“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Nevâbit’in Yolculuğu

Nevâbit, yeni çıkmış ayrıksı otların kendi yolunu bulma maceralarında bizlere güzel sesler bırakan bir grup. Bugün onlarla röportaj yaparak hem ayağı yere basan hem de hayaller içinde uçan bir portreyi, sorularla şekillendirme şansım oldu. Huzurlarınızda Ahmet Akgün ve Ömer Ergül.

Öncelikle klasik bir başlangıç yaparak biraz kendinizden, biraz yolculuğunuzun başlangıcından bahsetmenizi istiyorum

Ahmet Akgün: En başına gidersek biz Ömerle lisede tanıştık. Lise sona doğru müzik yapmaya başladık.
Ömer Ergül: Ben burada şu detayı vermeyi çok seviyorum: ilk tanıştığımızda birbirimizden hiç hoşlanmamıştık

–gülüşmeler-

Ahmet: Ben müzikle ilgileniyordum o aralar ama Ömer tam olarak müziğin içine girmiş değildi. Beraber zaman geçirmeye başladığımızda yapacak bir şeyler ararken Guitar Hero’ya gitmeye karar verdik. Ömer şarkı söylüyordu, ben çalıyordum bir de bir arkadaşımız daha vardı, o da gitar çalıyordu. Bir süre sonra neden stüdyoya gitmeyelim diye düşündük. Ömer söylüyor, biz çalıyoruz… O şekilde lisede bir grup kurduk. Popüler cover’lar yaptık.

Ömer: Ben gitara, o stüdyoya gittiğimiz gün başlamaya karar verdim. Daha önce hiç canlı müzik duymamıştım, hele dinlediğimiz tarzda bir şeyi hiç duymamıştım. 14-15 yaşındaydım o zamanlar. Ahmet’i de biliyorsun, klasik müzik dinleyerek başladı gitar çalmaya, çok temiz çalıyor adam, çevremde gitar çalan insanlar da onun gibi çalmıyordu. O şekilde duyunca gitarı… Geçen bir arkadaşıma şey dedim; “müzikle oluşan heyecanım, duygularım, orada duyduğum gitarların çıkardığı notaların devamı gibi..”

Ahmet: Daha gitmeden önce -biz o zamanlar arkadaşla müzik hakkında konuşuyorduk- Ömer, benim yanımda konuşmayın bunları sıkılıyorum, falan diyordu.-gülüşmeler- Ama işte, o stüdyo ile beraber bir şeyler değişti gerçekten.
Sonra popüler coverlar yapmaya başladık, biraz fakat beste yapmaya liseden beri başlamıştık. Birbirimize kayıtlarımızı atıyorduk, geceleri bir araya gelip çalışıyorduk. O zamanlar ingilizce parçalar yazıyorduk. Yaklaşık on yıl oldu biz başlayalı.

Peki ne zaman ortaya çıkmaya karar verdiniz, bir tarihi var mıdır?

Ömer: O çok değişir aslında ama benim aklımda Ahmet’le ilk beste yaptığımız gün var. Yine 14-15 yaşlarındayız, ben gitara yeni başlamışım Ahmetlerin evine gittim kalmaya. Müzikle alakalı bir planımız yoktu aslında, arkadaşıma yatıya kalmaya gitmiştim. Orda dedim işte Ahmet’e; “bak, ben böyle bir şey yazdım,” hiç beklemediğim bir şekilde Ahmet üstüne gitar çalmaya falan başladı. Bir baktık, aşırı güzel oluyor. Bence o gece beste konusunda saçma bir özgüven de yaşamıştık. Büyük gruplarla falan karşılaştırıp “of bu şarkıyı kimse böyle çalamaz” gibisinden gaza gelmiştik.

–gülüşmeler-

Ahmet: Beraber bir şey üretmenin harbiden coşkusunu hissetmiştik o gün. Kesin bir şekilde ama biraz fazla bir şekilde olsa da..

Ömer: İlk o gündü değil mi?

Ahmet: Evet, ilk o gündü. Belki ergenliğin getirdiği narsisizmle de biraz coşmuştuk.

Grubunuzun ismine nasıl karar verdiniz peki? Bir hikayesi var mı?

Ömer: Ahmet’le akustik gitar çalmaya başladığımız zamanlarda, sanırım iki yıl önce…

Ahmet: Bir buçuk aslında neredeyse, uzun geliyor ama çok yeni

Ömer: Evet, neredeyse bir buçuk yıl olmuş. Neyse, yine Ahmet’le lisedeyken bir punk/rock grubumuz vardı, ismi de Oxymoron’du. İnsanların aklında aslında garip bir şekilde kalıyordu ama şimdiki gibi değildi o zamanlar bu kelime. İnsanlar duyduklarında cringe yaşıyorlardı nerdeyse. Grup ismiyle alakalı böyle bir deneyimimiz vardı yani, o yüzden artık daha dikkatli olmalıyız diyorduk.

Ahmet: Burada araya girmek istiyorum, Oxymoron aslında zıtlandırarak kuvvetlendirmek ya… Ne olsun, mesela “sessiz çığlık” gibi aslında, anlatımı kuvvetlendirmek için kullandığım bir şeydi. Biz de Ömer’le şey düşündük, ben daha üzgün şarkılar yapıyordum Ömer daha hareketli şarkılar yapıyordu falan, aslında isim uygun gibiydi. Ama insanların tepkisinden dolayı, ismi iyi bulmalıyız diye düşündük. O konuda bir türlü içimiz rahat etmedi.

Ömer: Aslında şu an Oxymoron koysaydık o kadar garipsenmezdi, şimdi insanlar duyunca farklı tepkiler veriyorlar

Arya: Oxymoron bence çok Doom Metal grubu ismi gibi

–gülüşmeler-

Ömer: Nevâbite nasıl geldik, işte bu bahsettiğimiz süreçlerden sonra birbirimize sürekli isimler öneriyorduk, mesajlar atıyorduk “ismi düşünüyorsun değil mi?” diye sürekli aklımızda olan bir şeydi. O dönemler insanlara çalmak yerine kendi kendimize soundımızı oluşturalım kafasındaydık. O yüzden bayağı bir vaktimiz vardı. Ben de o sıralar internette felsefe ile alakalı videolar izlerken, belki biliyorsundur, Dücane Cündiloğlu’nun Nevâbit üzerine bir konuşmasına denk geldim. Benim de kelime çok hoşuma gitti, hemen grup ismi olarak kullanmak istedim. Nevâbit ayrıksı ot demek, bahçelerde çıkar ya böyle istenmeyen otlar. Tabii bu, işin botanik kısmı. Toplumda istenmeyen, işe yaramayan ayrıksı otlar için kullanılıyor bir diğer anlamı da. Bu iyi manada da olabilir, kötü manada da olabilir.

Nevâbit aynı zamanda yeni başlayan, toy olan anlamlarına da geliyor kelime olarak ben bunu Newbie kelimesine de benzettim, alakaları olabileceğini düşünüyorum. Bu anlamıyla da size hitap etti mi sizce?

Ömer: Evet, toy anlamı da vardı kelimenin.

Ahmet: Genç, taze kimse!

Klasik sorulardan devam ediyorum şimdilik, birazdan garipleşeceğim hemen değil. Hangi enstürmanlarla çalışıyorsunuz?

Ömer: Ben gitar ve piyano ile çalışıyorum. Henüz bestelere piyano eklemedik ama beste yaparken piyanodan yardım aldığım oluyor.

Ahmet: Ben klasik gitar çalıyorum. İleride piyano düşüncem var fakat henüz başlamadım. Harmonik vokal yapıyoruz bir de beraber. Klasik gitar/harmonik vokal ve akustik gitar/harmonik vokal diyebiliriz ikimiz için. Bestelerimizin sound’unu genelde bu oluşturuyor.

Ömer: İleride farklı çalışmalar da yapmayı düşünüyoruz ama bunu sözsüz bir anlaşma olarak görüyorum Ahmet ile aramızda. Yani önce iki gitarla yapabileceğimiz en iyi işi yapalım, sonra prodüksüyon esnasında yeni şeyler eklenebilir. Gitarlar tatmin ederse eklenmeyedebilir tabii. Ama böyle bir sözsüz anlaşmamız olduğunu hissediyorum, bilmem Ahmet ne düşünüyor

Ahmet: Ben şunu eklemek isterim, ben bazı gruplar için şeyi kullanıyorum, sound tabii ki çok önemli müzikte ama sounda kaçan gruplar vardır, bestesi çok derinleştirilmiş değildir ama ana akım, popüler soundları kullanarak ilerlerler. Bizim için iki gitar kalmamızda bu da çok etkili çünkü biz, besteye de ağırlık vermeyi, burada bir denge kurmayı amaçlıyoruz. Ömer’e katılıyorum bu anlamda.

Ben sizin şarkılarınızı dinlerken, her şeyinizle sizi, annemizin bize hastayken getirdiği o öksürük şurubunu hatırlama anına benzetiyorum. O an yaşanmış ve bitmiştir, bir hatıra hatırlanır. İçinde büyümek, beslenmek ve şefkat biraz da portakal tadı vardır. İnce bir hüzün ve özlemdir bu hislerin hepsi. Siz nasıl hissediyorsunuz, ne düşünüyorsunuz hissettirdikleriniz için?

Ömer: Gerçekten de nostaljik hisler dahil oluyor. Biz Ahmet’le naïf, nostaljik, hüzünlü sesleri ve onların arasındaki sessizlikleri seviyoruz. O anlamda katılıyorum dediklerine, Ahmet’ten de biliyorum, yazarken bu hisleri hissediyoruz ve kendimizden bu parçaları katıyoruz da.

Ahmet: Ben şöyle bir şey söylemek istiyorum, her şeyi birlikte ele alırsak o ergenlikten yetişkinliğe geçiş sürecini beraber yaşadık, o yüzden ikimizin de büyümekle ilgili bir meselesi vardı tabii. Çocukluktan ergenliğe geçerken yitirilen bazı çocuksu hisler, haller ve hayaller vardır. Bizim için müziğe devam etmek demek, onlardan vazgeçmemiş olmak, hala o çocuksu hayalleri yaşatabilmek demek aslında.

Ömer: Ha tabii, besteleri yaparken böyle bir amaç gütmüyoruz; şöyle olsun, böyle hüzün versin gibi… Besteler bittikten bir süre sonra nasıl bir şey ortaya çıkardığımızı görüyoruz. Ahmet’in bahsettiği genel ruh hali ikimizin de üzerinde, evet; ama besteler bittikten çok sonra biz bunun farkına varıyoruz.

 

Madem hayallerden söz ediyoruz, sizce hayallerinin peşinden git lafına fazla kapılmış kerizler miyiz, yoksa hayaller hala kovalanmaya değer mi?

Ömer: Benim Ahmet’le müzik yapmayı çok sevmemin sebeplerinden biri Ahmet’in de bahsettiği gibi onun da bu hisleri ve heyecanı kaybetmeyen bir insan oluşu. Tabii şu da çok önemli, hayalperest bir insan olurken kurduğun hayali farkedip ona bir saygı duymak gerekiyor bence. Bu saygı duymak ne demek? Mesela bizim için gitarı daha iyi çalmak olabilir, besteleri yaparken daha fazla üzerine düşmek olabilir, ince detaylarına önem vermek olabilir vs. Hayale saygı duymak derken kastettiğim kurduğun hayalin nasıl bir hayal olduğunu farkedip onun için çabalamaktır özetle. Nevâbit olarak çalışmak da benim için bu anlamda önemli çünkü her yeni parçayı bitirdiğimizde daha iyi, eskiye göre daha yetkin bir şey yaptığımızı hissediyorum. Sadece teknik anlamda değil, hayalimizi yaşatmak anlamında da bakabilirsin buna. Eğer bu şekilde yapıyorsan hayalperest kerizler demezsin ama lisedeki halimizi düşündüğümde o halimize hayalperest kerizler diyorum mesela. Çünkü o zaman sadece hissetmeye fazla odaklanmıştık ve bence bu da mükemmel bir şeydi. Sanırım bu yüzden o keriz kelimesini alıp almamak ince bir çizgi aslında.

Arya: Evet ben de böyle düşünüyorum. Hayalperest kerizin içindeki argoda toplumun sürekli olarak kendilerinden farklı yola gidenlere söylemekten hoşlandığı o ses var. Benim, senin değil de genel bir bakışın kanaatinden üretilmiş bir şey o maalesef.

Ahmet: Hayallerin dönüşümünden de bahsedelim. Mesela lisedeyken ne kadar çok şey biliyorum gibi bir hissin oluyor ve sonra ne kadar az bildiğini görüyorsun ve belli başlı bir olgunluğa kavuşuyorsun. Hayalde de bu, “neden müzik yapıyorsun?” sorusunun cevabı, sevilmek için olabilir, şöhreti sevebilir, vesaireyi sevebilir. İşte kerizlik bence bu noktada devreye giriyor, mesela şu an bizim hayalimiz olabildiğince estetik ve kendi duygularımı yansıttığım bir şey üretmek. Ufkumu genişlettikçe, ilerledikçe hayallerin de olgunlaştığını ve dönüştüğünü düşünüyorum bu yüzden.

 

Peki, dünyada yalnız ikiniz kalsaydınız da müzik yapmaya devam eder miydiniz? Müzik sizin için bir şovdan çok kendini gerçekleştirme süreci midir?

Ömer: Evet. Hatta geçenlerde benzer bir soruya yanıma gitarımı alırdım diye bir cevap vermiştim. Tabii ki devam ederdik.

Ahmet: Başka ne yapacağız ki? –gülüşmeler-

O halde kendinizi geliştirme sürecinde biraz yalnızlaşmak istemenizin temelinde size ait bir dünya yaratma özlemi mi var acaba?

Ahmet: Ben buna özlem demezdim de hayalin nereye bağlandığıyla alakalı derdim. Dışarıya bağlanınca yıkılması daha kolay içerden büyüdüğünde daha sağlam bir hayal oluşuyor. Bizimki daha çok dostluk duygusuyla yapılan bir şey diyebilirim.

Peki malzemelerinizi nasıl topluyorsunuz? Hiç malzeme toplamak amacıyla bir duyguyu yaşamaya çalıştınız mı?

Ömer: Ben öyle yapmıyorum, Ahmet’le bu konuyu konuştuğumuzda onun da böyle yapmadığını görüyorum. Biz daha çok şöyle ilişki kuruyoruz, hayatta bir nirvana noktası yakalayıp onlara çok etkileyiciydi gibi bakmak yerine, günlük hayatımızda inanılmaz ve harika birçok şey oluyor onlara çekiliyoruz. Hani şey sözü vardır ya “çok alıştığın şeylere bu kadar alışmasaydın onları bir mucize olarak görebilirdin” diye; arkadaşının bir bakışı, bir ağaç, metroda geçirdiğin on beş dakika sende bu etkiyi yaratabilir. Bu yüzden, biz böyle şeyleri aramıyoruz da böyle şeyler bizi normal hayatta kendiliğinden uyarıyor diye düşünüyorum. Müzik yapmasak da etkilenirdik. Müziği bir kanal olarak kullanarak yansıtıyoruz sadece.

Ahmet: Ben de yaşadığım şeylerle ilişkilendiriyorum. Yaşadıklarımı bunun için yaşamıyorum fakat yaşadığım her şeyde öz bir duygu arıyorum. Yaşadığım deneyimi kafamda oturtuyorum, elementlere bölerek, karşıma alıp onunla ilişki kuruyor ve bütünlüklü bir hikaye ortaya çıkarıyorum. Söz yazarken daha çok oluyor tabii bu. Aradığım özde büyük deneyimlerde değil, Ömer’in de dediği gibi küçük, sıradan olayların içinden benim deneyimlediğim parçaları işliyorum. Yani bu deneyimlerin bende yansımaları ve çağrışımları, benim o küçük şeyi nasıl deneyimlediğimle alakalı oluyor. Ki buradan bir sürü malzeme çıkıyor zaten. Herhangi bir şeyi sen, kişi olarak nasıl deneyimliyorsun?

Biraz Fikret Kızılok havanız var, bunu seviyorum…

Ömer: Evet, bunu bir yapımcı da söylemişti bize. Yeni indie seslerle Fikret Kızılok’u karıştırmışsınız gibi bir şey demişti.

Ahmet: Evet, bunu duyduk birkaç kere.

Bu anlamda çok özel bir şey yapıyorsunuz bence. Çünkü bu havayı yakalayabilmek için öyle hissedebilmek gerekir.

Şöyle bir sorum var, müzik sizce benliğinizin varolan bir parçası mıdır, yoksa oldurmak istediğiniz bir ideal mi?

Ömer: Çoğu sanat dalı hakkında benim kişisel fikrim şudur: Bazen insanların bir alana inanılmaz biyolojik yatkınlıkları olabiliyor. Atıyorum; mekanik fonksiyonları çok iyidir gitarda, piyanoda inanılmaz işler çıkarır. Bu gibi örnekler haricinde ben insanın yolunun belli araçlarla kesişerek bir sanat dalına gittiğine inanıyorum. Mesela Atilla İlhan çok iyi bir müzisyen olabilirdi diyelim, hayata bu bakış açısıyla baktığında kendine uygun araçla da karşılaşabiliyorsun. Ve o araç üzerinden sana ait olan bir şeyi gerçekleştirebiliyorsun. O araçla kendini gerçekleştiriyorsun ama araç olduğu için, bir yandan da sana ait değil aslında. Rock’n Roll’da gitarı kırmanın felsefesi de budur biraz. Aracın değil içindeki şeyin ortaya konması, aracın yok edilerek gösteride aracı kaybetmek ancak müziğin henüz kulakta kendini devam ettirmesi. Bu anlamda bize ait bir şey diyebilirim.

Yani beni ben yapan şey gitarım değil, içimdeki öz demek gibi mi?

Ömer: Böyle demek yerine, o hissedilen şey ile aradaki aracı kaldırıp hisse odaklanmakla alakalı aslında demek istediğim.

Tom Robbins’in kitabı, Parfümün Dansı geldi aklıma. Kokunun havada kalışı ve şişeden çıkınca aracını yitirişi ancak hem madde, hem his hem de görünmez olarak havada asılı kalması…

Ömer: Müthiş bir metafor oldu.

Metafor Makinası kanalı açıyorum hemen

gülüşmeler-

Malzemelerden söz etmiştik, üretme aşamasında objelerle nasıl bir ilişki kurduğunuzu merak ediyorum. Örneğin ben bir karpuzu alıp yazdığım kağıdın ortasına koyduğumda içindeki çekirdeklerin onu gıdıkladığını düşünüyorum. Karpuz oluyorum.

Ahmet: İnsanı da üretme aşamasında bir obje olarak alırsak ben daha çok insanlara yoğunlaşıyorum. Bir parçamız da vardı “O” diye. O şarkıda yazılanlar benim deneyimlediğim bir öykü değildi. Yazdığım vakitte etrafımda çok fazla hayata tutunamamış, kaybolmuş hisseden insan vardı ben de onları gözlemliyordum. Bu sebeple ben bir karpuzu kullanmak istediğimde ona üçüncü kişi olarak bakmayı tercih ediyorum. Onunla empati kurup içinde olmak yerine dışarıdan, “O” olarak ele almayı daha çok seviyorum.

Ömer: Benim için obje tek başına, bağlamsız olarak bir şey ifade etmiyor. Mesela, Karlı Güzel Bir Gün şarkısında martı objesi var fakat orada önemli olan martılar değil, martıların bir şeyi takip ediyor oluşu. Yani bu şekilde obje bir bağlamın içinde hareket ettiğinde benim ilgimi çekiyor.

Pekii, sizin için ölü bir müzisyenin hayaletini buraya getireceğiz ve ondan ders alacaksınız diyelim. Kim olurdu bu hayalet ve niçin?

Ömer: Benim için Nick Drake olurdu sanırım. Nick Drake ile Nevâbiti bir yerde benzetiyorum aslında çünkü çok sesli şeylerin olduğu bir dönemde sessiz bir müzik yapmaya çalışıyor.
Nick Drake, müzik tarihinde gitara dair bazı şeyleri değiştirmiş, etkilemiş bir adam. Ona baktığımda tamamen yabancı hissetmesine rağmen ortaya çıkardığı müziğin tanıdıklığı beni çok etkiliyor. Onun hayaletinden bu yüzden gerçekten de ders alıyorum. Çünkü bazen insanlar, zamanın ruhuyla iletişime geçmiyorsan aslında bir şey söylemiyorsundur diye düşünüyor bence; onlar bunu, böyle ifade etmeseler de. Bu dilden konuşmadığında söylediklerin anlaşılmaz gelebiliyor, bu yüzden duymaya ve anlamaya değer görülmediğin oluyor. Nick Drake’in hayaleti işte bu anlamda çok önemli benim için.

Ahmet: Bob Dylan’ı önce öldürürdüm sonra onun hayaletinden ders alırdım –gülüşmeler-

Bob Dylan benim için söz yazarı olarak çok değerli, insana dair basit, olağan halleri, aynı o basitlik ve olağanlıkla anlatıyor. Bir öz var demiştim ya biraz önce, işte o özü çok güzel yakalıyor. Müzikal anlamda anlatımdaki hecelerden, kelimelerin yerlerine kadar her şeyi çok anlamlı birleştiriyor. Bu yüzden ben Bob Dylan derdim ama önce öldürmem gerek tabii haha.

Sorularımı bir yandan şarkılarınızı dinleyerek yazdım. Bu soruları yazarken Karlı Güzel Bir Gün çalmaya başlamıştı ve aniden hayaletle alakalı sorumdan sonra “Göklerin hayaleti gel, ört beni” diye bir ses duyuverdim. Bir parçam şarkı ile bağlantılı devam ediyormuş. Sonra şunu düşündüm, aslında tüm sanat eserleri şarkılar, öyküler, resimler birer hayalet değil mi? Küçük hayaletler doğurup onları dünyaya bırakıyoruz. Görünmez, yalnız, kendi başlarına, gör beni ve duy beni diyerek aramızda dolaşıyorlar. Siz ne düşünüyorsunuz?

Ömer: Kesinlikle, ben de öyle olduğunu düşünüyorum. Ben konuştuğumuz her şeyin aslında yanımızda gezen hayaletler olduğunu düşünüyorum. Sanatla iletişime geçtiğimiz gizemli, bilinmeyen yönleri düşündüğümde de kesinlikle dediğine katılıyorum.
Bizim şarkılarımızı çalarken bu olmuyor ama çünkü ben o şarkının her değişimini, her anını, her andaki her hissini hatırlıyorum ve biliyorum. Elimle yaptığım her hareket, ağzımdan çıkardığım her ses… Kendi ürettiğim şeyle hayalet ilişkisi kuramıyorum ama bazen biz o sanatın üreticisi bazen alıcısı oluyoruz. Sanatın karşısında bulunduğun konumla da ilgili olabilir bu benim için.

Ahmet: Ben de beraber yaptığımız şarkıyı sanki hiç biz yapmamış, şahit olmamışız gibi en başından başka birinin ağzından duymayı, dinlemeyi isterdim. Bir de biz tırnak içerisinde henüz “kaşarlanmadık.” Bir şarkıyı bir yerde yüzden fazla kere çalmadık. Kendi kendimize çaldık tabii ki ama mesela dans sanatçıları da söylüyor bunu, şarkıya bir süre sonra yabancılaşıyorsun. Binlerce insana, bininci kere çaldığın şarkıda artık ilk günki büyüyü hissedemeyebiliyor insan.

Önceden sadece senin bakışına sahip bir şeye, bir sürü insan bakınca o şey, istemsiz olarak eskimiş gibi oluyor. Bakış limiti doluyor.

Ahmet: Evet, belki de üretirken bu hissi de dikkate alıp çalışmak daha faydalı olur.

İlham ve çalışmak arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsunuz?

Ahmet: Çaykovski’nin bir sözü var; “Piyanonun başına her sabah hiç şaşmadan saat tam dokuzda otururum, ilham perilerim de o randevuya zamanında gelmeyi artık öğrendiler” diye.
İlham öyle havadan bekleyip hadi gelsin diyeceğimiz bir şey gibi gelmiyor bana, üretme pratiğini ne kadar yanında taşır ve hayata o gözle bakarsan o kadar ilham alıyorsun. Bazen bir parça üzerinde iki yıl çalışıp bir gecede aniden doğru kelimeyi bulmak, o ani ilhamlara örnek olabilir ama işin özü; çalışmak, çalışmak, çalışmak diyorum ben.

Hiç tıkandığınız oluyor mu?

Ömer: Tabii, Ahmet’le bunu farkediyoruz ve çaktırma, çalmaya devam et diyerek durmadan çalışıyoruz. Çünkü bu tıkanmanın çalışmakla geçeceğini öğrenecek kadar çok deneyimledik. Tek çözümü, yaptığın işi yapmaya devam etmek.

Ahmet: Tıkanıyorsan o zaman git gitar çalış. Araştır, yeni bir parça dene, gitarla zaman geçir.
O an tıkandıysan geleceğe yatırım yap. Neden yapmayasın? İnsanın kendini üretmeye zorlaması bana çirkin geliyor. Başka bir şey dene, belli ki o an olmayacak. Yönelecek birçok şey var hayatta, hepsini biriktir onların da zamanı gelecek. Durmaya gerek yok.

Aklıma “Yaşamak için kalkmadıkça yazmak için oturmak nasıl da beyhudedir” sözü geldi.
Peki gizli kalmaktan keyif alıyor musunuz?

Ömer: Ne diyorsun Ahmet? –gülüşmeler-

Ahmet: Ben almıyorum. -gülüşmeler-
Aslında daha bununla karşılaştıracak bir durum olmadı. Ancak ben bu süreci de yaşamayı seviyorum, işini yaparken her süreçten keyif alanlardanım. O yüzden gizli kalmak ya da ortada olmaktan çok süreçten keyif almaya odaklanıyorum. Bir beklentim yok  bu anlamda açıkçası.

Müziğin üretim sürecinde kişinin aklında dolaşan sesleri, düşünceler ve bunların dökülmesi bağlamında düşünüyorum ve bu bana çok ritüelimsi geliyor. Hali hazırda birçok toplum da müziği ritüeller, ayinler için kullanmış mesela. Size bu yönüyle müzik ne ifade ediyor?

Ömer:  Bu Ahmetle de konuştuğumuz bir şey. Konuşurken düşünmeyiz ya, gitarla konuşurken de ellerim bir yere gidiyor, bir hareket oluşturuyor, kendiliğinden davranıyorlar. Melodiyi, sözleri önceden düşünmediğim yeni şeyleri kendi kendilerine çıkarıyorlar. Ritüel yönü de bence bu çünkü ritüel de her zaman yapmadığın özel olarak yaptığın bir şeydir. Nasıl çıktığını bilmediğim kısmı da bana spiritüel, o ruhsal tarafına kayıyor gibi geliyor.

Ahmet: Kesinlikle katılıyorum. Senin o ana kadar duyduğun, dinlediğin, çaldığın, çalıştığın her şey o anda devreye giriyor. Bir şey yakalıyorsun ve zihnin devamını getiriyor. Bazen zihninde arıyor gitarında buluyorsun, bazen de el devreye girip gitarından sana hitap eden bir şey çıkarıyor. Kestirilemez ve kalıba sığmayacak süreçler.

Ömer: Müzik seni sana ait olmayan bir atmosfere sokuyor aynı zamanda, orada buluyorsun kendini. Bu yönüyle diğer sanatlardan ayrılıyor, müziğe maruz kalabiliyoruz çünkü. Ve o seni taşıyor, sana geliyor.

Tarotta The Fool kartı vardır. Sıfır noktasıdır. The Fool uçurumun kenarında bir ayağı boşlukta diğeri kayanın üzerinde, elindeki bir çiçeğin güzelliğine kapılarak ona bakan ve nerede olduğundan haberi olmayan bir adamın havada asılı kaldığı o sahneyi resimler. Ben kendi adıma ve sanatçı hisseden, bu dünyada maddesel değer bulamadığından hor görülen alanların peşinden giden insanların bu karttaki adama benzediğini düşünüyorum. The Fool sıfır noktasında ve merağın peşinde bir güzelliğe tutulmuş, bir ayağı boşluk diğer ayağı dünyaya basan bir kaşiftir, çocuktur aynı zamanda. Hayatı o uçurumun kenarındaki donuk anda büyülenmişçe yaşaması bana çok etkileyici gelir. Sanat böyle geliyor bana…

Ömer: Kesinlikle. Sanat bir şeyi tecrübe ettiriyor insana. Hayatı nöronlara indirgeyerek de algılayabilirsin, anlattığın gibi çok romantik bir bakışla da. Burada senin bakışın ve yaşayışın devreye giriyor. Müzikte de bu değişim çoktan başladı bence. Ruhtan ve histen çok sese kaçmak, teknikleşmek buna bir örnek. Teknik ve rasyonel şeylere ilgi yöneliyor sanatta da, bu çok enteresan değil aslında ellerinde o teknoloi ve prodüksüyon var ve ilgileri de buna kayıyor. Elinde ne varsa onunla ilgileniyorsun, deneysel ya da romantik.

Çok teşekkür ederim bu The Fool röportajıma eşlik ettiğiniz için ve yanyana durmaya devam ettiğiniz için.

Ahmet: İlk röportajımızı seninle yapmış olduk. Çok teşekkür ederiz. Emeğine sağlık

Ömer: Ben de çok keyif aldım, biz teşekkür ederiz.

Dünya gezegenine 97 yılında adım attı. Haliç Üniversitesi Amerikan Edebiyatı bölümünden Karşılaştırmalı Edebiyata zıpladı. Yıllardır süren yazma serüvenine devam ederken, büyülü gerçekçi öyküleriyle tanındı. Gonzo Journalism felsefesi ile gözlemlemeye, maceranın içinde Gilliamesk bir mod ile yürümeye devam ederken sizlerin yolculuğu için buraya bir bardak su bıraktı. Buy the ticket, take the ride!

YORUM YAP