“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

“Nedimeler” Tablosundaki Detayı Farkettiniz Mi?

Yaşadığı dönemin çoğunu İspanya Kralı IV. Felipe için saray ressamlığı yaparak geçiren Diego Velázquez, iki kere gerçekleştirdiği İtalya gezileri dışında hep Madrid’de yaşamış ve İspanya dışından sipariş alamadığı için, sadece İspanyol krallarını, kraliçelerini; saray içindeki cüceleri, sıradan insanları resmedebilmiş dolayısıyla yapıtlarının çoğu da portrelerden oluşmuş. Ama 1623’te Madrid’de saray ressamı olarak atanmasına rağmen, “emredersiniz efendim”ci olmamış ve kral torunlarıyla, kral dinleniyor, kral ata biniyor gibi ruhsuz tabloların altına imzasını atmamış öyle bir dönemde. İspanyol Barok sanatının en iyi tarihsel tabloları arasında görülen “Breda’nın Teslim Oluşu” ve “Nedimeler” (Las Meninas) gibi başyapıtlara imza atmış.

İtalyan ustalarının izinden gitmiş belli ki. Caravaggio’dan etkilenmemesi nasıl mümkün ki zaten? Doğal aydınlatması ve fırça tekniğiyle ve dini resimlere getirdiği yenilikler, hep onun izinde. Gerçekçi ve insanı olayın merkezinde hissettirmesiyle de empresyonistlerce de çok sevilmiş; ressamların ressamı demişler kendisine. Bugün üzerine konuşacağımız tablosu “IV. Felipe’nin Ailesi” olarak da bilinen “Nedimeler” eseri. Velázquez’in (1599-1660) ressamlığının etkileyici gücünün zirvesinde olduğu son dönemlerini (1656) yansıtan bu eserde yıllar sonra bir detay yakalanmış lakin o kısmı anlatmadan önce bu başyapıtı doya doya yaşayalım.

Ön planda gördüğümüz 5 yaşındaki kız, Prenses Margarita ve nedimelerinin, cücelerin yanında. Tablonun diğer bölümlerinde gördüğümüz saray adamları, dikkatle baktığınızda arka duvarda aynaya yansıyan Kral ve Kraliçe ile birlikte Velázquez’un kendisi de resmin içinde. Madrid’in Alcazar Sarayı’nda bulunan çalışma odasındaki sehpasında nihayet kendisini gösteriyor ressamımız, ölümünden 4 yıl önce. Sizce ressam, sehpanın (bizim göremediğimiz) ötesinde poz veren kraliyet çiftini mi, yoksa anne babasının odaya girmesini şaşkınlıkla karşılayan Margarita’yı mı resmediyor? Kral ve Kraliçe odadalar mı, değiller mi? Kral ve kraliçenin (resimde bulunan ancak sahnede olmayan) yokluğu bizi; bunun, maddenin özü hakkında felsefi bir çalışma olduğu kadar geçici bir donma olduğu sonucuna varmaya da zorlar. Canlı saray yaşamının çerçevelenmiş burada. Onların yansımalarının bilmecesi, pasif izleyiciler olmadığımızı, ancak aktif olarak resme dahil olduğumuzda dünyanın neresinde olduklarını anlamamızı daha doğrusu anlamaya çalışmamızı sağlar. Aynadaki kral-kraliçe, gerçekte neyi yansıtıyor? Velázquez’in başlangıç ya da bitiş aşamasında olduğu bir portrenin özneleri mi onlar? Yoksa ayna, sırtı bize dönük olan o büyük tuvalin gerisindeki, hayali bir resmin hayali bir yansıması mı? Ancak hayal edebiliriz. 

O zamanlar kraliyet saraylarında cüceler, soyluların saray eşrafının küçük çocuklarını eğlendirsin, ortamı biraz neşelendirsin diye tutuluyorlar. Pek insan gözüyle bakılmayan kişiler. Diego Velázquez bu durumu tepki gösterircesine çoğu resmine taşıyor bu cüceleri. Siz misiniz onları insan yerine koymayan? Kralla da ilişkisini iyi yönetiyordu herhalde ki kendisine resimlerinde seçeceği konularda özgürlük tanıttırıyordu. Aynı özgürlüğü biraz incelenirse Nedimeler tablosunda görebilirsiniz. Barok dönemin konularına bakıldığı zaman Velazquez’in konuları edebi ya da dinsel değildi kesinlikle; bu da kendisinin, kendi yarattığı şansıydı, uğruna savaştığı bir davaydı muhtemelen. 

Tablo, ilk bakışta “doğal” görünen bir sahneyi yansıtmasına rağmen, çok gerçekçi bir mekan ve aynı zamanda resme bakan kişinin görüş açısının tablo için bütünleyici bir öğe olduğu gizemli bir atmosfer de yaratmak amacıyla perspektif, geometri ve görsel illüzyon hatta psikoloji bilgisinin geniş ölçüde kullanılarak özenli bir çalışma yapılması sonucu ortaya çıkmış. Resim bizi de, bir ayna vasıtasıyla mekansal uzamı deforme ederek resmin dışında olanı da “içeri”ye alıyor. Böylelikle sanatçı, tablolarda her türlü illüzyonun yaratılabileceğini gösterdiği gibi, ressamlığının sonraki yıllarında ürettiği benzersiz nitelikte bir değişkenlik gösteren fırça sanatını da sergiliyor. Resim yakından incelendiğinde hatalı yanları olduğu anlaşılsa da, tablodan uzaklaştıkça sanatçının çizgileri baştan aşağı canlı bir sahne ortaya çıkarıyor. “Tablo içinde tablo” olarak nitelendirilen “Nedimeler”e Fransız empresyonist Manet’nin dahi hayran kaldığı biliniyor.

Artık resmi detaylarıyla hatırladığımıza göre bugün, bu resmi yazmamıza vesile olan Kelly Grovier’ın kaleme aldığı makaleye değinebiliriz.

Kelly Grovier, bbc.com üzerinden yayınladığı makalesinde, Diego Velázquez’in Nedimeler resmindeki küçük bir toprak vazonun, (görebildiniz mi, nerede?) 17. yüzyıla ait gizemli tablonun sırrını çözebilir, diyor ve anlatıyor…

Bazen vazo sadece bir vazodur ancak bazen de başka bir algı düzlemine açılan bir kapı olabilir. Diego Velázquez’in 17. yüzyıl başyapıtı Nedimeler’de (Las Meninas), entrikayı asla bırakmayan gölgeler ve aynalardan oluşan bir sekme, tuvalin ortasındaki küçük ve yeterince takdir edilmeyen bir kil sürahi, çalışmayı saray hayatının düzensiz bir enstantanesinden çarpıcı bir incelemeye dönüştürüyor. Velázquez’in 1656’da tabloyu yaratmasından bu yana üç buçuk asırdan fazla süre geçti ve bu sürede İspanyol Altın Çağı resminin kolayca gözden kaçan toprak eşya nesnesi, gözlemcilerin şimdi dikkatini çekiyor.

Akıl almaz bir resim bulmacasında optik, psikolojik ve felsefi perspektiflerin kafa karıştırıcı çapraz ateşinde kolayca gözden kaçan, Velázquez’in hayret verici şaheserinin kendi bilincimiz üzerindeki etkisine ipucu sunabilecek bir nesne; başka dünyadan gelen canlı bir titreşim. Mütevazı ama kırmızı seramik vazo, eserin tam kalbinde yer alıyor. Resimdeki nesneler arasında tek başına, gümüş bir tepside yalvaran bir görevli tarafından genç prensese (ve bize) sunulan bu mütevazı sürahi/vazoyu “öteki dünyaya ait” olarak adlandırmak, salt şiirsel bir abartıdan daha fazlası.

İspanyolcada “búcaro” olarak tabir edilen seramik çanak, çömlekler, 16. ve 17. yüzyıllarda İspanyol kaşifler tarafından Eski Dünya’dan geri getirilen pek çok imrenilecek zanaatler arasındaydı. Velasquez’in çalışmasının içini süsleyen nesnelerin çoğunun (gümüş tepsi dahil) muhtemel kökenini araştıran sanat tarihçisi Byron Ellsworth Hamann’a göre, nesnenin farklı parlaklığı ve parlak kırmızı tonu, vazoyu Guadalajara, Meksika bölgesine ait olduğu gösteriyor. Vazo yapılırken kilinin yerli baharatların gizli bir karışımı ile birlikte pişirilmesi, vazo içine konulan herhangi bir sıvının güzel kokmasını sağlarmış.

Búcaro’nun, bağımlılık yaratan kokulu bir tada sahip su veriyor olmasının ötesinde daha şaşırtıcı bir işleve hizmet ettiği de biliniyor. 17. yüzyıl İspanyol aristokrat çevrelerinde, kızların ve genç kadınların bu gözenekli kil vazoların kenarlarını kemirmesi ve sonunda tamamen yutması bir moda haline gelmiş. Kili tüketmenin kimyasal sonucu, cildin neredeyse bir hayalet haline gelecek şekilde dramatikçe aydınlanması… Kişinin cilt rengini değiştirme dürtüsü antik çağlara kadar uzanıyor ve her dönem kültürel otoritelerce yönlendiriliyor.

Kendi soluk ten rengiyle ikonikleşen Kraliçe Elizabeth’in saltanatından bu yana, yapay beyaz ten, avrupa’da bir güzellik ölçüsü olarak yerleşmiş. Daha sıcak iklimlerde, açık ten renginin refahın kanıtı olduğu düşünülüyordu; koyu tenlilerin geçim kaynağı sertti, ne de olsa ten rengi koyulaştıran güneş ışığında veriliyordu emek.

Ne kadar tuhaf görünse de, kişinin pigmentasyonunu değiştirmek için búcaro kili tüketmek, cildin rengini açmaya yönelik bazı çağdaş alternatiflerden daha az tehlikeliydi, örneğin kişinin yüzüne sürülen Venedik serüsü (kurşun, sirke ve sudan yapılan topikal bir macun) kana bulaşarak zehirlenmelere, saç dökülmelerine ve hatta ölüme sebep oldu. Bu tabii búcaro kilinin yutulmasının reaksiyonları olmadığı anlamına geliyor. Halüsinasyonları tetikliyormuş bu mütevazı seramik vazodan çıkan sıvılar. Çağdaş ressam ve mistik bir kadın olan Estefanía de la Encarnación’un 1631’de, Madrid’de yayınlanan otobiyografisine göre, búcaros ile atıştırma bağımlılığı manevi farkındalıkla sonuçlanmış. “Bu zaaftan kurtulmasının”, tam bir yıl sürdüğünden yakınıyor olsa da, narkotik etkisi onun “Tanrı’yı ​​daha net görmesini” sağlayan halüsinasyonlarını serbest bırakmış.

Búcaro bağımlılığının fizyolojik ve psikotropik etkilerini Nedimeler tablosunun ebedi bilmecesi ile birleştirdiğimizde, resim yeniden yorumlanabiliyor. Parmakları búcaro’nun etrafına sarılan Prenses Margarita’nın değişen bilinciyle Velázquez’in paleti üzerinde, búcaro ile aynı yoğunlukta bir kırmızı lekeyi görebilirsiniz. Solgun olan Prenses Margarita, seramiği görünce yerden havaya uçuyor gibi görünüyor. (sanatçının dalgalı kabarık elbisesinin paraşüt benzeri kubbesinin altına bilinçsizce yerleştirdiği ince gölgenin hassas bir şekilde elde ettiği bir etki) Böyle düşündüğümüze görüntüleri aynada olan prensesin ebeveynleri bile, búcaro etkisinde gördüğü holografik ruhlar gibi görünmeye başlıyor.

Velásquez, sarayda geçirdiği yaklaşık kırk yıl boyunca, IV. Felipe’nin ülkede ve dünyadaki hakimiyeti de git gide azalıyordu. Dünya kayıp gidiyordu. Sömürgeciliğin ve azalan imparatorluk gücünün derdi tasası ötesinde başka bir dünya vaat eden búcaro, bu küçülmenin ve kafada başka bir evren yaratma isteğinin mükemmel bir sembolü. Búcaro, resimdeki konumuyla resmedilen huysuz sahneyi ustaca sabitlerken aynı zamanda onun sersemliğine de doğrudan karışıyor. Aynı anda fiziksel, psikolojik ve ruhsal etki eden búcaro, Velázquez’in başyapıtının en derin anlamının bir an için görülebileceği ve çözülebileceği bir anahtar deliği. Retinamıza oyun oynayarak zihnimize savaş açan Nedimeler tablosu, bir yandan kapı aralığında duran adamı perspektifin merkezine alarak bizi o tarafa çekiyor, öte yandan, aynanın yansımasındaki muğlak bakışlar esere musallat olan kraliyet hayaletlerinin makul pozisyonunu düşünmek için dikkatimizi çekiyor. Velázquez’in tasvir ettiği gölgeli odanın şimdi ve burada olmasıyla hem geçici hem de ebedi olan tuhaf elastik bir boyuta dönüştüğü için sürekli olarak resmin içine ve dışına sürükleniyoruz. Şahane değil mi?

Kaynak:

www.bbc.com

YORUM YAP