“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Nazan Öncel; adını bittiğinde duyacağımız bir müzikalin başkahramanı.

“İnsan düşündüğü gibi yaşar.”

Nazan Öncel; adını bittiğinde duyacağımız bir müzikalin başkahramanı.

Pek çok insan yazıyorum. Bazılarını önceden bilip sonradan tanıdığım çok keşfim oldu. Nazan Öncel onlardan biri. Gerçekten birçok şey yaşamış, siyah beyaz ve renkli, asla gri olmayan derin bir insan hikayesi. “İnsan düşündüğü gibi yaşar.” demiş. O nedenle yaşamının kaynağı olan müzik aşkına, onu; adını bittiğinde duyacağımız bir müzikalin başkahramanı olarak anlatacağım. Okurken tadını çıkarabilmeniz için müzikal için seçtiğim eseri buraya bırakıyorum.

Bölüm I. “Gün Doğumu Bahçesi” 

İnsan acısını hafifletir ama unutamaz. Ne zaman aklına düşecek olsa ilk günün acısını hatırlarsın mutlaka. Artık o hatırladığın yaşta olmadığından bir anda acının yaşındaki haline bürünürsün zihninde. Acı, elle tutulabilir, gözle görülebilir, tadılabilir, duyulabilir ve koklanabilirdir. Çünkü acı tamamen gerçektir ve hafızamızdan silinmeyecek olandır. İçinizde bir parçanızın sürekli acıdığını hayal edin. Fark etmeden dişlerinizi sıkmanız ve kendinize geldiğinizde çenenizin ağrıması gibi düşünün. Bir ömür dişlerinizi sıkmanız ve zaman zaman takılı kalması bir direniş değil midir? Mikro düzeyde de yaşansa bu direniş devam eder. Bu direniş habitatınız olur. Tek bir anda takılı kalırsanız zaman algınız bozulur. Yaşadığınız bütün anları kaydeden zihninizi yeni anılara teşvik ederek yaşamak şarkı yapmak gibidir. Yeni notalar ekleyerek canlı kanlı bir şeydir bestelenen. Ortak bilinçlerimizde öyle aynı melodi çalar ki zihinlerde kayıtlı kalan duygularımızda buluşuruz. Bir müzikale dönüşmez mi peki hayat? Hayatlarımızı tamamlayarak sanat eseri gibi yaşamaya çalışmak bir direniş değil midir? Nazan Öncel’i, bir direnişi anlatan destansı bir müzikal olarak kabul edelim o yüzden ve içinde kaybolalım.

1956 senesi. Zor günler. 

Menderes dönemi. Tam anlamıyla yıkım günleri. Yine bugün gibi korkuları var bu toprakların.

Edirne’de Meriç ve Tunca nehirleri donmuş…

İstanbul’da şehre kurtlar inmiş; Yeşilköy’den Mecidiyeköy’e dolaşıyorlar…

İstanbul halkı korku içinde ve ekmeksiz evde kalmış. Bu sene de ekmeksiz kalmadık ama korku içinde evde kaldık bakın. Bugün gibi…

5 Şubat 1956 tarihinden söz ediyorum. 

Ertesi gün o doğacak. 

Sekoya ağaçları hakkında araştırma yaparken nefis bir John Steinbeck tarifine denk gelmiştim, Nazan Öncel tarifi gibi; “Sekoyalar, bir kere görüldüğünde artık hep sizinle kalan bir iz ya da bir imge bırakıyor. Hiç kimse bir sekoya ağacını tam anlamıyla resmetmeyi ya da fotoğraflamayı başaramamış. Bu ağaçların yarattığı his aktarılabilir bir şey değil. Dinginlik ve huşu yayıyorlar. Yalnızca inanılmaz endamlarından, gözlerinizin önünde dalga dalga farklılaşan renklerinden, bildiğimiz hiçbir ağaca benzememelerinden değil, daha ziyade başka bir devrin elçileri olmalarından. Sekoyalar bir milyon yıl önce karbon çağının kömürlerine karışıp kaybolan eğreltilerin gizemini taşıyor.” 

Sahnenin tam ortasında duran o görkemli ve gizemli halleriyle bu müzikalde her yaşına şahit olacağımız Nazan Öncel, köklerini sahneye değil evrene salmış biri. Tutunmuş sımsıkı kendine. Ve müziğe elbette…

O doğduğu sene baştan çıkarıcı şeyler de olur. 1956’da Leyla Gencer, san franciscoda konser verirken, Turhan Selçuk karikatür alanında Altın Palmiye alır. ODTÜ kurulur. Yıllar sonra katılmak üzere başvuracağı Eurovision ilk kez düzenlenir. Hayalleriyle aynı sene doğar anlayacağınız. Öğretmen bir anne, memur bir baba. Kimin çocuğu olduğunuz hayatınızı çok etkileyebilir ama duygularınıza ve düşüncelerinize sahip olabilirseniz tüm benliği yaşama arzusuyla dolu, kendi üzerinde çalışacak kadar aydın şanslı bir insana dönüşebilirsiniz. Yeter ki kendinizi tanımaya ve tamamen yaşamaya karar verin. Kendi hikayesinde kendine bir rol vererek bu hayatı mantıklı bir matematik hesabına göre göre yaşamış, kendi formülünü kendi yazarak var olmuş bir müzikal onunkisi. Kendiniz için insan olabilme planınız olması muhteşem bir şey. 

Bölüm II. “Acının Belleği” 

Beş yaşındayken anne babası ayrılan Nazan, bu olayın “Acı Tesadüf” adlı filmde rol aldığı sene gerçekleşmesi acı bir tesadüf değil sadece. Aynı sene müziğe de başlamış çünkü. Annesinden aldığı ilk nota eğitimi ile başlamış müzikle flört etmeye. Sonra müziğin kendisiyle bir bütün olmuş bedeni ve öyle kalmış gibi. Kendi şarkılarını kendinin yazması bundan ama bunun da kıymeti bilinmedi bu ülkede. Neyse geleceğiz o senelere de. Babasından ayrılan annesi başka biriyle evlenir. Düşünün, anneniz gidiyor.

Birkaç sene sonra gelir anne. Alır çocuklarını… Müzikalin bu sahnesinde ikiye bölünen kalp var. Hasar alan bir ruh. Kavuşmak ve vazgeçmek zorunda olmak. Küçük bir birey için oldukça zor günler…

Sonra üvey babaya alışmak zorunda olmak var. Üvey babasıyla arası hayatı boyunca iyi olmaz. Çocuk kalbi böyle ağır şeyler yaşarken o şarkısına devam eder. Bazen acı acı söylediği şarkıları kimse duymasa da o hiç bıkmadan, usanmadan söylemeye devam eder. Bütün hislerini, isyanını müziğe aktarır. 

Ortaokulda hem gitar hem mandolin çalıyordur. Sokaklarda, okulda müzik yapan bir çocuktan, on sekizinde İzmir’in otel ve kulüplerinde sahneye çıkan genç kadına dönüşümü bir anda gerçekleşmez elbette. Okulunun sene sonu kutlamalarında siyah önlüğü ile mandolin çalar, Kervanlar Orkestrası’yla üç yıl müzik yapar, “Çılgınlar” grubunu kurarak birçok yerde şarkı söyler. Kendi orkestrasını kuran özgür ruh! İşte bu dönemde henüz 18’ine basmamışken ilk kocasıyla tanışır. Tanışmanın ardından otuz yedi gün sonra çocuk yaşında Salih Öncel ile evlenir. 1973. 18 yaşına girdiğinde artık bir annedir. Oğlu Serkan doğar, 1974. Rahmetli annesi çocuk yaşında dikiş dikmeyi öğrettiğinden oğlunu 7 yaşına kadar diktikleriyle büyüten bir anneden, kendi sahne kostümlerini diken birine dönüşmesine şahit olacağız.

Yirmi yaşında katıldığı İzmir Radyosu Şarkı yarışmasında, “Annem” bestesiyle birinci olur. Yirmi iki yaşında ilk 45’lik gelir; Erdener, Özdener ve Nejdet Koyutürk imzalı “Sana kul köle olmuştum.” 

1980 senesinde “Hıɾçın Kız” ve 1981’de “Neden” besteleriyle doğduğu sene ilki düzenlenen Euɾovision’a katılır ve ilk 15′e giɾer. 1982’de ise “Yağmur Duası” albümüyle alaturka/arabesk şarkılarla birkaç özgün besteye yer verir. Sonra bir yılbaşında güzel bir şey olur; Tanju Okan’la tanışır. Bursa Çelik Palas Oteli, 1983. Ertesi sene daha da canlanacak müzik derken müzikalde coşku azalır. 1985 senesinde on iki yıllık evliliğini bitirir ve İstanbul’a yerleşir. Bir şirketin muhasebecisi -ya da sekreteri- olarak masa başında belirir Nazan Öncel. Müziği bırakmış görünen bu koca yürek tam sekiz sene devam eder bu hayata. Aynı dönem, yedi senedir yasak bir aşk yaşayan kız kardeşinin ilişkisi ortaya çıkar ve o da boşanır. Bu boşanmanın ardından tam on bir sene sonra Nazan Öncel, ölene dek hayat arkadaşı, yoldaşı olacak olan, kız kardeşinin eski eşi Akşit Togay ile evlenir. Akşit Bey bir ömür hem prodüktörü hem menajeri hem hayat arkadaşı olur. Her şeyini Öncel’den daha çok düşünen, koca yürekli iyi bir insan. Nazan Öncel’in hayatıma girişine gelmek istiyorum. Çok bekledik bizler bu müzikali dinlemek için aslında. Ta ki “Bir Hadise Var” diye bizlere seslenene kadar bekledik, 1992. 

Bölüm III. “Deliliğin Aklı” 

Bir şirketin masa başında geçirdiği senelerde “Aynı Nakarat” gibi nicelerini yazmış olduğu için çok şanslıyız. Aynı Nakarat’ın klibini izlediğimde sekiz yaşındaydım. İnanılmaz bir gümbürtü kopmuştu zihnimde. İnanılmazdı. O klibi izlerken kostümleri, o gözlükleri ve tavrı ile bayıldığım biri oldu. Bir Nazan Öncel bir de Seyyal Taner zaten benim için o dönem. Eskilerden Şenay var mesela. Bugün otuz altı yaşındayım, değişmedi onlara sevgim ve saygım. Her sene başka bir sır, başka bir mesaj fark ettim Nazan Öncel şarkılarında. Aynı Nakarat’ın kaydı o kadar kayıtsız bir ses tonundaydı ki o sarkastik tavrı hem düşündürücü hem de seksi gelmişti bana. Çünkü özgür bir kadın karşımda bana gerçekleri anlatıyordu. Herkesi, her şeyi eleştiriyor, deyim yerindeyse serseri serbest stiliyle bana bir şey öğretiyordu. Bugün açın şarkılarını, size de öğretir. Çünkü onun şarkılarında bahsettiği ne varsa hala yaşanıyor.

“Tan tantana var iş yok

Gürültü var ses yok

Sureti var aşk yok

Görüntü var renk yok

Yarısı hayat

Aynı nakarat

Anlat anlat”

Bugün hala insanlar yola çıktıklarını satmaktan, korkup kaçmaktan, arkadan iş çevirmekten, ikiyüzlü hatta yüzsüz olmaktan, para uğruna değerlerini satmaktan vazgeçmiş değil. Bazıları deli der ona, şaşırmışlar bence. O, doksanlarda olanları eleştiriyor sanatıyla, bize tavır ve bilgi taşıyordu. Kimse gibi pasif ve niteliksiz davranmadı. Tanıdığım en cesur kadınlardan biri. Bazı isimlerle kıyaslanması canımı

sıkıyor mesela, ismini vermek istemiyorum. Müzikleri zaten kıyaslanamaz, doğru değil. İkisi de kendine has. Lakin karakterleri derseniz etliye sütlüye karışmayan yetmez ama evetçi, babasının yolundan giden bu topraklarda onu sevenlere sırt çeviren, kapalı kapılar ardından bizi çoktan terk etmiş çıkarcı bir sanatçı benim için, değerli değil artık. Kendisi böyle biri maalesef. Müziğine bir şey söyleyemez kimse, taş oluruz ama bazı gerçekleri araştırırsanız çıkar ortaya. Görüntü var, ses var ama iş yok o insanda, müziği dışında saygı duymamı kimse bekleyemez o nedenle! 

Lakin Nazan Öncel muazzam biri! Düzenin karşısında tavrı objektif ve insanın yanında oldu hep. İstikrarlı duruşu ve hayata bakış açısını bizimle sanatı yoluyla paylaştığı için teşekkürü borç bilirim. Bize bu iyiliği herkes yapmadı. Birkaç kişi var. Gerisi doksanlarda hepimizi ayakta uyutmuştur tepkisizlikleri ile. Bunu neden yapabildi? Sadece insan olabildiği için mi? Hayır. Bir röportajında okumuştum. Bir kez daha vurulmuştum; “İnsan düşündüğü gibi yaşar. Doğunun Limanları (Amin Maalouf), İnce Memed (Yaşar Kemal), Mucizevi Mandarin (Aslı Erdoğan), Düğüne (John Berger) gibi sığındığım limanlar var çok şükür. Dört duvar arasında değil, kalpler arasında yaşıyorum.”

Kitaplardan aldığı gücü ve bilgiyi hayatının bütün zorluklarına karşın kendini geliştirmekten vazgeçmeden okuması herkese ilham olmalı bence. Beyninizi geliştirmeden, kütüphanenizi ve bilgilerinizi genişleşmeden, hakikate yakınlaşmadan yalandan hayatlar içinde yaşamaya mahkum olursunuz. Nazan Öncel’in o klibindeki parçalaran toplayıp onun gibi giyinmeye başlamıştım. Bugün hala ara ara ondan ilhamla giyinirim. Dans ederken deliririm kimine göre, oysa ben yaşıyorum o an, delirmiyorum. Delirenler, yaşamayanlardır. Kalan bütün yargılar saçmadır. İnsanlar da saçmadır ya orası ayrı. 

1992’deki bu albümle bir hadise yoktuysa bile yaratır. Ardından 1994 senesinde “Ben Böyle Aşk Görmedim” gelir. Söz ve müzikler kendine ait dev bir albüm daha yapar. “Dillere Düşeceğiz Seninle” dediği albüm. Akşit Togay, İskender Paydaş, Hamit Ündaş, Erkan Oğur… Albüm değil bunlar sanat eseri… Susturamadığı iç sesinin arka fonda hep konuştuğu albüm. Sizi her neredeyseniz orada kilit vurup bırakan şarkıların albümü. 

Özellikle albüme adını veren o mistik itici güç, o bebek ağlaması, o ağıt gibi isyan, o güçlü altyapı ile inanılmaz duygular yaşıyorsunuz. Bunları çocuk yaşımda yaşattı bana Nazan Öncel. İyi ki varolmuş, iyi ki! Nazan Öncel hepimizin haysiyetidir. Kelimelerle arasının nasıl muhteşem olduğunu, kanıtladığı bu albüm, ustalık eseridir. Sonra “Göç” vaktidir artık..

Nazan Öncel’i anlamak diye bir şey var. Bir müzikal benzetme nedenimi “Göç” vakti anlatmalıyım. 

Müzikallerde kelimeler kifayetsiz kaldığında şarkı başlar, şarkı da yetmeyecekse dans ve hareketler başlar, bunların hepsi büyük bir duygu akışı ve ciddiyetle lakin tamamen özgür bırakılmış bir akış içerisinde her an son damlasına kadar yaşanır. Müzikallerin muhteşem olabilmesi için emek, tecrübe, bütçe, çeşitlilik ve tavır gerektirir. O nedenle fazla yapılamazlar. Sinemanın gerçek dışı halidir. Seviyeli, önemli, ciddi ve steril bir iştir. Hayatta, laubaliliğe yer yoktur. Sokak Kızı ya da serseri dediğiniz haliyle Nazan Öncel’in hayatı bir film yapılacaksa “Piyanist” gibi olsun isterdim, hatta yazabilirim bile. Aklın deliliğe, delinin akla hayranlığını anlatırdım. 

Bölüm IV. “Kıssa’nın Büyük Göçü”

Göç…

“Gidelim Buralardan” diye seslendiği o dev albüm…

Anlatan açısından dinleyicilerin etki altına alındığı, ders çıkarılması gereken büyük zihin göçü. Neler paylaştı bu albümde insanlarla…

Raks Müzik dağıtımı olan bu albümde de bütün söz ve müzikler yine kendisine ait. Halk bu albümü sımsıkı tuttu bırakmadı. Çok ama çok sevdi. Nazan Öncel’in mucizeler yarattığını düşündüğümüz dönemler. Memleketimin en kıymetli insanlarından gerçekten, sorgulamaktan korkmayan kadın! 

 “İşiniz gücünüz yok mu yani?Herkes bu kadar boş mu yani? Bilmem anlatabildim mi?”

Ben anlatabilmek için, anlayabilmeniz için işin sonu olan albüm “Demir Leblebi”ye gelmek istiyorum. Ama önce “Sokak Kızı” var. 1996. Her notası, her sözü demir olan albüme ismini veren şarkı, yaman bir rock şarkısı olarak ironinin dibidir. Dönemin en sıra dışı Rock-Punk-Pop parçasının Nazan Öncel’den gelmesi de ayrı güzeldir. Parça bu arada her alanda sıra dışı idi. Bugün herhangi bir Popçu, Punkçı ya da Rockçı şarkıyı yorumlamaya cesaret edemez. Haydi lan oradan mükemmeller, siz kimsiniz? Beni, bana soracaksınız dediği bu albüm ve şarkı için bin teşekkür. “Ben, Nazan Öncel dinleyerek büyüdüm,” diyebilme onuruna nail olmak diye bir şey var.  O elektrogitar ve elektro bağlamanın dili olsa da konuşsa…

Peki bu ülke ne yaptı ona? Nazan Öncel yenilir yutulur cinsten şarkılar yapmıyor, farkını her albümde, şarkıda ortaya koyuyor, müthiş üretiyor ama bir başkası hep zirvede oluyordu. Öyle bir dönem. Onların araları iyi aslında “Sokak Kızı”nda back vokal yapmış Nazan ablaya mesela. Kendisiyle Nazan’ı kıyaslayıp benzeten basın ve ahmaklar, müzikten anlamadıklarından gereksiz bir sorgu ortaya attılar. Oysa ikisinin müziği de benzersizdir. Kimin ne haddine? Karakter olarak Nazan Öncel tartışmaya kapalı olarak tanıdığım en özel kadınlardan. Yolda görsem sımsıkı sarılırım, bırakmam bir beş dakika falan öylesine inanıp sarıldım ona zihnimde. Benim çocukluğumun rol modeli. Onun kadar üreten şahane bir ömür geçiremedim bu yaşıma kadar en azından ama esaretimden kurtardı beni. Zincirlerimi kırdı. Ne giyeceğime ne yapacağıma kendimin karar vereceğini öğretti. Onu tanıyınca benim tavrım çok değişti. Ülke onu kurcalamaya başladı. Hülya Avşar’la yaşadığı anlatma lüzumu görmediğim olayda, o birine benzetildiğinde ortaya koyduğu tavrın üzerine gidildiği yıllar. Malzeme çıktı deştiler, malzeme ettiler bu iki kadını ve müziği. Öyle saygısızdır dünya, bilirsiniz. Linç edip ezene kadar devam. Böyle güçlü insanlarda işe yaramaz belki ama tahrip eder. Nazan Öncel duruşundan hiç taviz vermeyen biri oldu. Hala da öyle. Kıssadan hisse…

Bölüm V. “Riyakar Krallıklar” 

98 senesinde doğduğunda onu terk eden babasını kaybetti Nazan Öncel. Evet, babası doğduğunda evi terk etmiştir. Onu bırakıp gitmiş sonra geri gelmiştir ama nafile. Nihayetinde ailesi dağıldığında üvey baba eline kalmış biridir. Babasıyla arası hiç iyi olmaz demiştim. Bunun nedeni terk edip gitmesi kadar, o terk edip gitti diye maruz kaldığı üvey baba tacizidir. Evet, yanlış duymadınız. Nazan Öncel çocukken üvey babası tarafından istismar edilmiştir. Yapandan hesap sorulmazken ondan bekaretinin hesabı sorulmuş ve yaşı gelmeden görücü usulü hızlıca evlendirilmiştir. Yaşadığı sayısız zorluk ve acıyı yıllarca içinde yaşayan bu Demir Lady’nin Demirden Leblebi şarkısında kendi isyanına acısına yer verdiğini biz yıllar sonra anlayabildik. Sözlerini ve şarkıyı şöyle bırakıyorum… 

Söylenmese de olurdu

Ama şimdi söylemek

Söylemek istiyorum

Belki kalbin kırılır

Gözyaşına boğulursun

Gözyaşını sakla

Ben ölürsem ağla

Bunu senle hiç

Hiç konuşmadık biz

Tek tanığım sen

Tek çarem sendin

Beni anlamak istemez miydin

Bu acıyı ben tam yüz sene taşıdım

İçimdeki bu acıyla hamal gibi yaşadım

Şimdi bana sarıl

Sadece sarıl

Ve lütfen artık beni dinle

Lanet olası bir gündü

Kapı açıldı ve o geldi

Yüzünde pis bir ifade vardı

Koynunda yılan beslediğin o yatakta

Kardeşime süt veriyordum o anda

Doğru odaya daldı

Ve buyurgan bir sesle

Beni yanına çağırdı

Kolumdan çekip

Kucağına aldı

Otur dedi kısaca

Evet bu öyle sıradan bir gün değildi

Gözyaşlarını sakla

Ben ölürsem ağla

Gözyaşlarını sakla

Ben ölürsem ağla

Sonra bu yana bakma başını çevir derken

Elleri bacaklarımda

Geziniyordu anne

Babacığım yapma dedim

Bir hayvan gibi soluyordu

İki bacağının arasında

Beni mengeneye almıştı

Sonra nasıl olduysa

Kurtulmayı başardım

Bir odaya kaçtım

Ve o anda sadece haykırıyordum

Defol defol git burdan

O kapıyı yumrukluyor

Ben ağlıyorum kardeşim ağlıyordu

Her şey bir kabustu

Her şey bir kabus

Kalbim kırık öleceğim

Bilmem ne halt edeceğim

Kalbim kırık öleceğim

Bilmem ne halt edeceğim

Benim kalbim yaralı

Bu cehennem azabı

Senin kızın hayatla

İşte böyle tanıştı

Baba ne demek anne

Bu kelime bana inan çok yabancı

Çok üzgünüm çok

Çok ne kadar az bir laf

Hiçbir şeyi anlatmaya yetmiyor

Gözyaşlarını sakla

Ben ölürsem ağla

Gözyaşlarını sakla

Ben ölürsem ağla

Artık için rahat olsun

Sen bir meleksin anne

Yediğimiz her lokmayı

Kuruş kuruş ödedik

Nasıl ödenirmiş öğrendik

Demirden leblebi

Ne yenir ne yutulur

Bazı şeyler belki

Belki unutulur

Unutmak var ya

Demirden leblebi

Demirden leblebi

Demirden

Kalbim kırık öleceğim

Bilmem ne halt edeceğim

Kalbim kırık öleceğim

Bilmem ne halt edeceğim

Kalbim kırık öleceğim

Bilmem ne halt edeceğim

Kalbim kırık öleceğim

Bilmem ne halt edeceğim

Elimden alınan hayatım

Çalınan masumiyetim

Sıkıyorsa biri kalkıp bir şey söylesin

Dokuz yaşında bir çocuk

Hayatı böyle tanıdı

Annesinin sütü

Babasının çükü

Bu çocuk senin kızındı anne

“Daha el kadar bir çocuktum; ne mini etek giymiştim, ne şu, ne de buydu. O acımasız, o talihsiz olayı yaşamam için dünyaya bir kız çocuğu olarak gelmiş olmam bile yeterdi…” diye haklı isyanı, acısını dünyanın en büyük mutluluklarını versenizde silemezsiniz. Anneniz tarafından yalnız bırakılmanın acısı nasıl unutulur? En başında söylediğim gibi; “İnsan acısını hafifletir ama unutamaz. Ne zaman aklına düşecek olsa ilk günün acısını hatırlarsın mutlaka. Artık o hatırladığın yaşta olmadığından bir anda acının yaşındaki haline bürünürsün zihninde. Acı, elle tutulabilir, gözle görülebilir, tadılabilir, duyulabilir ve koklanabilirdir. Çünkü acı tamamen gerçektir ve hafızamızdan silinmeyecek olandır.”

Peki acılar ve hüzünlü hikayeler mi Nazan Öncel’i Nazan Öncel yapan? Elbette hayır. Nazan Öncel azılı bir meraklı. Çok okuyan, eğitimin yaşı yoktur diyerek okuyamadığı zamanları her yaşında telafi eden Öncel, 53 yaşında üniversite diploması alan biri. Okumayan, kendini geliştirmeyen biri 1999 senesinin o efsane albümünü ve nice şarkılarını yapamaz. Bu hayatı böyle güçlü yaşayamaz. O cümleleri kuramaz. Sınırlarını daha da zorlayamaz ve keskin, sert, net olamaz. Bilmeyen, anlamayan biri, tabuları umursamadan yaşayamaz, farklı türleri bir araya getirip orijinal  bir müzikal yazamaz hayatından. Baştan sona muhteşem bir müzikal, şölen olan albüm, Demir Leblebi’yi dolanalım biraz…

“Beni Söyletme” şarkısı ile gittikçe sertleşen albüme yumuşak bir iniş gibi. “Beni söyletme. İçmek istiyorum, içmek unutmak” diyor. “Mutlu son yoktur ne de mutlu aşk. Kim mutlu olmuş ki ben olayım?” Sözleri alaturka alt yapıda nasıl içe işliyor ama? 

“Hep Yalnız” of bu şarkı beni paramparça edenlerden

“Bu aşk benim bedenime göre degil. Biraz küçük ya biraz değil. Hayat zaten çok ahlaksız. İster hakla ister eğil…” ne demek ya? İnsan da aşk da hep laftır be Nazan abla. Çocuk yaşta öğrendim senden. Herkes kendi yaşadığı kadar değil midir? “Hızlı Yaşarken” nasıl bir parçadır peki? O introda vurur kalpten. 

“Bu Havada Gidilmez” dilime değil gönlüme dolanan şarkı. Ağlamak isteseniz ağlayamazsınız, dertlenmek isteseniz bir tuhaf ağırlık verir. Hem gidenin hem kalanın bu şarkısında ne yapacağınızı bilemezsiniz. İlyas Tetik çaldığı udun da etkisiyle bir gider bir gelir aklınız. O havada gerçekten gidemezsiniz. Yaşatır sözleri size. 

O dönem herkes susarken başka kim “Sokarım Politikana” diye şarkı yapmaya cesaret edebilmiştir? Dönemin kanlı ve zalim politikalarına, hırsızlıklarına, yıkımlarına karşı kim konuştu? Krallara ikiyüzlü ve çıplak olduklarını kim söyledi bugüne dek? 

Bölüm VI. “Çizgilerdeki Muamma” 

Bunları bir kenara bırakın, şarkı bir aşk şarkısıydı. Nazan Öncel’in ben deli değilim, alayınızdan da akıllıyım rica edeceğim bir susun da müzik yapalım dediği albüm adeta! Nefis! Demirden Leblebi’de çocuk istismarına, genel olarak şarkıda birçok şeye sokarım demesi sert, cesur ve kült bir albüm haline getirdi bence. Elbette o kadar çok satan bir albüm olmaz. Sonuçta içinde bilgi var, felsefe var, kitap gibi az satması normal. Sıra dışı bir albüm. 

Türkiye’ye müzikal anlamda sınıf atlatan bu müzikal, Yan Yana Fotoğraf Çektirelim, Bir Şarkı Tut, 7’in Bitirdin, Hatırına Sustum, Tuttum Bırakmam, Hayvan, Bazı Şeyler, Sakin ol Şampiyon, Durum Şarkıları ve son olarak “Ve Nazan Öncel Şarkıları” ile tam yirmi senedir gözlerimizin önünde performans sergiliyor. Nazan Öncel’i anlamak diye bir şey vardır. Eğer müziğiyle ona ulaşmakta zorlanıyorsanız, yazılarını http://www.nazanoncel.net/SKY/SokakKizi.html okuyun. Nazan Öncel’in nefis şarkıları ile zirveye oturan insanları saymama gerek dahi yok. 

Ben onun çizgilerinden bahsederek bitirmek istiyorum. Yüzündeki ve ruhundaki çizgilerden… Nazan Öncel neden bir müzikaldir ve neden çizgiler? Müzik. Önce müziği tanımlamalıyım; Müzik, dünyadaki her canlının sevdiği ender şeylerden biri. Hayatın matematiğidir ve insanlık tarihi kadar eskidir. İnsanlık, ilk ihtiyaçlarını müzikle iletişim kurarak karşılamıştır. Müzik, sesin biçim enerjileri, anlamlı titreşimler ve hesaplanmış frekanslar edinmiş halidir. Sanatsal bir form olarak ses ve sessizliğin devinimidir. Bu devinimin işaretlerine ise nota denir biliyorsunuz. Guido D”Arezzo, notaya ismini veren sanatçı.  Notaların isimleri nereden geliyor diye merak eden oldu mu aranızda? O çizgiler arasına saklanmış anlamları merak eden oldu mu? Ben ettim. 

DO : Dominus, mutlak demektir mesela. Mutlak bir güç gibi Nazan Öncel Müzikali

RE : Rerum, madde demektir. Maddenin ve duygunun her halini bürünen Nazan ablanın çizgileri arasında varoluşu gibidir.  

Mİ : Miraculum, Nazan Önce bir mucizedir elbette. 

FA : Familias Planetarium, Güneş Sistemi, Gezegenler Ailesidir. Nazan Öncel’in evreninde sonsuzlukta yolculuk ettiyseniz, bilirsiniz ki evrenle bütünleşmiş, evrende var olan her şeyi hissetmiş özümsemiş biridir. Ondan hem her şey olabilecek kadar değerli, hem de hiçbir şey olmayacak kadar değersiz varlıkları olduğumuzu farkındadır. Bundan dolayı aklı başındadır. Deli diyen ne ne biliyim…

SOL : Solis, güneştir. Şu sözlerinden dinleyin bu müzikali; “Şarkılar iyileştiricidir, umut vericidir, birleştiricidir. Bugünler de geçecek. Güneş hepimiz için doğacak.”  Herkesin için olan güneş gibi herkesi kucaklayan insanlığın müzikalidir o. 

LA : Lactea Vita, Samanyolu demektir. Nazan Öncel’in galaksiler arasında dolaşan bir müzikal olduğuna yemin edebilirim ama kanıtlayamam. 

Sİ : Siderae, Gökler demektir. “Ne gökte ne yerdeyiz, Bir garip alemdeyiz,” diyerek göklerle sınırlı olmadığımızı her fırsatta sınırsızlığı ve sonsuzluğu zorlamış bir müzikal gibidir Nazan Öncel. Bütün bu notaları kendi çizgileri arasına yerleştirerek bir şarkı değil bir müzikal gibi yaşamıştır hayatını. Onu birkaç şarkıyla tanıyamazsınız. Her albümünü Pink Floyd albümü gibi baştan sona dinlemezseniz onu anlayamazsınız. O müzikal gibidir. Şarkıları arka arkaya dinlediğinizde büyük resme ve hikayeyi görür, müzikale nail olursunuz. Yüzündeki çizgilere bakmayın. O çizgiler hep vardı. Çizgilerin arasına bakın siz. Çünkü Nazan Öncel bir müzikal ve bu müzikalin notaları orada yazıyor. Eğer çizgilerin arasına bakarsanız müzikali canlı canlı deneyimleyebilirsiniz. Nazan Öncel gerçek bir muamma. Ve onda en sevdiğim şey bu… Hayatta bu kadar net muammalar zor görürüz. Bu bizi eğiten bir şeydir, farketmeyiz. Bu müzikal de çok eğiticiydi bizim için. Bu müzikal, kendisine has olay örgüsü, müziği, dansı, kostümleri ve diyalogları ile bütünleşerek beni çocukluğumdan beri duygulandırıp, eğlendirmenin yanı sıra eğitti. Hareket, müzik ve diyalog üçlüsünün eşzamanlı ve eşit derecede olması hayatidir bir müzikal için. Nazan Öncel, gerek müziği, gerek diyalogları, gerekse eylem/hareketleriyle bizi hiç yanıltmadı. Neyse o ve eşit oldu. Arka arkaya altı gün arayla kaybettiği hayat arkadaşlarının gerçekleştiremedikleri hayallerin acısını içinde hissedebilen ve en çok buna üzülebilen yıldızlardan müstesna bir yürek gibi adeta. Herhangi bir zamana ait olmadı. Evrene ve sonsuzluğa ait olarak, kendi kendini yaratarak zamansız oldu. Her dönem ve her kuşakla iletişim kurabilen bu müzikali ayakta alkışlıyor, böylesine muazzam bir eser bıraktığı için teşekkür ediyor, bize cesur ve dürüst olmayı öğrettiği için minnet duyuyorum. Önyargıları yıkanların hayatlarında bir istisna yaratarak var olan benzersiz müzikal sizinkisi, ben bu müzikalin adını; “Zamansız Müstesna” koydum. 

Sizi bir gün daha iyi anlayacaklar eminim.

Müstesna buldukları her şeye deli demeye bayılanlara inat seviyorum sizi.

Bir başka seviyorum sizi; evrenin müstesna insanı…

Çünkü anlıyorum. 

Bu müzikal burada bitmez, yeniden yeniden doğar bu evrenin müzikali…

Zamansız zamanlı doğabilen…

Ve müstesna…

Nazan Öncel’e en derin, en güçlü, en net, en gerçek, en samimi sevgi ve saygılarımla…

Hakkında her şey için; 

http://www.nazanoncel.net/

4 Eylül – 6 Eylül 2020, İstanbul

“Zamansız Müstesna”  

“Biz” olmak, “Ben” olabilmekten geçer. “Ben” olabilmek hakikati aramaktan, kendini keşfetmekten…Ben kendimi keşfettikçe güzelleştim. Ben kendimi keşfettikçe evreni keşfettim. Ben evreni keşfettikçe öfkemi dindirdim. Hakikatin ne kadar yakınımda durduğunu, önümdeki engeller nedeniyle göremedim. Korkularımın yerine merakımı koydum ve elime kalemi aldım üç sene önce… Bitmek tükenmek bilmeyen merakım yolumu aydınlatan ışık oldu, kitaplar en yakın arkadaşlarım, bugün hayatta olmayan binlerce deha dostum oldu… Hiçbirini kendime saklayamazdım. Bu kadar bencil olmak, insanın yaradılışına tersti. Hakikatin nerede durduğunu görüyorum artık, beni hiçbir güç ondan alıkoyamaz…İnanın! Cesur olun! Dönüşün! Değişime ayak uydurun! Gelecek biz’im, çünkü zaman biz’iz.

YORUM YAP