okutulması ve el becerisi kazandırılmasına dair kitapları tercüme ediyordu, bunları 1940’ların Türkiye’sine uyarladı. İş içinde eğitim en güzel çözümdü o yüzden de adını enstitü koydular.

1940 baharında yasayı meclise sundular. Kazım Karabekir eleştirmiş bir, köyle kent arasında uçurum yaratacağına dair gibi anlamsız bir sözle. Asıl amacın 2,5 milyonun okuma-yazma bildiği 16 milyonluk nüfusta ayrımı ortadan kaldırmak olan projenin oylanmasında red oyu çıkmamış fakat 38 kişi de oy kullanmamış. Sessiz bir muhalefet var yani. Oylamaya katılmayanlar arasında, daha sonra zaten Demokrat Parti’yi kurarak, ülkeyi ilelebet karanlığa gömecek Celal Bayar, Adnan Menderes, Fuat Köprülü var. O dönem sessiz kalmaların sebebi de göre toprak sahiplerinin, uyanacak köy halkından endişe etmelerine hak vermeleri! Köylü uyanmasın, sorgulamasın, fikri olmasın istiyorlar! Demokrat Parti ve Adnan Menderes’in niyeti de sadece mal mülk para değildi, gelişimin önünü kesmek istiyorlardı. Hep satıp savdılar, yakıp yağmaladılar günümüz lideri gibi.

Yasa meclisten geçince, belirlenen noktalarda okullar bir bir öğrencilerin inşasıyla kuruldu; davulla, zurnalarla, şenlikler içerisinde temelleri atıldı. Kolektif çalışmanın başarılı örneği olan bu okulların en ünlüsü Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ydü; bozkırda bir vahaydı adeta. İsmet İnönü de işte buraya ziyarete geldiğinde, daha sonra okulun duvarına bile yazılan tutamayacağı o sözü verdi: “Köy Enstitülerini Cumhuriyetin eserleri içinde en kıymetlisi, en sevgilisi sayıyorum. Köy Enstitülerinden yetişen evlatlarımızın muvaffakiyetlerini ömrüm boyunca yakından ve candan takip edeceğim.” İnönü’nün daha sonra sözünde durmaması da bize müstahak, tepki mi verecektik sanki.

Öyle okullar ki, bir yıl içerisinde 25 klasik eseri okumak zorunlu, bağlama derslerini bazen bölge bölge gezen Aşık Veysel veriyor, Ruhi Su geliyor türkü öğretiyor, serbest okuma saatleri var, Cumartesi günleri tartışma ve eleştiri toplantılarına ayrılmış; kendileri tarlada ektiklerini yiyorlar, yaşayarak, uygulayarak öğreniyorlar, zanaat biliyorlar. Amfitiyatro kuruluyor yahu Anadolu’da yıllar sonra. Ve dünya klasikleri oynanıyor orada. İnönü ziyaret ettiğinde, ona özel yemek verildi diye müdürü eleştiriyorlar Cumartesi toplantısında. Müdür Rauf İnan, öğrencilere hak vererek, şeker hastasıydı o yüzden yemeğini perhizine göre verdik, diye izahat veriyor. Şimdi sorgulayalım bakalım eşitsizlikleri, adaletsizlikleri, cevap vermeye bile tenezzül etmezler, üstüne hapse girersin. Ama iyi alıştık vallahi, gıkımız çıkmıyor. Ne de olsa taktikleri; böl, parçala, alıştır, tahrik et, gazını al, yönet!

Köy enstitülerindeki verimli eğitim sistemi, güzel güzel işlerken bozuk sesler eleştirmeye başlıyor: Kızlar, erkekler aynı kampüste kalıyor, ahlaksızlık bu! Avrupa’yı etkisi altına alan nazizmden de nasibini alıyor, yükselen sağ-sol kavgasından da: Köy enstitüleri milliyetçi değil! Komünizm yuvası buralar! Ucuz iş gücüyle çocukların çalıştırılmaları ve mezun olduktan sonra 20 yıl boyunca köye hizmet edecek olmaları da eleştiriliyor kimilerince, Kemal Tahir’in “Bozkırdaki Çekirdek” kitabındaki gibi. Artık okulda söylenen her türkü, okutulan her kitap didiklenmeye, içlerinden bir şekilde hainlikte suçlanacakları kelimeler bulunmaya çalışılıyor. 1945’te Sabahattin Ali de Hasanoğlan’ı ziyarete gelmesin mi… Cadı kazanı kaynamaya başlıyor. O muhalifin orada ne işi var? Dışarıdan gelen eleştiriler daha yükses sesle çıkmaya başlıyor, öğrenciler emniyet takibine alınıyor. Mecliste de sular durulmuyor, konu hep köy enstitülerinin komünizm yuvasına dönüşmesi. İnönü de o sıra, genel seçime hazırlanıyor ve demokrasiye geçme sözü veriyor. Tepeden öylece iniveriyor demokrasi, devrimlerle çatışan bir organizmaya dönüşüyor.

Köylerden gelen okul yapma zorunluluğu şikayetleri, toprak ağalarının baskısı, “kız çocuklarının orada ne işi var lafları”, günün sonunda tabii ki her zamanki gibi dinin elden gidiyor olmasına direnemiyor, oy alamaz ki. Fevzi Çakmak bile soruyor İnönü’ye, ne zaman kapatacağını bu komünist yuvalarını. Bir zamanlar verdiği sözü tutamıyor İnönü ve okulum müdürü Rauf İnan’a terfi verdiğini düşündürterek bakanlık müfettişi yapıyor, sonrasında da Hasanoğlan Köy Enstitüsü’nün yakın zamanda, tabii ki alıştırarak kapanmasının temelini atıyor. İsmail Hakkı Tonguç çok karşı çıkıyor, bir tanesini onların istediği şekilde değiştirirsek devamı da gelir, diye. Hasan Ali Yücel, Milli Eğitim Bakanlığı’ndan alınıyor, üç yıl boyunca mahkemelerde savunma yapıyor, daha sonra kendini edebiyata veriyor. 46’da da Tonguç görevden alınıyor, yıllarca oradan oraya sürülüyor, sonra öğretmenlikten de alınıyor.

İlk önce okullarda, öğrencilerin yönetime katılması ve sorgulamayı öğrendikleri Cumartesi toplantıları yasaklanıyor. Dünya klasiklerini okumak yasaklanıyor. Serbest okuma saati iptal ediliyor. Hemen sonrasında kız-erkek öğrenciler ayrılıyor. Bunlar gidince zaten elde bir şey kalmıyor, totaliter bir eğitim görüntüsünden başka. 1947’de ise dönemin başbakanı Recep Peker ise, benzer başka okullar var, bunlara gerek yok, diyerek Hasanoğlan’ı kapatıyor. Sağ kanadı baskın CHP, Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nü kapattıktan sonra 1948’de imamhatip kursları ve ilahiyat fakültelerinin kurulmasına izin veriyor: Yine de kazanmalarına yetmiyor 1950 seçimlerini, DP iktidara geliyor. Sonrasında zaten bir daha belimiz doğrulmuyor.

Köy enstitülerine tepeden inmiş bir mucize gibi bakmamak gerek. İstenilmiş, uğruna emek verilmiş, canla başla çalışılmış, neticesi de alınmış bir projedir. Niyet önemli. Şimdi niyetimiz yok. Köy enstitüleri kuruluncaya dek geçen 108 yıl içerisinde yalnız 6000 öğretmen yetiştirilirken, enstitüler on yıl içerisinde 17.341 öğretmen, 1248 sağlık memuru, 8675 eğitmen mezun etmiş. Okul sayısı 5000’den 17.000’e ve öğrenci sayısı da 380.000’den 1.500.000’a çıkmış. Ve okulların içeriği malumunuz, şu anda yapılanlar gibi 4 duvardan ibaret değiller. Oradan mezun olan öğretmenler Aziz Sancar’ı yetiştirmiş mesela. Arifiye’de, öğrencilerden Beethoven, Schubert, Haendel, Bach dinleyen Alman ve İsviçreli profesörler enstitü müdürü Süleyman Edip Bey’e sormuşlar: “Bunlar köylü çocukları mı hakikaten?” diye. Kapanmasalardı nasıl olurdu bugün Türkiye? Robotlaşmamış, sorgulayan, bilgiyi ezberlemeden arayarak ulaşan, araştıran, ufkunu açmış bir nesil yetişebilirdi. Son 70 senedir eğitime yapılan darbeler olmasaydı bugün geleceğimizden tereddüt eder miydik? Çocuklarımız bu kadar amaçsız, gençlerimiz bu kadar korku içinde mi olurdu? Başka ülkelerin hayalini kurmazlardı belki.

Beş para etmeyecek çıkarlar için, yönetimdekiler, ülkenin doğusunu hayırlı bir gram iş yapmamış “ağa”lar gibi bu projeyi bir çırpıda hasır altı edenlere vatansever denemez elbette ama ya direnmeyenler? Köy enstitülerini kapatmak, 12 Eylül darbesi kadar büyük bir hainlikti ve yapıldı. Biz izin verdik. Alınacak birçok ders var, alabilir miyiz artık?

Alışmamak ve sindirilmemek üzere.

YORUM YAP