“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Mental Pandemi: Sığınılan Son Limanın Terki

“…Ben zamanı gördüm,
içimde ve dışımda sessiz çalışıyordu…
Bir mezar böyle kazılırdı ancak,
Yıldırımsız ve baltasız,
Bir orman böyle devrilirdi!
Ben zamanı gördüm,
Kaç bakışta bozdu hayalimi,
Ve kaç düşüncede!
Ben zamanı gördüm,
Şimşek gibi bir ânın uçurumunda…”

— Ahmet Hamdi Tanpınar, Zamanın Kırıntıları

Homo sapiens sapiens’in [düşündüğünü düşünen hayvan] lanetiydi belki de zamanı algılamak, ona anlam katmak ve kısıtlı olduğunu bilerek yaşamak. Bir zamanlar modern çağın içine sıkışmış günlük yaşantılarımız, karantinayla — ya da bazılarının deyimiyle “hapis” süreciyle birlikte daha da sıkışarak artık varlığımızın duvarlarını tırmalamaya başladı.

Düşündüğünü düşünebilen hayvanın bu zamana kadar etrafına inşa ettiği günlük hayat, tamamen onu zamanın varlığı üzerine oyalamak için tasarlanmıştı. İş hayatı, aile hayatı, sosyal hayat derken zaman artık bizim “mezarımızı kazan bir cellat” olmaktan çok, anlık hazlarla takas ettiğimiz bir nesneye dönüşmüştü.

Modern fahişe olarak çalıştığımız ofislerde verilen öğle aralarında, tuvalet molalarında bile sosyal medyayı merak ediyor, en yakınımızdakilerin de, hayatımızda hiç görmediğimiz ve/ya gör(e)meyeceğimiz insanların da biz orada değilken paylaştıkları şeyleri merak ediyor, bu boş vaktimizde kaçırdığımız şeylerle aramızdaki mesafeyi kapatıyorduk.

Ailecek gezmek, hava almak için gidilen bir yere varıldığında ilk önce herkes, sırayla en güzel fotoğraf açısının çıktığı yerden birer kişisel fotoğraf çeker, ardından güzel bir “aile selfiesi” alınır, fotoğraflar arzu edilen sosyal medya hesaplarında paylaşıldıktan sonra oluşan sessizliğin ardından birkaç dakika fotoğrafı çekilen manzara seyredilir ve oradan ayrılınırdı.

Sosyalleşmek adına arkadaşlarımızla -“-mış” gibi olanlar dahil- bir kafede toplanıldığında herkes dokunulmamış kahvelerin, keklerin, yoldayken ya da kafede yüzü dahi açılmayan kitapların ve arkadaş grubunun toplu bir fotoğrafı çekildikten sonra oluşan sessizliğin ardından herkes birbirinin suratına bakar ve birisinin konu açması beklenirdi.

illustration by Igor Kozak

illustration by Igor Kozak

Ta ki karantinaya kadar…

Şu günlerde (Mayıs 2020) mental bir pandeminin içine sıkışmış durumdayız; ne ayaklarımızdan bağlı olduğumuz okullar ya da üniversiteler kaldı, ne ailecek bir yerlere gidebiliyoruz ne de arkadaş çevremizle sosyalleşmek için bir yerlerde toplanabiliyoruz. Maddi yetersizlikler ve gelir dağılımındaki eşitsizlik yüzünden çalışmak zorunda olanların dışında kalan büyük bir çoğunluk, evinden dışarıya adımını at(a)mıyor. Hatta aynı evde yaşayan insanlar, daha önce hiç bu kadar uzun süre birbirlerine maruz kalmadıkları için sabırları taşıp evlerinin içindeki küçücük odalarına kendilerini kapatıyorlar.

Belki de milenyumun başından beri ilk kez, düşündüğünü düşünen hayvan zamanla yeniden baş başa kalıyor. Bozulan uyku düzeni yüzünden 24 saatlik günlük zamanın 18–19 saatini o zamandan kaçmak için kullanırken hiçbir şey yapmıyor. Günün sonunda, başını yastığa koyduğunda hissettiği yoğun, ağır mı ağır kafa yorgunluğunun altında hiçbir şey yapmadığı gerçeğiyle yüzleşiyor. Ama bildiği bir şey var; “zaman, onun içinde ve dışında sessizce çalışıyor”. Bu farkındalık (?) insan kişisinde mental açıdan büyük sorgulamalar ve dolayısıyla büyük sorunlara yol açıyor. Bunu bastırmak adına masasının üzerinden, cebinden ona el uzatan eski bir dostuna sarılıyor: “ekran”.

Günümüzde ekranlar her yerdeler; oturma odamızda duran televizyondan masamızın üstünde duran bilgisayara, cebimizdeki telefondan çocuğumuzun eline tutuşturduğumuz tablete kadar… Ekran, bize kendimizden kaçabilmenin ve çoğu zaman kendimizi kendimize suni olarak ispatlayabilmemizin yollarını sunuyor; instagram canlı yayınları, youtube videoları, facebook gönderileri, televizyon ve internet dizileri…

gif by Burnt Toast

gif by Burnt Toast

Ancak dikkatinizi çekmek istediğim bir şey var…

Karantinada zamanımız oldukça fazla ve o ekranın içindekiler de fazlasıyla birbirinin aynısı. Bu yüzden aynı şeyler sıkılmamız da çabuk oluyor.
Geçtiğimiz yüzyıla kadar topluluk halinde yaşayan ve kendini ait olduğu/hissettiği gruplar üzerinden değerlendiren insan, günümüze kadar “bireyselleşme” açısından çok hızlı bir yol kat etti. Yeri geldiğinde, artık toplumsal değerlerin bile üzerinde olan “profillerimiz” ya da paradan bile daha önemli konuma gelen beğeni sayılarımız üzerinden kendimizi değerlendiriyoruz.

Böylesi bir yaşantının içine sıkışmış yaşarken insana bu kadar fazla bir “zaman” vermeyecektik. Çünkü zamanımız bol olduğunda, insanlığın aslında hiç de o kadar yol almadığı gerçeği suratımıza çarptı. Pandemiden önce aynaya baktığımızda takındığımız maskelerimizi, etiketlerimizi görüyorduk. Kapitalist düzenin bize sunduğu hayallerle süslenmiş şekeri kazanmak için her gün çalışırken, sistemin bizi sahip olmamız için ikna ettiği bu maske ve etiketlerin ne oldukları hakkında en ufak bir fikre sahip değildik. Şimdi ise insan, aynaya baktığında saçı-sakalı düzensiz bir şekilde uzamış, uyku düzeni tamamen dağılmış, hareketsizlik yüzünden giderek kilo almaya ve ağrılar hissetmeye başlamış birini görüyor. Tüm bunlara ek olarak da dışarıda bir sistem, onun böyle bir hayat yaşamayı ne kadar sürdüreceğine karar veriyor. Haberler susmuyor, insanlar susmuyor…

Sırf düşündüğünü düşünebilme yeteneğine sahip olduğu için kendini diğer bütün canlıların ve doğanın üzerinde bir konuma yerleştirmiş olan insan egosu, yerle bir edilmiş şekilde acı çekiyor. Bu da, o çok sevdiğimiz profillerimizde paylaştığımız, çoğunlukla “Bakın, ben kendimi geliştiriyorum. Bakın, ben ne yapıyorum,” temalı gönderilerimize yansıyor.

İnsan, doğanın ve dünyanın onsuz daha da güzel bir yer olduğu gerçeğini kolay kolay kabul etmeyecek. Asıl “kral tacı” takan virüsün, kendisi olduğunu fark edene kadar insan, kendisinin — yani sığındığı o son limanın— de yalnızca bir illüzyon olduğunu kısa süre içinde fark edecek.

yıkıcı, yaratıcı; okuyan, yazan, düşünen ve bu yüzden görmek isteyen karbon-bazlı bir yaşam formu. • DEU GSF'de sinematografi öğrencisi; kakimli.com'da içerik üreticisi ve sosyal medya yöneticisi; @degisenbakis'ta izleyicinin bakışını yeniden yaratmayı amaçlayan bir yaratıcı; @deus.ex.machinax'ta tasarımsal açıdan kendini yeniden keşfeden bir yapay-zeka; @lafingidisi'nde anlamını yitiren kelimeleri kovalayan bir araştırmacı. • bunlar onun hakkında bilinenlerin bir kısmı. dahası için nereye bakacağınızı biliyorsunuz.

YORUM YAP