“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Mesihlikten Aziz Mehmet Efendi’ye…

600yıllık, büyük ve geniş bir imparatorluk olan Osmanlı’da sıkça garip olaylara rastlanmış. Kendini Mesih ilan eden, padişahın ültimatomu sonrasında Müslüman olan Sabetay Sevi, bu ilginç olaylardan sadece birisinde rol alan ve enteresan bir şekilde ilgi çeken bir şahıs. Öyle ki kendisi ve müritleri Sabetaycılar; hala merak konusu, komplo teorilerinin başkahramanları. Kimler, kimler üzerine kitaplar yazdı, okuduk biz de büyülenerek: “Şu, bununla evlenmiş, o da bunun kuzeni, Agop Efendi ile Ali Bey’in hem ortak hem dünür olmaları başka nasıl açıklanabilir? Teşvikiye Cami’nin altında gizli bir ayin mekanları da varmış” tadında aydınlanmalar yaşadık, soyadlarına göre analizler yaptık. Büyük, zengin şirketlerimiz bu ailelerin elinde, Türkiye’yi yönetiyorlar! Seviyoruz, hep bir üst akıl olduğunu düşünmeyi, ülke yönetiminde. Umuyor muyuz yoksa; yeter ki yönetenler bu kadar kalibresiz olmasın diye?

Sabetay Sevi, kökeni İspanyol, babası Mora’dan liman şehri olarak yükselen İzmir’e yerleşmiş, sıradan bir İzmirli Yahudi’ymiş başlarda. Yahudi mistisizm öğretilerinin bütünü olan, Kabbala mistizmine ilgi duymuş epey. Bilgisi oldukça sağlam hocalarından din dersleri almış; Tevrat’ı ve nice ilgili kitabı okumuş, hatmetmiş, artık bir haham olmuş 15 yaşında. Çok zekiymiş, müjdelenen Mesih özelliklerinin çoğunu barındırıyormuş, ileriye dönük kehanetleri varmış mesela. 18 yaşına geldiğinde Yahudilik ile ilgili her şeyi biliyormuş, etrafında öğrencileri olacak kadar. Ani coşkulu halleri veya tam zıttı içe dönmeleri gibi melankolik tavırlarıyla çekermiş dikkatleri. Söylenene göre Sabetay, bir gün pazar yerinde büyük bir balığa bebek elbisesi giydirmiş; deli olduğunu düşünmeleri biraz da bundan. İki kere evlendirilmiş ama her iki eşiyle de hiçbir ilişki yaşamamış ve boşanmış, bunu da Mesihliğine bağlamış.

İnzivalar, oruçlar, tefekkürler birbirini izlerken, hocalarının da desteğiyle yakın çevresine Mesih olduğunu bildirmeye varmış iş, bir inzivası sonrası. O zamanlar da Ukrayna’da da Yahudiler katlediliyor Kazaklar tarafından, öyle bir dünya. Birkaç kaynakta da müjdeleniyormuş, “büyük acılardan sonra 1666’da Mesih gelecek, kurtarıcı gelecek, Kudüs’ü yeniden ele geçireceğiz” diye. Biraz erken davranmış, 1664’te Sabetay Sevi, Gazzeli teolog ve din adamı Natan Levi ile tanışmış Kahire’de ve bu olayı da Kral David’in Peygamber Natan ile buluşmasına benzetmiş. Natan, Sevi’ye Mesihliği yakıştırmış ve böylece Mesihliği ilan edilmiş. Avrupa’nın tüm acılardan kurtulacağını düşünen Yahudileri, İzmir’e dikmiş gözünü hemen büyük bir heyecanla, birçoğu hemen arkasından gelmiş. Mistik olduğu için hahamların Ortodoks Tevrat yorumuna ve hiyerarşisine karşı çıkmış haliyle. Hahamlar bakmışlar ki sisteme zarar veriyor, şikayet edip, sinagogdan attırmışlar Sevi’yi. Aynı yüzyılda, Avrupa’da da yaygın ve güçlü Hıristiyan mistik hareketlerinin ortaya çıktığı ve “kurulu kilise” otoritesi ile çatıştıkları gerçeği var elimizde de.

O dönemde Osmanlı topraklarında siyasal çalkantılar var. Osmanlı orduları yenilgiler alıyor, iç isyanlar ve kargaşa, bir bunalım ortamı yaratıyor. Tahtta da IV. Mehmet oturuyor. Pek de oturuyor denemez; Edirne’den Atina’ya kadar her yerde geyik avlıyor, avla kafayı bozmuş. Yönetimi vezirlere ve köprülülere bırakmış daha çok. Osmanlı, 1665 yılına kadar Sabetay Sevi’nin faaliyetlerine karışmamış, Yahudilerin arasındaki dini bir mesele olarak görmüş. Fakat o tarihte Sabetay güç sarhoşu olmuş herhalde ki Osmanlı topraklarını kafasına göre istediği kişilere dağıtıp, bu kişileri belirli bölgelerin valisi ilan edince Devlet-i Aliyye zaruri olarak bu duruma müdahale etmek zorunda kalmış. İzmir kadısının payitahta şikayeti üzerine Osmanlı Devleti el koymuş işe. Sadrazam Fazıl Ahmet Paşa, İstanbul’a şöyle bir buyrukla getirtmiş Mesih’i:

Gümrük Emini Mahmud Ağa,

 

“İzmir canibinden Marmara ceziresine bir Yahudi gelup bazı beyhude sözler söylermiş. Adam gönderup, mezbur Yahudi her neredeyse getiresin. Buyuruldu”

 

Bir rivayete göre; “Okçular seni hedef alsın, ama seni vuramasınlar madem Mesih’sin” gibi bir mucize istemişler kendisinden. Can tatlı tabii, Sabetay Sevi bu baskıya dayanamayıp Müslümanlığa geçivermiş. Rivayet doğruysa, “acaba bu Mesihlik testi öbür peygamberlere de yapılmış mı, daha geçmişte?” diye bir düşünüyor insan, Mesih dizisi de izlediyse Netflix’te. Başka bir iddia ise şöyle: Çanakkale’deki Aydos Kalesine hapsedilişinden sonra müritlerin gözünde daha da kahramanlaşan Sabetay Sevi, ziyaretçi akınına uğramış. Eylül 1666’da divana çıkartılan Sevi’ye Müslüman olması, aksi halde idam edileceği söylenince dinini değiştirmiş. Mesih olarak Sevi’yi kabul edenler, bu durum karşında büyük bir düş kırıklığına uğrayıp, umutsuzluğa düşmüşler fakat Natan Levi almış gazlarını; Sabetay Sevi sadece zahiren dinini değiştirmiş söylediğine göre. Amacı ulvi; Yahudileri kurtarmak…

Çoğu inananı yüz çevirmeye başlamış bu olay itibariyle. Bazı aileler inanmaya devam etmiş ve onun birlikte sürgüne gitmişler Selanik’e. O günden sonra bu topraklarda ‘‘dönme’’ olarak adlandırılan, kendileri için İbranice inananlar anlamına gelen “Maaminim” kelimesini kullanan bu cemaat, Selanik’te yüzyıllarca yaşayıp, iç evlenmelerle, bütünlüğünü günümüze kadar korudu. 1924’te mübadeleyle Türkiye’ye geldiler yeniden. 2. Dünya Savaşı sırasındaki ‘‘Varlık Vergisi’’ uygulamasında, gayrimüslimler gibi çokça vergi ödemek zorunda kaldılar. Sebatay Sevi 16 Eylül 1666 tarihinde devlet büyüklerinin önünde Müslümanlığı kabul ettikten sonra Mehmet adını aldı. Aziz Mehmet Efendi namıyla sarayda kapıcıbaşı rütbesine getirildi diyorlar da bu bilgi tartışmaya açık. Sarayda durduğu doğru fakat amaç kontrol altında tutulması. 7 yıl bu göz önünde tutulduktan sonra, tekrar eski faaliyetlerini yürüttüğü tespit edilince bu sefer 1672 yılında sürgüne gönderildi. 75 veya 76’da da vefat etti.

17. yüzyılda Mesihliğini ilan edip, sonra Müslümanlığı kabul etmek zorunda kalan İzmirli Yahudi Sabetay Sevi’nin hikayesini tam netliğe vardırmak zor. Ona inanan Sabetaycılar 350 yıl boyunca cemaatleri hakkında ser verip sır vermemiş fakat 90’larda aralarından biri kendini açıklıyor; Ilgaz Zorlu. Annesi Sabetaycı, babası dindar Müslüman bir aileden. Prof. Dr. İlber Ortaylı, ondan şöyle söz ediyor: ‘‘Bugün Sabetaycılar kendilerini henüz açıklamaz. Tek istisnanın, ama hakikaten tek istisnanın Ilgaz Zorlu olduğunu takdirle belirtmek gerekir.’’ Ilgaz Zorlu anneannesinden öğreniyor çoğu bilgiyi, anneanne kuşağı kesinlikle kendilerinin “gerçek Yahudi” olduğuna inanıyor. Fakat annesi ve annesinin yaşıtları bu konuda tamamen zıtlar. Annesi Yahudi olmadıkları konusunda ısrarlı, yalnızca Sabetaylar ona göre. Ilgaz Zorlu için ise, iki kavram aynı yola çıkıyor.

Sabetaycılarında içinde çeşitli cemaatler var. Kapancılar, Karakaşlar, Yakubiler… Bu üç cemaati birleştirmeye çalışanlar olmuş; Ilgaz Zorlu’nun dedesinin dedesi, Atatürk’ün ilkokul öğretmeni, büyük bir Kabbala bilgini Şemsi Efendi gibi. Başarılamamış henüz. Özellikle Karakaşların Avrupa’daki Yahudi grupları ile temasları ilgi çekici. Diğer iki cemaat kendi içlerine kapanırken, Karakaşlar öğretilerini hareket dışında kalan Yahudilerle paylaşma konusunda son derece istekliler.

Sabetaycıların Müslümanlığı kabul ettikten sonra Selanik’te taşındıkları evler görkemli. Ancak dışarıdan içerisi görünmezmiş pek ve içerde gizlilik hüküm sürermiş. 19. yüzyılın ikinci yarısında teknolojik gelişmeler ve bankacılık sayesinde maddi varlıkları gelişmiş. Bu gelişmeyi körükleyen “Jön Türkler” arasında ve daha sonraları Türkiye’de faaliyet gösterecek Osmanlı Bankası ve Selanik Bankası’nın kurucuları arasında Sabetaycılar olduğu biliniyor. II. Abdülhamit, rejimine muhalif olan Jön Türkler’in ve Sabetaycıların takibini istemişti. Ahali Mübadelesi yıllarında Sabetaycıların bir kısmı Türkiye’ye gelip asimile olmanın hata olduğunu iddia ederken, diğerleri de bunun bir tarz olduğunu savunmuşlar.  Kendilerini açıklayamıyorlar senelerce, ta ki Karakaş cemaatinden Rüştü isminde biri, grubuyla anlaşmazlığa düşünce gazetelere ifşa verinceye dek. Atatürk’e mektup dahi yazıyor 1924’te, “asimile olamıyoruz, bizi Müslüman yapın” diye. Halen daha, taa o zamanlar Sevi’nin Müslüman olup Yahudiliği içten yaşamasını takip ediyorlar. Dışarıdan Müslüman gibi gözüküp, evin içinde Yahudi ritüellerini yerine getiriyorlar. Cemaat korkuyor, evleri bir, bir basılacak düşüncesiyle. Oldukça haklı; kapılara kırmızı çarpı koyan insanların ülkesi, Türkiye burası. Sonrasında 6-7 Eylül olaylarını, Maraş Katliamı’nı, Madımak’ı yaşamış zaten. Karakaşzade Rüştü Bey, TBMM ve Cumhurbaşkanı’na müracaat ederek, ilk defa mezhebi hakkında bir ifşaatı dile getirip Yunanistan’da kalmaları gerektiğini savunsa da başarılı olamadı. Ancak gerçek olan bir konu da, Sabetaycıların bu sayede II. Dünya Savaşı sırasında Nazi Almanya’sındaki toplama kamplarına sevk edilmekten kurtulmuş olmalarıydı.

Anneannesinin ritüelleriyle büyüyen ve onun gizemli konuşmaları hep merakını kamçılayan Ilgaz Zorlu, büyükannesi ölünce başlıyor araştırmaya. Cemaatin yaşlılarıyla konuşuyor ilk. Konuştuğu herkes Selanikli olmadıklarını belirtiyor, Selanikli olmak utanç verici onlar göre. Selanikliysen ya Yunanlısın, ya 1924’te mübadeleyle Türkiye’den göç etmiş bir Müslümansın, ya da aynı mübadeleyle gelen Türkiye’ye gelen “dönme”sin, o günler. Baktı böyle olmuyor; herkes bir yerde kapalı kutu. 1991’de İsrail’e gidiyor, “Sabetaycılığın özünde Yahudilik var mı,” bulmaya. Bulduklarını şöyle aktarıyor: “İsrail devletinin eski Cumhurbaşkanı İzak Ben Zwi, bir Sabetaycı. Ailesi Polonyalı ama Osmanlı döneminde Türkiye’de eğitim görmüş. Sonra da Filistin’e gitmiş. Sabetay soyundan geldiğini belgelemek için Ben Zwi (Sabetay’ın soyadı) soyadını almış. Mirasını Ben Zwi Enstitüsü’ne bağışlıyor. Sabetaycıların kaynaklarının İsrail’e getirilmesi için talimat veriyor. Ama Sabetaycılık İsrail’de yok. Oradaki görüş şu: Bunlar, 350 yıl önce Yahudilik’ten ayrılmış, Müslüman olmuşlar. Ama burada hep bir açık kapı bırakmak zorundalar. Çünkü Yahudilik’ten insanlar atılamaz. Kökene bağlıdır. 350 sene boyunca bu insanlar Yahudilik inancını sürdürdü.”

Bu konu, gizemiyle hep ilgi çekici, komplo teorisi sevenlere bir hazine adeta. 1950’ler itibariyle Türkiye’de sıkça Sabetaycılarla ilgili kitaplar yazılmış, paranoyalar oluşturulmuş. Genelde ülke güç kaybettikçe gündeme getirilmişler, düşüşe sebep olarak gösterilmişler, ülkeyi gizlice onlar yönetiyormuş çünkü. Kimileri diyedursun çok güçlülerdi, dünyayı o aileler yönetiyordu diye lakin sıkışmış, baskı altında, susmaya maruz bırakılmış azınlıklardan biriydiler aslında.

İlber Ortaylı’nın “Osmanlı Modernleşmesi ve Sabetaycılık” adlı makalesinde belirttiği gibi, Sabetaycılar Meşrutiyet hareketinde ve modern eğitimin gelişmesinde belli bir etkiye sahip olmuş. Ortaylı, Maliye Nazırı Cavit Bey’in de İzmir’in işgalinde Yunan’a ilk kurşunu sıkan şehit Hasan Tahsin’in de Sabetaycı kökenden geldiğini bile belirtir. Selanik’te kurdukları okulları, Osmanlı devlet adamları övmüş. Belki de, Musevi ortodoksisine karşı çıkması onların moderniteye daha erken açılmasını sağlamıştır. “İki kimlikli” olmaları, Türk modernleşme hareketlerine katılmalarını kolaylaştırmıştır. İttihat ve Terakki’ye karşı olanların Meşrutiyet’i bir “dönme, Yahudi, mason komplosu” olarak görmeleri bu tür dış görüntüler yüzünden. Klasik Osmanlı kayıtlarında hiçbir şekilde görülmeyen bu “komplo” duygusu, yüzyıllar önce “zahiren” Müslümanlığı kabul eden “çift kimlikli” Sabetay Sevi cemaatinin aynen öyle devam ettiğini düşünmek, hayatın gerçeklerine aykırı, kanımca. Kimi bu çift kimliği sürdürmüş, kimi daha kolay entegre olduğu Türk ve Müslüman kültürünü samimiyetle benimsemiş, ülkeye hizmet etmiş, ama belirttiğim sebeplerle muhafazakar değil, laik, “Batılılaşmacı” hareketlerde yer almış. Yahudi komplosuna bağlamak, Soner Yalçın’dan okuduklarımızla mümkün gözükse de Mehmed Cavit Bey konuya iyi bir örnek: Kendisi, 2. Meşrutiyet döneminde Maliye Nazırlığı yapmış Yahudi kökenli Osmanlı siyasetçi. Atatürk’e suikast girişiminin sorumlularından biri olduğu gerekçesiyle tutuklandı ve yargılandıktan sonra idam edildi. Osmanlı’da modern maliyeyi o kurdu… Sonra İstiklal Mahkemesi kararıyla idam edildi; “dönme” olduğu için değil, Enver Paşa gibi İttihatçı olduğu için.

Türk tarihinin içinde kimi zaman övülen, kimi zaman ise haksızlığa uğramış ancak kesinlikle önemli bir yer edinen bu dinin mensupları için her kaynak başka bir şey diyor. Akademik bir gözle incelemesi için Marc David Baer tarafından yazılan “Selanikli Dönmeler” kitabı okunabilir.

Kaynaklar:

Claude Gutman ‘‘İzmir’in Çılgın Dedikoduları’’

Tarihin Arka Odası – 22 Haziran 2013 – Sabetay Sevi – 2/7 (makale)
Hürriyet

YORUM YAP