“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

PERU: CASA COMPARTIR VE SAKİNLERİ

Shonagon’un liste yapma tutkusu üzerine düşünüyorum günlerdir. Üzücü şeyler listesi, muhteşem şeyler listesi, zarif şeyler listesi, yapmaya değmeyen şeyler listesi, mutluluk veren şeyler listesi ve -en sevdiğim- kalbi hızlandıran şeyler listesi.

Hastalığın etkisinden çıkalı hayli oldu ve bahsedecek çok şey birikti. Luis, Biricik ve benim dışımda iki kişi daha var evde, Mirco ve Tom. İkisi de gönüllülük esasına dayalı işlerde çalışıyorlar. Mirco 25 yaşında, Finlandiyalı. Şu sıralar hayattan pek keyif alamayarak, daha çok kendiyle ilişkisine odaklanarak geçiriyor günlerini. Uzun, göz alıcı ve renkli kanatları birbirine dolanmış bir kuşun, telaş etmeden ve kendini incitmeden tüylerini ayırması gibi, öyle naif. Bu kişisel sürecine bizi de dahil etmesi her birimiz için insan ilişkileri üzerine bir ders gibi. Yeşil, iri gözleri yakında yeniden ışıldayacak Mirco’nun ve şimdilik bunun için biraz enerji topluyor. Her sabah köpek barınağına gidiyor, onları besliyor, yuvalarını temizliyor. Resim yapmayı çok sevdiğinden bahsetti ama bir süredir boyalara dokunamıyormuş. Zamanı gelince dokunur. Tom 20 yaşında, İngiliz. Muhteşem kıvırcık bukleleri var ve her güldüğünde kendini gösteren müthiş bir gamzesi. Bazen birlikte sahile gidiyoruz. Geleceğe dair bir planı yok henüz ve hepimizin ortak noktası bu sanırım. Fazla an’dayız. Herhangi biri için herhangi bir yerde elinden bir şey geliyorsa yapmayı, yeni insanlarla tanışmayı ve gözlerindeki parıltıyla, ilgiyle onların hikayelerini dinlemeyi seviyor Tom. Eğer sigara içiyorsak ve keyfimiz yerindeyse başlıyor en büyük hayalini anlatmaya. Londra’da bir bar. Adı Orange Haze olacak. O anlatıyor ben de izliyorum, tabelasına kadar canlanıyor gözümde.

Bu arada Luis hakkında da yeni havadislerim var. Huanchaco’ya 30 km uzaklıkta, şehrin dışında, ormanda yaşayan insanlardan bahsetti Luis. Yılbaşı ve bayramlarda köyü ziyaret edip, çocuklara hediyeler götürüyormuş. Hem daha çok çocuğu sevindirmek hem de daha çok insana temas edebilmek için evini odalara ayırıp, Casa Compartir düzenine geçmiş. Gerçekten cüzi bir miktar ödüyoruz odalara. Luis’in önemsediği tek şey paylaşmak. Ve bana öğrettiği ilk kelime de haliyle ‘compartir’ idi. Mesela mutfağın ortasındaki masa ortak kullanım için. O masaya koyulan her şey, herkes tarafından tüketilebilir ve paylaşıma açık demek oluyor. Paylaşmak istemeyeceğimiz bir şeyler olabileceği de gözetilmiş ve bunlar için de sepetler bulunmakta. Duvarda bir tahta var. Bazı günler bizim için bir metafor çiziyor ve hikayeler anlatıyor Luis. Bizler de öğrendiğimiz yeni kelimeleri falan yazıyoruz tahtaya. Atış serbest anlayacağın, kim neyi paylaşmak isterse tahta onun. Odaların kapılarında kilit yok. Endüstriyel sigaraya karşı Luis, her gördüğünde dudağımdan çekip alıyor tahammülü yok. 60 yıldır dünya vatandaşı olan Luis oldukça genç ve dinç. Ne karakter ama!

Bugün veya yarın bir belgesel çekim ekibi gelecek. Bakkal ve mahalleli pek heyecanlı, tabii biz de. Sebebi ziyaretleri ise Mano. Evde iki kedi ve iki köpekle yaşıyoruz, daha önce bahsetmemiştim. Köpeklerden biri olan Mano, bir hayli ünlü buralarda. Luis, Mano için şöyle demişti; “Yaşamak istediği evi kendi seçiyor; ben Mano’yu değil, o beni seçti ve bir aradayız, hepsi bu.” Tabii bu açıklama pek yeterli gelmemişti fakat iki gün önce, şöyle bir olay yaşadık: Ev ahalisi oturmuş yemek yiyorduk ve kapı çaldı. Biricik, kapıyı açmaya gitti ve gelen Mano’ydu. İçeri girmek istediğinde veya dışarı çıkmak istediğinde kapıyı çalıyor Mano. Burada yaşıyor ve sadece Luis’i sevdiği için. Canı istediğinde çıkıp gidiyor, canı istediğinde dönüyor. Özgür ve oldukça zeki bir köpek. Ve imrenilesi bir ilişki. Beni şaşırtan bir diğer durum ise vejetaryen siyah kedi. Et, balık yemiyor ama avokadonun kokusunu alınca sokuluyor yanımıza. Göremiyor kedi. Her gün 1-2 saat Biricik’le oynaşıyorlar. Daha önce kimseyle böyle bir bağ kurmamış. İkisi arasında büyük aşk var.

Gündüz hava harikaydı, sahil kalabalıktı, şehirden insanlar gelmişti. Renkli bilekliklere merak saldım. Satıcılarla konuşup, bileklik için gerekli malzemeleri nereden alabileceğimi sordum. Herkes Lima deyip durdu. Tam umudumu kesmek üzereyken Tom’un bir tanıdığı, Trujillo’da bulabileceğimizi söyledi. Yarın verilen adrese gidip, umuyorum o renkli ipleri bulacağım. Sonrasında Tom, Mirco, Lempi ve Biricik’le eve geldik. Lempi grubun yeni üyesi. Kısacık, sapsarı saçları, kocaman gülümseyişi ve muazzam şekilde yüzüne serpiştirilmiş çilleriyle parıldıyor. Küçük bir çocuk gibi, canı ne isterse onu yapıyor. Dans etmekten, sıkıldığında çekip gitmekten ve bazen dalıp gitmekten hoşlanıyor. Herkes çok açtı ve koca bir yemek için kolları sıvadık. Ben hariç herkes acı sevdiğinden fırsat bu fırsat kendi yemeğimi yapayım dedim. Dönünce nasıl olsa yemek yapmayı öğrenmek için çalışmalara başlayacaktım, neden şimdi olmasındı? İlk tercihim, oldukça basit görünse de sosuyla damakta dokunduğu yerlerde iz bırakan, yiyene garip bir neşe katan ve bazı dönemlerin vazgeçilmezi olan makarna oluyor. Domatesli makarna. Büyük bir keyif ve heyecanla önce sosumu hazırladım. Suyu koyup makarnayı haşladım. Yazarken iki cümleyle anlattığıma bakma lütfen. Hiç makarna yapmamış biri için suyun miktarı, suyun ısısı, makarnanın ne kadar pişeceği gibi önemli detaylar var. Aklıma önceki deneyimlerim geliyor. Aslında ilk yemeğimi bir anneler gününde, anneme hediye olarak yapma girişiminde bulunmuştum. Annemden önce olayı bir benim açımdan dinle. Bunu döndüğümde kendisine okuyacağım:

Uyandım. Yüzümde muzır bir gülümseme ve aklımda tıkır tıkır işleyeceğine inandığım cin bir fikirle uyandım. Uyandığımda sanıyorum 5-6 yaşlarındaydım. Heyecanlı gün gelip çatmıştı, o gün Anneler Günü’ydü. Günlerce, haftalarca düşünmüştüm ve anneme vereceğim hediyeyi bulmuştum. Onu yormamak, en azından bir sabah onu mutfağa sokmamak, bence, o günkü çocuk aklımla en güzel hediyeydi. Uyandım, mutfağa girdim ve kolları sıvadım. Tavada yumurta yapmaya karar vermiştim. Yanına da peynir, domates, zeytin ve reçel koymayı düşünmüştüm. Tabii ki çay da demleyecektim. Başlamadan evvel her şeyi en ince ayrıntısına kadar planladım. Önce bütün malzemeleri tezgaha çıkaracaktım. Yumurta, yağ. Ama hangi yağ? Neyse. Bir açıdan işim kolaydı. Peynirle zeytin hazır halde dolaptaydı. Çıkardım. Domates ve salatalığı buzdolabından aldım. Kesileceği için yanına bıçak koydum, kafam karışmasın diye. Bir de bunlarla eş zamanlı çayı demlemek gerekiyordu, çaydanlığa çayı döktüm, üstüne de dolaptan bulduğum suyu. Planın en zor kısmı ocağı ateşlemek olduğundan, hazır halde çaydanlığı ocağa koydum. Bir iş daha neredeyse tamamdı. Yumurtaya başlamam gerekiyordu artık ve o da nesi! Tuzlukta tuz bitmişti. Tuzsuz bir yumurta neye benzerdi ki?

Her şeyin mükemmel olması gerekiyordu ve risk almaya karar verdim. Tuz, mutfak dolabının üstünden göz kırpıyordu. Fazla oyalanmadan, tuzu almak için bir plan yaptım. İhtiyacım olan bir tabure ve bir sandalyeydi. Sandalye mutfak tezgahına tırmanmak için ve tabure de mutfak tezgahına koyup, mutfak dolabının tepesindeki tuza ulaşmak için. Eğer boyunuz bir metreyi azıcık geçiyorsa dolabın tepesine ulaşmak; tüm çocukların arasında bir şampiyon, bir efsane olmak gibi bir şeydir. Şartları zorlamaktan öte, fantastik bir hikayedir. Ben, maalesef ne şampiyon doğdum ne de sonradan oldum. Taburenin üstüne çıkmış, parmak uçlarımda zangır zangır titrerken, elimdeki tahta kepçeyle, tuz dolu büyük cam kavanozu dürtmemin, işleri hiçte kolaylaştırmayacağını düşünemedim bile. Tuz dolu cam kavanoz, çaresizliğime üzülmüş olmalı ki, daha fazla dürtülmeye dayanamayıp atıverdi kendini. Mecazen değil, temel anlamda, kafam kadar olan kavanozu 2 santimlik çapı olan kollarımla tutmaya çalıştıysam da başaramadım. Cam ve tuz, tuzla buz oldu mutfakta.

Hareketlerimi ağırlaştırıp, bir benzerini kemiklerim yaşamasın diye, yavaşça yere indim. Önce bir güldüm, eğlendim. Sonra planıma hiçbir şey olmamış gibi devam etmeye karar verdim. Yerdeki tuz dağından ihtiyacım kadarını aldım ve yağ konusunda da tereyağında karar kılarak malzemelerimi tamamladım. Tavaya tereyağını koydum, bir tabağa da domates ve salata. Derin bir nefes alıp, kibrit çakma denemelerine başladım. Önce gazı açacak, sonra kibriti çakacak ve vücudumu geride tutup, kolumu yaklaştırarak kolayca ocağı yakacaktım. Deneme bir, kibrit yanmadan elimden attığım için başarısız oldu. Deneme üç yine aynı sebepten. Deneme altıda kibriti çakabildim ve deneme dokuzda ocağı yakabildim.

Anne, hala uyanmamıştın. Yumurtayı hızlıca yaptım ama çayı unuttuğum için operasyonu tamamlayamamıştım. Çayın olması biraz zaman alıyordu. Mutfağı temizlerim diye düşünürken bir baktım sen uyanmışsın. Kapıya dayanmış, kollarını kavuşturmuş beni izliyorsun. Hani bazen sevinsen mi üzülsen mi bilemezsin, şaşırır kalırsın ya, öyle bir ifade vardı suratında annem. Bağırmaya başladım; ‘sürpriz, anneler günün kutlu olsun, hadi yumurtan soğuyor, mutfağı ben hallederim, yatağa git, ben tepsiyle getireceğim kahvaltını aynı televizyondaki gibi…’ Sen güldün, geldin, öptün beni. Sarıldın. Yatağa gitmedin. Benim batırdığım mutfağı temizledin. Ama öncesinde buz gibi olmuş yumurtadan tattın, ‘hmmm, ellerine sağlık’ dedin, küçük ellerimi öptün, zeytin attın ağzına, yedin, yiyebildin. Bu önemliydi anne. Bu yaptığın, sonucu ne olursa olsun, çıkış noktasının, niyetin takdir edilmesiydi ve en güzel teşekkürdü, en samimi davranıştı. Boca ettiğim tuza rağmen yedin. Sana hiç hesapta olmayan bir yığın iş çıkarmama rağmen. Sadece o gün değil, yıllar içinde, yıllar sonra bile, yaptığım tüm garip yemekleri, pişmeyen sebzeleri asla itmedin, ben yaptım diye yedin. Hep güzel şeyler düşündüm, güzel şeyler istedim senin için ama her seferinde bir şey oldu, bir şekilde gerçekleştiremedim. Sevdiğimi, verdiğim değeri belli edemedim. Yaptıklarım ve yapamadıklarım için sonsuz özür ve binlerce kez teşekkür ederim. İyi ki varsın annem, iyi ki benim annemsin, canımsın, ciğerimsin. Güldüğünde çizgi olan gözlerinle, bize yıllarca nasıl emek verdiğinin kanıtı o güzel ellerinle, iyi niyetinle, lezzetinle, çocuk heyecanınla aklımda, yüreğimde, hayatımdasın. Her zaman oldun ve hep olacaksın.

Bazı sebeplerden ötürü, üzücü şeyler listesinde uzun zamandır varlığını koruyan annemle olan ilişkim, bu çok katmanlı yolculuk sayesinde kalbi hızlandıran şeyler listesine transfer oluyor. Hoşuna gidecek mi acaba? Muhtemelen yine gözleri çizgi olacak, utanacak ve kemiklerimi kıskaca aldığı sıkı kucaklamalarından birini yaşatacak bana. Düşündükçe onunla -bazı sebeplerden ötürü bozulan- ilişkimde baya yol kat ettiğimi söyleyebilirim. Her şeyden önce ona olan kızgınlığım geçti, onu affettim. Onu tanımıyordum ve hiç anlamaya çalışmamıştım. Aslına bakarsan ilk önce onu hiç dinlemediğimi fark ettim. Çocukluğunu, gençliğini, başından geçenleri bilmediğimi. Tecrübelerin hatalarla edinilmesi ne ironik fakat ne kadar zaman geçerse geçsin bir şeylerin idrakine varılması ne iyi. Bir gün gelecek bu konuyla ilgili kendimi de affetmenin kıyısında olacağım. Umarım…

Dün akşam çocuklarla şehirdeki alışveriş merkezine gittik. Onların ihtiyaçları vardı, biz de eşlik ettik. Koca markette dolaşıyoruz. Biz Biricik’le iki soley daha ucuza bir şeyler bulalım deyip peynir zeytin peşinde koşarken bir baktım bunlar sadece çikolata almışlar. Gayri ihtiyari Tom’un uzattığı çikolatayı ağzıma attım ve baaam! Bir anda gelen şok mu desem, patlayan havai fişekler mi desem, kocaman bir lezzet dalgası mı desem bilemedim ama kendimden geçtim. Çok uzun zaman olmuştu çikolata yemeyeli, evet, ama böylesini inan bu damaklar tatmadı evvelden. Beni kendimi kaybetmiş bir şekilde markete koşarken görenler olmuş. Elimdeki paketlerle kasadan geçişimi hayal meyal anımsıyorum. Evet mübalağa yapıyorum lakin gerçek çikolata mevzu bahis olunca bir şeyler oluyor bana. Her neyse, beş paket aldım bu organik, harika mı harika çikolatadan ve bugün farkında olmadan, git gel çokça yemişim. Tabi bir iki paketi de ortak masamıza koymuştum. Stoklar tükenmek üzere ve fakat bu tattan tekrar uzak kalmak istemiyorum. En iyisi her gün bir lokma. O ağızda dağılışı, boğazımdan törenle geçişi, bıraktığı festival niteliğindeki tadıyla bu çikolata şu an gönüllerin yıldızı. Acaba babama da kargolasam mı?

Bütünün bir parçası olmaya istekli ve diğer parçalara temas ettikçe parlayan.

YORUM YAP