“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

KURBAN RİTÜELİ

Paleolitik çağdan bugüne…

Tanrılara ya da bir inanç uğruna, çeşitli amaçlarla kan akıtma ritüelleri olarak adlandırabileceğimiz canlıların kurban edilmesi geleneği, insanlık tarihi kadar eski bir gelenektir. Bu konuda mümkün olduğunca az yorum yaparak, tamamen okuyarak edindiğim bilgileri aktaracağım. Zira inanç, çok hassas bir konu. Öncelikle herkesten ricam şunu bilmeniz: Nasıl ki bütün düşüncelere saygı duymak zorunda isem ve duyuyorsam,  din ve inançlara da aynı şekilde saygılıyım. Sadece ve sadece kurban ritüelini içime, kalbime, zihnime, beynime, herhangi bir santimetre kareme sığdıramıyorum, olmuyor. Gerçekten anlamak için ne kadar uğraştıysam, edindiğim bilgiler ve yüreğim bu işi onaylamama izin vermiyor. Gönlüm razı olmuyor işte, anlayın ve lütfen bana kızmayın. Bunun inanç ile yakından uzaktan alakası yoktur çünkü. Oruç tutmanın ne kadar muhteşem bir şey olduğuna inanıyorsam, bunun da dehşet verici olduğunu düşünüyorum. 

Kelime kökeni ile başlayalım. Bazı kaynaklar kurban sözcüğünün İbranice “korban” olduğunu, Aramice aracılığı ile Arapça’ya geçtiğini yazarken; dilimize girmiş olan kurban kelimesinin kökeninin, direkt Arapça’da yakınlaşma anlamına gelen “krb”den geldiği de söyleniyor.  Kurbanın kökeni paleolitik çağa, yani tee taş devrine dayanır. Örneğin; Platon’a göre kurban ilahlara sunulan armağan. Platon aslında çok haklı. Buyursunlar efendim, başlıyoruz. Dönem dönem kurbanın tarihçesi başlıyor! 

Paleolitik çağdan bugünlere, bu işin nasıl geldiği o kadar ilginç ve basit ki! 🙂 İnanın anlayınca sinirleriniz bozulacak. Doğa üstü güçlere, tanrılara hoş görünmek; onların sebep olabileceği kötülük ve cezalardan sıyrılabilmek; onlara teşekkür etmek, barış sağlamak gibi sebeplerle dinsel bir tören ile bir tapınma, bir insan ya da hayvanı kurban vermek suretiyle adak adama işidir bu esasen. Dört şekilde oluyor bu kurban işi: 

İlki, istediğimiz şeyi elde etmek için sunduğumuz kurban; Yüce Rabbim bu olsun, kurban keseceğim dediğimiz seviye. Yahu bir şeyin olmasını istiyorsun diye neden bir hayvanın, insanın, canlının canını alasın? Kendini canlılar üzerinde böyle bir hak sahibi görmenin neresi yüce? Bir şeyin olmasını istiyorsan çalış. Oldu diyelim neden can alasın, can vermek varken? Bana bunu anlatamazsınız işte; asla ama asla bunu anlayamam, gönlüm razı gelmez benim. Gelelim, elde ettiğimiz şeylere sunduğumuz kurbanlara. Şimdi, başına güzel bir şey geliyor insanın. Mutluluktan ölüyoruz. Ay bu olduysa kesin kurban kesmem lazım deniyor. “Şükürler olsun Rabbim,” diyerek tutuyor çiftliğin yolunu, kapıyor bir canlı, kesiveriyor. Yahu neden? Dünya açlıkla, hastalıkla, adaletsizlikle boğuşurken neden kurban verelim. Eskidenmiş o işler. Modern dünyadayız, medeniyet seviyesi nerelere gelmiş, uzayda başka gezegenlere yaşamaya gidiyoruz; robotlarla, yapay zekalarla yaşıyoruz yahu. En kötü, siriye sorsan o bile söyler nasıl faydalı bir teşekkür sunabileceğini evrene! 

Ben bunu nasıl mantıklı bulabilirim. İnsanların ete değil, sevgiye ihtiyacı var. Allah’ın yarattığı kullara iyi davranarak, sana bahşettiği dünyaya, evrene ve evrendeki yaşama saygı duyarak, sevgiyle yaklaşarak yaptığın hamlelerden daha güzel, daha kutsal bir yol olabilir mi teşekkür etmek için? Sonra bir de bir günah işliyorsun, bir kusurun var; başlıyorsun Tanrım beni affet demeye. Yaparken aklına gelmeyen Allah’ın, saygı ve sevgide kusur ettiğin Rabbimin seni affetmesi için yine hunharca bir canlının canını alıyorsun. Bir hata ettiysen, kusurunu kapatmak için en kolay yolu seçiyor ve kurban veriyorsun. Zaten buna alıştığımız için günah işlemekte sonsuzluk noktasına ulaştık. Her günah için -canlı, cansız farketmez- birbirimizi bile kurban verebiliyoruz. Kalbimizdeki kötülüğü, yalnızca sevgi ve saygı ile telafi edebiliriz. Sabaha kadar kurban versek nafile. Bir de şey var mesela; eskiden avlanırlarken ilk avı bırakırlarmış yüksek bir yere, Tanrı için. 🙂 Şimdi komik geliyor di mi? Bir can orda çürüyor ya da hayvanlar, leşçiler gelip yiyor çünkü biliyorsun. Bir gün kurban vermek, insanlığın alnındaki bir leke olacak eminim. 

Şimdi şuradan başlamalıyız öncelikle. “Din nedir?’’ Çünkü dinlerle ve inançlarla başlıyor bu kurban işi. Din derken her türlü inanç sisteminden söz ediyorum burada. Senin, benim dinim değil sadece. Bütün dinleri düşünün. Şimdi bu dinler neden ortaya çıktı? Amaçları, görevleri işlevleri ne idi? Birincisi anlamak isteyişimizden mütevellit; beklediğimiz bir açıklama, izah! Düşünsene, ilk insanlardansın. Bilgin sıfır! Hiçbir şey bilmiyorsun. Biri çıkıp sana, açıklama yapmalı sonuçta. Buna ölümüne ihtiyacın var çünkü. Hala cevap arıyor, açıklama bekliyoruz. Düşün, bir de ilk insansın. Bunu anlaman, konuyu anlaman açısından çok önemli. Evet, ilki dediğim gibi anlamak isteyişimiz. Yani anlamadan nasıl hayatta kalabiliriz ki? Mümkün değil. Ne olup bitecek, seni neler bekliyor; bilmiyorsun. Çok basit bir örnek verelim: İlk insanlar olarak oturduk mesela; çayır, çimen dostlarlayız. Çat diye yakınımıza yıldırım düşüyor; yağmur, fırtına başlıyor. Düşünsenize bir. İlk kez yaşıyoruz bunu. 

Korkudan ölürüz, ölmesek bile kesin altımızı ıslatırız falan yani. Hahahahah! Yıldırımın, yağmurun ne olduğunu bile bilmiyorsun, korkunç. 

Şimdilerde de bilmediğimiz bir şey olduğunda, henüz şaşırma evresindeyken ilk yapacağımız şey, “Bu nedir?” diye sorgulamak ve anlamaya çalışmak olmaz mı? Olur. İşte dinlerin, ilk işlevi budur. İkincisini tahmin etmek zor olmasa gerek; “Neden?”sorusu. İlk insanlar olarak canımlar, farkındaysanız ilk kez düşünmeye başladık. Düşünüyoruz ama cevabımız yok çünkü herhangi birimizin, bilimsel bilgi sahibi olması mümkün değil. Lakin öne çıkmaya bayılırız. O zamanlar tek bildiğimiz, hayvanlarla biziz. Düşünebildiğimiz için yorum yapıyor ve uyduruyoruz. Aaa şimşek çaktı, yağmur yağdı, yıldırım düştü; o zaman kesin Gök Tanrıyı kızdırdık abi biz diyoruz. dfsghjklşai! Şimdi bildiğimiz tek örnek, kendimiz ve hayvan olunca şöyle diyoruz: Ben kızsaydım nasıl affederdim? Haaa, diyoruz, hediye hoşumuza giderdi; dua, yakarış, özür dilemek, güzellikler sunulmak gibi şeylere ihtiyaç duyarız sonuçta. Hadi kalkın, gidip Gök Tanrı’nın gönlünü alalım diyoruz, düşüyoruz yollara. O zamanlar bildiğimiz tek güzel şey yemek. Dualarla, danslarla, şükranlarla, yakarışlarla öldürdüğümüz avımızı gidip yüksek bir yere koyuyoruz canımlar. İşte Tanrılarla kurduğumuz ilişki ve din, bu açıklamalarla başlıyor. 

İkinci kısma geçmek için o dönemimizi anlatmam lazım. Çok eskilere gidelim yine birlikte, biraz hayal gücünüzü kullanın lütfen. İlk insanlar topluluğu olarak hepimizin ayrı görevleri var. Bir kısım avcı; bir kısım toprakla ilgileniyor, ekin ekiyor. Etçil ve otçul olarak iki grubuz yani. Avcılar birlikte geziyor sürekli. Ve bakın, burası çok ama çok önemli. Avcı etoburlar haftada 1 veya bazen, maximum 3 defa yiyorlar. Yani insan, az yediğinde ölmüyor. Bunu da bir bilin de kapitalizme belki daha az hizmet edersiniz. Ek olarak, sağlık için de doğrusu bu. Neyse, denk gelirse avlanıp yiyoruz işte. Bir düzen yok. Av mevsimi yok, kural yok. Hayatta kalma mücadelesi var yalnızca. Bunlar küçük bir gruplar çünkü sayı artarsa doyuramıyorsun. O yüzden, çocuk yaparken seksen kere düşünüyorlar. Bizim gibi zevk için, bilinçsizce ve kapitalizme köle olsun diye çocuk doğurmuyorlar sürekli. Ah ah! Keşke çıkıp bütün dünyaya anlatabilsem yahu derdimi. İnsanları o kadar çok seviyorum ki üzülüyorum gerçekten bilmeden yaşamalarına; kullanılmalarına gönlüm hiç razı değil, inanın. Neyse, duygusala düşmeden devam edeyim. 

Biz şimdi klan halinde hayvanlarla ve hayvanları avlayarak yaşıyoruz ya, bizim için onlar doğa üstü şeyler, hem büyüleyici, hem güçlü hem de korkutucu! Lakin en önemlisi, öğretici. Ölmeyi, öldürmeyi, yaşamayı onlardan öğreniyoruz. Onlar bizim gibi düşünmüyor, yaşıyor çünkü. Biz öyle değiliz, henüz mal olduğumuz dönemler :)))))) Şimdi, misal ben, avlanırken ölüyorum sevgili klanım. Yaralandım, düştüm yere; başımda duran size baka baka son nefesimi veriyorum. O zamanlar bilmiyoruz, son nefes nedir? Hemen oradan yemeği fazla kaçırmış biri diyor ki “Aaa, ruhu bu, ruhu!” diyor! Hahahahah! Bakın, bunlar şaka değil. Ben uydurmuyorum. Size işlerin nasıl geliştiğini anlatıyorum. Bunlar gerçek! Neyse, oradan Nuri, “ruh bu, ruh” dedikten hemen sonra, klan olarak başımda düşünüyorsunuz ve bir karara bağlıyorsunuz bunu: Ölene kadar hayvan avlayıp yiyen kanlı ağzımdan çıkan son nefesin ruh olduğu ve yaşamımıza güç veren sebep olduğu sonucuna varıyor; “ruh olmazsa olay bitiyor” fikrinde buluşuyorsunuz. Fdghsjklşia!

 

Lakin ben ölünce üzülüyorsunuz, beni çok seviyorsunuz çünkü. Fgdhjsklaşhahahhahha! Neyse, kabul edemiyorsunuz, sonra “Hayır, ölemezsin, olamaz” şeklinde, ne yapacağını bilemez halde acı çekerken oradan Mehtap çıkıyor ve diyor ki; “Hayır, o ölmedi! Ölemez! Ruhlar ölmez, sadece şekil değiştirir.’’ diyor. Hadfdghjskalşa! Hop! Al sana ölümden sonra yaşam. İşte canımlar, dananın kuyruğu tam da burada kopuyor. Çünkü benim ardımdan siz, ruhumun hala yaşadığını düşündüğünüzden mütevellit, aranızdan seçtiğiniz kahin yoluyla benimle iletişim geçiyorsunuz. Fgshjaklşghjkl! Bu avcı grupta Tanrı yok anlayacağınız; ruh var. Sağ gösterip sol vurayım; biz klan olarak tek bir tanrıya inanıyoruz, doğanın ta kendisine! Öldürdüğümüz hayvanların ruhundan korkmaya başlıyoruz. Başımıza gelen bütün felaketleri, onların ruhuna bağlıyoruz.  

Gönülden bağlı olduğumuz doğanın kendisine, Göktanrı inancına tutunuyoruz. Sonra tabi gelişip medenileştikçe, sanatçı yanımız ortaya çıktıkça tanrıları çoğaltıyoruz; su, güneş, savaş, barış, orman tanrısı… Biz basit birileriyiz, aslında tam da olmamız gereken gibi lakin işler böyle gitmeyecek tabi. Sonra aramızdan en iyi kalplileri seçip öldürdüğümüz günlere de geleceğim. Neyse efendim, bu kısmı bitirdiğimize göre bir diğer topluluk olan Tarımcılara geçebiliriz. Tarımsal üretim, insanlık tarihinin en eski üretim faaliyeti canımlar. İşte politika da ilk burada filizlenir. Hepimizi ipe dizen, bu kısım işte. En başından bugüne sosyal yaşamlarımızı değiştirip şekillendiren farklı unsurlar, gelişmeler burada görülür. Gündelik hayatımızın alışkanlıklarından tutun da toplulukların yapısını, örf ve adetlerini, sosyal ve ekonomik alışveriş yapısını kökten değiştirecek olaylar burada başlıyor. Haydi yine hayal gücümüze başvuralım. Topluluktan Nermin Hanım, toprağa ilk tohumu atıp da buğdaya dönüştürdüğündeki bayram havasını düşünsenize bir! İşte bu mucizenin ilk kez gerçekleştiğini gören ilk insanlar, toprağı bir anne olarak görüyor ki gayet makul ve mantıklı. 

İkisinin de bir mucize doğurduğunu düşünürsek tarım toplumlarında baş tanrının kadın olmasına şaşmamalı! Tanrıça sahnede anlayacağınız! 10.000 yıldan da uzun zaman önce insanların yerleştiği bizim Çatalhöyük’te, kent yaşamının ilk tohumları ekiliyor canımlar. Çatalhöyük, Neolitik Dönem’in şafağında, tarımsal yerleşimlerin ilk görüldüğü alan olan Bereketli Hilal’in batısında yer alıyor. MÖ 13.000 yılından itibaren Natufian Kültürü insanları, tahıllar topluyor ve günümüzdeki Eriha yakınlarındaki bir alanın da dahil olduğu yerde erken köy yerleşimleri kuruyor. Lakin yine de tarihçiler, yerleşik tarımla ilgili genel eğilimin MÖ 10.000 civarında başladığını düşünüyor. Neyse efendim, topluluğumuza dönelim. O dönem, volkan patlamaları gibi büyük doğa felaketleri başlıyor. Ürünlerimiz ölüyor, biz ölüyoruz. İnanın benim ödüm kopar, korkudan yerimden kımıldatamam kendimi. Bir hayal etsenize korkunç yani. İnsan ne yapacağını bilemez. Lakin o şeytan gibi insan türü var ya hani, işte burada sahneye çıkar ve bu patlamalardan faydalanır canımlar. 

Volkanın kenarında bulunan obsidyeni bilirsiniz; lavın hızlıca soğuması ve kristalleşmeye yetecek kadar zaman geçmeden donmasıyla oluşan volkan camı. Bizim şeytanlar hemen gidiyor, bununla balta, mızrak gibi silahlar yapıyor. Fdghsjkl! Tamam, anlarım, avlanmak için gerekli lakin bir başka grup şeytanlar, bu işin ticaretine başlıyor. Farkında mısınız, bilmiyorum. Kapitalizm doğuyor, bak şimdi geliyor. Asdfghjklşi! Topluluk olarak bu felaketi getiren ve geliştiren, sana silah veren için bir model geliştiriyor. Kızan, dövüşen, bağıran, buyuran ama öğreten. Kimdir bu? Erkek! Nedir bu? Baba! Biz bakıyoruz volkan patladı. “Aaa, babamız kızdı, ortalığı yıkıyor” diyoruz. Sdfghdfghjklşi! Hop, al sana Fırtına Tanrısı doğuyor! Ortadoğu’nun tarihine ve ilk dinlerine bakın canımlar. Bu anlattıklarımı onaylayacaktır. İlk tufanla Fırtına Tanrısı doğuyor; Panteonu’nun başı Zeus da bir Fırtına Tanrısı. Olay gayet basit anlayacağınız, sistem bir anda değişiyor. Mucize doğuran annelerin yerine korkutan babayı seçiyoruz ve iktidar el değiştiriyor. Bu konudan apayrı bir hikaye. Yazarım aslında ama neyse :)))))

Şimdi topluluk, tarım topluluğu. Avcılar gibi değil, kalabalık. Herkesin hayatı hasada bağlı. Fazla sayıdayız ve beslenmemiz lazım. O nedenle zamanlama çok önemli haliyle. İşte böylece düzenleme geliyor. Dönemlere göre üretim başlıyor ve takvimler doğuyor. Takvimler hayati önem taşıyor, çok kalabalığız aksi takdirde açlık, hastalık ve ölüm gelir biliyoruz. E bu takvimleri kim tutacak? Zamanı kim belirleyecek? İşi olmayan, boş boş oturanlarımız bu görevi üstleniyor ve yıldızları, güneşi, ayı takip etmeye başlıyorlar. Güneş, Yıldız, Ay öyle önemli ki derhal tanrılaştırıyoruz. Şimdinin astrolojisi, o dönemin tanrıları oluyor. Şimdi, nasıl ki ruhlarla konuşan kahinler var, bu yıldızlarla konuşan papazlar çıkıyor ortaya. :))) Ekin ektiğimiz tohumları alıp papaz efendiye gidiyoruz. “Hocam, bunu ne zaman ekeyim? Bir akıl ver.” diyoruz. Babil döneminden kalma Astronomi takvimleri bu papazların elinden geçmiş anlayacağınız. O takvimler, çok değerli haliyle; bütün zamanlama onların elinden geçiyor ve iş düzenlemesi yapıyorlar. Bana, sana, bize neyi, ne zaman yapacağımızı söylüyorlar; karnımız doyuyor canımlar. Ben üretici, sen tüccar, o ambarcı oluyor. 

Kalabalıklaşıyor, bol bol seks yapıyor ve çoğalıyoruz. Çoğaldıkça daha çok ihtiyaç doğduğundan, daha çok iş çıkarıyorlar.  Şimdi bu kadar kalabalık olunca buna da bir düzen gerekiyor. İşte din burada devreye girerek ikinci görevini yerine getiriyor, yani toplumsal işlevini; düzenliyor, toplumsal kontrolü sağlıyor. Sağlamasa çünkü kavga, gürültüden geçilmez ortalık biliyorsunuz. Bizim ırk işte, insan! Başka türlü nasıl kontrol edeceksin, mümkün değil. Hepimizin elinde volkan camından yapılma silahlar var. Hahahahaha! Yani din bize önce izah ediyor, sonra ise düzenliyor. Din, gerçekten muazzam bir önem taşıyor o dönemde bizim için. Bize neler olup bittiğini anlattığı gibi, cemiyet hayatımızı düzenliyor. Ve o dönem için gerçekten büyüleyici bir şey, şimdinin bilimi gibi. Bilmek zorunda olma ihtiyacımızı karşılayan din; o zamanın bilimidir dinler. İşte biz bugün, nasıl bilime kurban veriyorsak, o zaman da dinlere ve Tanrılar’a veriyorduk. Ruhlardan korunmak için bir şeyler icad ettik o dönem, şimdide nazar boncuğu takıyoruz, muska yapıyoruz. O hesap yani. O zamanlar da mesela ekinleri korusun diye nazar taşı yapılırmış. 

Tanrılara veriyor yani ekinim iyi olsun diye. :)))))) İşte kurban dediğimiz şey böylece başlıyor. Kurban kesmeyi müslümanlığa bağdaştırmayız, ben de zaten genel olarak hiç bir dine bağdaştırmadan anlatıyorum bu nedenle. Mezopotamya, Anadolu, Mısır, Hint, Çin, İran ve İbrani dinlerinde de, belirli takvimlerde dini törenlerle kurban sunma vardı. İnsanların tahıl, hayvan ve hatta insan kurban ettiklerini hepimiz biliyoruz. Şöyle bir inanış var: Bir hayvanın kesilmesi, onun Tanrı’ya adanmış yaşamını özgür kılınarak Tanrı’ya sunulması. Bir de yakma var: Onda da canlı ateşte yakılarak tütsü misali duman yoluyla Tanrı’ya ulaşmayı gerçekleştiriyor. Yani anlayacağınız, insanlar türlü dinler ve inançlar uydurarak -ki en başında söylemiştim, açıklayamayınca uyduruyoruz diye- tapındıkları ne ise, onlar için aldıkları canlara ‘’Kurban’’ demişler canımlar. Bildiğin, putlara tapanlardan geliyor bu ritüel. Çok vahşi şekillerde yapılanlar var ve hala yapılıyor bunlar yani. İnsan kurban etme manyaklığı var mesela. Sizce de çılgınlık değil mi bu? İşte bana hayvanlara yapılması da aynı derecede vahşi geliyor, üzüntümden ölüyorum yahu. Nasıl izleyip alınlarına kan izi yapıştırabiliyorlar. İçim kalkıyor valla. Neyse, devam edeyim.

 

Biraz önce anlattığım tarım topluluklarında mesela, bereket tanrılarının beden bulmuş hali olduğuna inanılan kutsal krallar, kimseler güçsüzleştiğinde, toprağın verimini kötü etkilemesin diye kurban ediliyor. Bir de ara sıra, kral yerine başkaları kutsanıp kurban ediliyor. Düşün! Değişik kafalar gerçekten. Belki de bu manyaklık bitsin diye o dönem getirilmiştir kurban bayramı. O dönem ve bu haller için gayet mantıklı. Kan akıtma, insan kesme durmalıyı anlatamadılarsa demek. Maalesef vahşiyiz yahu, tuhaf bir türüz. Allah bizi, insanlardan korusun. Özellikle Afrika’da bu insan kurban etme, çok gösterişli ve şov boyutundadır. Halkı, suçluları, köleleri bol bol kesmişler, yakmışlardır. Tarihin, ilk ibadet amaçlı kurban kesimi, Hz. Adem’in oğulları Habil ile Kabil’in kurbanları biliyorsunuz. Bakın, insan burada da insan. Aralarında kavga çıkıyor, kim haklı anlaşılsın diye Cenâb-ı Hakk’a kurbanlarını sunuyorlar ve Habil’inki kabul görüyor. Sinsi şeytan Kabil buna hırslanıyor, gidiyor kardeşini öldürüyor. Ya insan, hiç gözünüzde büyüttüğünüz şey değil, inanın. Bazen bir insan uğruna yaptıklarınızı bir düşünün, sizce değerler mi yahu? 

Al işte, kökü belli. Hiç üzmeyin kendinizi o nedenle. Gelelim kurban etme olayının en ama en ünlüsüne; Hz. İbrahim’e! İşte biraz önce dediğim gibi “İnsan katletme bitsin diye mi yapıldı acaba?”nın açıklamasıdır bu olay. İnsan kurban eden insan müsveddelerini aklınızın bir köşesine koyarak düşünün  bu hikayeyi. Hz. İbrahim, tanrının isteği üzerine oğlunu kurban etmeye hazırlanıyor. Waow! Ve o sırada, Allah tarafından bir koç gönderiliyor, gayet manidar. Tevrat, Yeni Ahit ve Kurân’da yer alan bu hikayenin, bu kitapları okuduysanız farklılıklar gösterdiğini bilirsiniz. Kuran’a göre Hz. İbrahim, karısı Sara’dan olan ikinci oğlu Hz. İshak’ı değil, cariyesi Hacer’den olan ilk oğlu Hz. İsmail’i kurban etmekle görevlendiriliyor. Mesela burada da ilk ürün gibi, ilk çocuğu tanrıya sunma görüyoruz. Bu olayda şunu düşünmelisiniz; Ortadoğu’da çok sık görülen bir şeydi çocuk ve insan kurban etmek. İnsanları kesmesinler bari diyerek koç gönderen Tanrı, eminim şu anda da başka şeyler yapmamızı isterdi. O’nu gerçekten anlayabilmek, her dediğini direk yapmak, anlamamak, tıpkı Atatürkçülük adı altında Atatürk’ü anlamayanların yaptığından farksız görünmüyor bana. 

Örneğin Hristiyanlıkta, son insan kurban İsa’nın ta kendisi. İsa’nın kurban edilmesi, komünyon ayininde sembolik olarak tekrar ediliyor. Nedir bu komünyon? En büyük aşkım Da Vinci’min de resmettiği, İsa’nın Son Akşam Yemeği’nde ekmek ve şarabı kendi bedeni ve kanı olarak öğrencilerine sunuşunu anmak amacıyla düzenlenen ve Evkaristiya olarak da bilinen ayindir. Kutsal ekmek, İsa’nın bedenini temsil ederken kutsal şarap ise kanını simgeler; şarabın içilmesi ve kutsal ekmeğin yenmesi İsa’nın sembolik olarak yeniden kurban edilmesi, onun bedeninin ve kanının paylaşılması anlamına geliyor. Böylece Hristiyanlık, aslında Semâvi dinler içerisinde kurbanı sonlandırmış tek din! Her ne kadar sona erdirilse de hala çocuk kurban etme törenlerinin devam ettiğine dair kaynaklar var. Var yani böyle devam eden manyaklar. Sapkın gruplar var biliyorsunuz, elli binden insanı yaktılar. Çoğu da kadın bu arada! 16. yüzyıldaki cadı avından söz ediyorum. Bu barbarlık, bu vahşet 17. yüzyılda bitti. Varın, ırkımızın sınırlarını, manyaklığını siz hesaplayın. Ben konuşursam kötü konuşurum, uygun düşmez. 

Yahudilik’te iki farklı uygulama var: ilkine kurban, ikincisine de takdim deniyor. Hz. İbrahim’le başlayan bu kurban geleneği, İshak ve oğlu Yakup tarafından sürdürülüyor. Yahudiler, Tanrı’ya saygı göstermek ve şükretmek anlayışıyla yapıyor. Hz. Musa ile birlikte yeni bir dönem başlıyor. Mısır esaretinden kurtulmaları, dinlerinin yayılması adına veriyorlar kurban. Pesah Kurbanı en önemlisi. Pesah, Yahudi anlayışında İsrail oğullarının, Mısır bölgesindeki tutsaklıklarından kurtarılışının, Pesah kuzusu kurbanının ihdasının ve Matzah -veya mayasız ekmek- yemenin anısını canlandırıyor. Hem Tevrat’ta hem de Kuran’da belirtiliyor; Hz. Musa zamanında İsrail oğullarından sağlam, kusursuz, üzerine hiç boyunduruk binmemiş bir inek kurban etmeleri istenmiş. Burası çok önemli, bakınız. 

Yahudilikte kurban, canlı ve cansız olmak üzere ikiye ayrılıyor.

Canlı kurbanlar, Musa şeriatına göre kurban edilmesi uygun görülen hayvanların, boğazlayarak ve kanını akıtarak sunulması. Cansız ise, Tanrı adına yere su ve şarap dökme şeklinde oluyor. Eskiden İsrailliler, ya Hz. İbrahim’in yaptığı gibi ilk doğan çocuklarını kurtarmak adına hayvan ya da ümitsiz durumlarda ilk çocuklarını kurban ederlerdi. Ama değişime uğradı bu. Zaten doğru olan da budur. Mayasız ekmek, en önemli kurban gelenekleri şu an. Kudüs tapınağı yıkılınca kaldırıldı bu. Çünkü orası ibadeti yaptıkları tapınaktı. Tek tapınak yıkılınca Tevrat’ı okumak ve dua etmek kaldı ibadet olarak. Günahlarından arınmak için, fakirlere dağıtmak için horoz veya tavuk kesme kaldı. Daha sonra Hristiyanlık ile bu ritüel son bulurken Müslümanlık, Hristiyanlığın bitirdiği bu Kurban Ritüelini yeniden diriltir. Lakin bu işi çirkinleştirmiştir çoğu Müslüman. Neden mi? Buyrun, direk alıntı yapıyorum: 

‘‘Kurban; İslam dininde Allah’a yaklaşmayı, Allah yolunda malların, canların feda edilebileceğini, teslimiyeti ve şükrü temsil eder. Hicretin ikinci yılında başlar bu. Kevser suresinde, Hac süresinde emredilir. Hadislerde, sadece akıtılan kanla günahların bağışlanacağı belirtiliyor. Kurban edilecek hayvanlar: koyun, keçi, sığır, manda ve devedir. Vahşi hayvanlardan kurban etmek zinhar caiz değil. Çiftleşen hayvanlardan doğan yavrunun annesi ehlî ise erkeği vahşî’de olsa, bu yavruyu kurban etmek câizdir. Çünkü hayvanlarda yavru, anneye tâbidir. Koyun ve keçinin bir yıllığı kurban edilir. Ancak altı ayını doldurmuş olan kuzu, annesinden ayırd edilemeyecek kadar gösterişli ve semiz ise kurban edilebilir. Oğlak için bu durum geçerli değildir. Sığır ve mandanın iki, devenin ise beş yaşında olanı kurban edilir. Koyun ve keçi, bir kişi adına kurban edilebilir. Sığır ve deveye ise birden yediye kadar kişi ortak olabilir. Ancak ortaklardan her biri Müslüman olmalı ve kurban niyetiyle ortaklığa girmiş bulunmalıdırlar. Et yeme maksadıyla ortaklık kurulursa veya birisi et yeme maksadıyla ortaklıkta bulunursa hiçbirisinin kurbanı yerine gelmiş olmaz. Sığır veya deveyi kurban etmek üzere ortaklık kuranlardan her birinin vacip olan kurban niyetleri şart değildir. Ortaklardan bazıları vacip olan kurban, bazıları nafile, bazıları keffâret kurbanı, ceza kurbanı, Hacc-ı temettü veya Hacc-ı kıran kurbanı, akîka kurbanı gibi değişik niyetlerle ortaklıkta bulunabilirler. Kurban kesildikten sonra et, tartı ile eşit şekilde paylaşılır. Kurbanlık olan hayvan boğazlanmadan önce yavrularsa o da annesiyle beraber kesilir.”

Şimdi bana söyleyin. Bu yüzyılda böyle kaç müslüman kaldı? Bu kurban etme amacına ne kadar ulaşıyor? Bakın ne diyor? ‘‘Et yeme maksadıyla ortaklık kurulursa veya birisi et yeme maksadıyla ortaklıkta bulunursa hiçbirisinin kurbanı yerine gelmiş olmaz.’’ Yahu bırakın bu maksatsızlığı, millet et seçiyor be! Güzel olanı kendine alıp sevme derecesine göre dağıtılır hayvancağızın bedenini, organlarını. 

Dünyada her 9 kişiden birinin aç olduğunu biliyor musunuz? Peki siz bu yazıyı okurken her 5 saniyede bir çocuk açlıktan ölüyor desem? Peki 22-23 milyon civarında insanın iklim değişikliğinden etkilendiğini söylesem? Peki şiddetli açlığın artırışında Suriye, Güney Sudan, Yemen ve Irak gibi, dünyanın birçok bölgesinde yaşanan savaşların bu konudaki itici sebep olduğunu söylesem? 151 milyon çocuğun, kötü beslenmeden dolayı gelişimini tamamlayamadığını; 151 milyon 5 yaşın altındaki çocuğun, kötü beslenme nedeniyle yaşlarına göre aşırı kısa boyda olduğunu; üreme çağındaki her üç kadından birinin kansızlıkla mücadele ettiğini; her yıl, 750 milyar dolar gıda israfının olduğunu, 600 milyon kişi fazla yemekten aşırı şişmanlık sorunu çekerken “gizli açlık çeken” insan sayısının 2 milyar civarında olduğunu söylesem? 

Bana ne diyebilirsiniz? İstediğiniz kadar kurban kesin, boş! Bütün müslüman alemi, birleşip bir kurban bayramında kurban kesmeyip bu paraları bir fona akıtarak dünyaya din, dil, ırk ayrımı yapmadan yardım olarak dağıtsa belki o zaman dünyayı değiştiren son din olabilirdik. Ama inatla kan akıtıyoruz. Sonra da benim bunu kabul etmemi bekliyorsunuz. Vahşilik kanınızda var. İnsanı iyi tanıyorum. Tarihini iyi biliyorum. O nedenle işiniz zor açıkçası. Üzgünüm ama çok beklersiniz. 

Yani özetlemem gerekirse kurban, insanların insan olabilmesi için; cinayet, yamyamlık gibi dürtüsel arzularını bastırsın diye; bir toplum halinde yaşayalım diye; bir kültür oluşturabilelim, insanlaşalım diye düzenlenmiştir dersek, yanlış olmaz. Şu veya bu nedenle kanlı kurban ritüeli gerçekleştirmeyelim diye yapılmıştır. Kültürler zenginleştikçe; evrenselleştiğimiz, geliştiğimiz sürece kurallar da, formatlar da değişmek zorundadır. İnsan olmanın gerekliliklerini öğrenmemiz zaruridir. Artık taş devrinde değil, uzayda yaşamı başlatmış bir topluluk olduğumuzu hatırlamamız, önemlidir. Misafir olduğumuz bu evreni, insanları, gerçekten sevmemiz gerekmektedir. 

İnsan kurban edilmesi ya da insan yerine bir hayvan sunulması da dinler tarihinde rastlanan olgulardır. En değerli sunu olarak insan yaşamının kurban edilmesinde kefaret amacının da bulunduğu görülür. (Savaşta kazanılan zaferin karşılığı olarak, tanrılara kurban sunmak amacıyla savaş tutsaklarının kılıçtan geçirilmesi, eski çağların yaygın adetlerindendi.)

Misafir olduğumuz bu evreni, insanları gerçekten sevmemiz gerekmektedir.

Ne mutlu insanım diyene!

“Biz” olmak, “Ben” olabilmekten geçer. “Ben” olabilmek hakikati aramaktan, kendini keşfetmekten…Ben kendimi keşfettikçe güzelleştim. Ben kendimi keşfettikçe evreni keşfettim. Ben evreni keşfettikçe öfkemi dindirdim. Hakikatin ne kadar yakınımda durduğunu, önümdeki engeller nedeniyle göremedim. Korkularımın yerine merakımı koydum ve elime kalemi aldım üç sene önce… Bitmek tükenmek bilmeyen merakım yolumu aydınlatan ışık oldu, kitaplar en yakın arkadaşlarım, bugün hayatta olmayan binlerce deha dostum oldu… Hiçbirini kendime saklayamazdım. Bu kadar bencil olmak, insanın yaradılışına tersti. Hakikatin nerede durduğunu görüyorum artık, beni hiçbir güç ondan alıkoyamaz…İnanın! Cesur olun! Dönüşün! Değişime ayak uydurun! Gelecek biz’im, çünkü zaman biz’iz.

YORUM YAP