“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

PERU: PARA CUSCO AMIGO!

Otobüs yolculuğunu önceden bu kadar sevmezdim. Sevmezdim çünkü küçük bir köpek yavrusu gibi hemen midem bulanırdı, sarsılmaya gelemezdim. Lakin insan her şeye alışabilen bir varlık. Şimdi en önde oturup, yolu izleye izleye gitmeye, giderken aklıma esenin ucundan tutup hayaller kurmaya ve kurduklarımla kendimi baştan çıkarmaya bayılıyorum. İnsanın tek başına sıkılan bir varlık olarak resmedilmesi, betimlenmesi… Kimin başının altından çıkıyor bu beyan, ilk kim ortaya atıyor da diğerleri de buna inanıp rahatsız olsalar dahi kalabalıklardan vazgeçemiyor ve bir türlü kendileriyle kalamıyorlar. Kim o kendine kulaklarını tıkayan?

Alışık olmadığım ama çoktan ve içten benimsediğim bir coğrafyadayım. Sabahın altısında vardık Cusco’ya. Hostele giderken yollar bomboştu. Daracık sokakları, adım başı insanın karşısına çıkan mimari harikası binaları ve katedralleriyle Cusco bir avrupa kenti gibi. Yazdığıma pişman oldum lakin silmeyeceğim. Şuna benzedi bu: Ne kadar güzel çiçek, yapma gibi! Hangi taklit aslından makul olabilir ki? Sözcüklerin büyüsüne kapıldığımdan beri haddinden fazla hassaslaştım. Bir farkındalık merciine mi eriştim yoksa bir takıntının gelişimine mi destek oldum henüz bilemiyorum. Fakat bunları tartışmak bile ayrı bir keyif veriyor. Hostele eşyaları bırakıp, hızlıca bir duş alıyoruz fakat hemen çıkamıyoruz. Spiral şeklindeki merdivenlerin nereye çıkıyor oluşuna takılıp, tırmanıyorum. Peşine düştüğüm şey müthiş bir teras ve inanılmaz bir şehir manzarası olarak iade-i haz şeklinde yerini alıyor havada. Tam karşımda, etrafımda, altımda ve üstümde. Gökyüzüne yaklaştıkça içimde bir yerlerde coşkulu kıpırdanmalar oluyor. Sanki göğüs kafesimin içinde yüzlerce kuş varmış ve maviliğe karışmak istiyorlarmışçasına kaburgama çarpıp duruyorlar. Sonra teker teker uçup gidiyorlar ve o koca boşluğu, uzunca süre benimle kalan bir huzur dalgası dolduruyor.

Terasta; mini bir Cusco ile buluşma ve ucundan tanışma seramonisi gerçekleştiriyorum. Yeni güne merhaba, şehri selamlama ve diğer yüksek noktaları belirleme ile geçirdiğim vakit şimdilik yetiyor. Sokaklara salınmaya hazırım. Sabah bomboş olan sokaklar şu an işe, okula gitme telaşındaki insanlar ve yüzlerindeki tebessümle, gözleriyle aşağı yukarı zikzaklar çizen gezginlerle dolu. Ana caddelerde egzoz dumanından yürünmüyor. Çok turistik ve kalabalık olmasına rağmen etkileniyoruz Cusco’dan. Her sokakta, her köşe başında perunun geleneksel lezzetlerini denemek mümkün. Hem leziz hem bütçesel açıdan oldukça uygun. Avokado, soğan, peynir ve biberden oluşan sandviç palta ilk gün bizden tam puan alıyor. Ardından domuz sosisi, domates, kıvırcık ve soğanlı sandviç salchipapayla zevkten dört köşe oluyoruz. Hem kolay hem sağlıklı salata ve sandviç tarifleri öğreniyorum. Güncemin dışında bir de yemek tarifleri defteri tutuyorum. Ve bunları sevdiklerim üzerinde denemek için sabırsızlanıyorum. Kendimizi oradan oraya attıktan sonra Machu Pichu için birkaç tur firmasından bilgi alıyoruz. Pahalı olduğunu duymuştum fakat bu kadarını tahmin etmemiştim. Machu Pichu’nun sadece girişi 60 dolar. Kendin gitmeye kalkarsan 4-5 aktarma ve uzun yürüyüşler ile daha ucuza varabiliyorsun. Moral bozmadık ve sokakları arşınlamaya devam ettik. Restoranlar turistik ve haliyle pahalı olduğundan, pazarlara gidip alışveriş yapmaktan daha çok hoşlanıyoruz. Böylece türlü türlü ürün çeşidini de görmüş oluyoruz. Yine bulduk pazarımızı ve daldık içine. Patatesin güney amerika çıkışlı olduğunu biliyordum fakat bu kadar çok çeşidi olduğundan haberim yoktu. Ya o rengarenk birbirinden lezzetli görünen meyvelere ne demeli! Birde güney amerikaya has renkli kazaklar, şapkalar var tabii. Çok ucuz olduğundan bir şapka almıştım Uyuni’de. Buradan da soğuk olacak günler için alpaka yününden bir kazak alıyorum. Pek pazarlık insanı olmasam da içimden geçen oluru söylüyorum satıcıya. İkimizi de mutlu eden bir noktada tamamlanıyor satış. Seyahat ederken alışveriş yapmayı değil fakat orayı, hissiyatımı, anları hatırlatacak eşyalar edinmeyi seviyorum. Pazardan sonra şehri tepeden görmek için tırmanmaya başlıyoruz. Fakat ufak bir sorunumuz var. Bolca turist geldiğinden halk, kafasına göre her yere giriş için para istiyor. Öyle ki, bir sokaktan geçerken eğer yerel birine rastladıysan vay haline. Sonuna kadar zorluyorlar ama para alamayacaklarını anladıklarında, bedava bir yol olduğunu söyleyip hemen uzaklaşıyorlar. Yavaş yavaş yürüyüp, yolu yarılıyoruz. Vadi ayaklarımızın altında. Az ileride bir giriş kapısı var, genişçe. Kenardan ve hiç göz teması kurmadan süzülüyoruz içeri. Birileri bağırıyor fakat hiçbirimiz alınmıyoruz. Buraya bu şekilde girmek gerekiyordu, malumunuz her durum kendine özgü. Durumlar ve olaylar karşısında ezbere yahut birtakım kalıplara göre tavır sergilemektense, her seferinde kendimi sorgulayıp, haritamı güncelleyip tepki vermekten yana kişisel tercihim. Belki biraz zorlu ve süreci görece uzatıyor ama benim de olmaya çalışma yolundaki duruşum bu. İçgüdülerim ve elbet rüyalarım. Az daha ilerleyince ufak bir tepe var, oturup manzarayı izliyoruz. Tur ücretlerine de basıyoruz küfürü. Bedava yol daha eğlenceli çünkü köy evlerinin, lamaların ve sokakta top oynayan birbirinden sevimli chicoların (chico: oğlan çocuğu) arasından geçiyoruz. Yolun sonunda, kollarını iki yana açmış İsa karşılıyor bizi. Minik bir zirve kutlaması. Renkler, sesler ve biz öyle yakıştık ki hem oraya hem o ana hem birbirimize. Yaşasın alternatif yollar! Yaşasın saptığın yolda yanında seninle aynı heyecanı paylaşarak adım atanlar! Böyle hissedince aklıma yaşamıyla, düşleri ve düşünceleriyle dünyaya müthiş izler bırakan Elisabeth Kübler-Ross geliyor. Her nereye yerleştiysem, duvarıma, gözümün sık sık görebileceği bir noktaya astığım, ‘Ölüm ve Ölmek Üzerine’ adlı eserinden bir yazı. İlk okuduğum günden beri unutmak istemediğim ve yanımda taşıyıp, o güzel insanlara taktığım bir nişane gibi bu alıntı: ‘Tanıdığım en güzel insanlar, yenilgiyi, acıyı, mücadeleyi ve kaybı yaşamış olan ve diplerden çıkış yolunu kendileri bulmuş romantik ve anarşist olan insanlardır. Bu kişiler yaşama karşı geliştirdikleri kendine has takdir, direniş, duyarlılık ve anlayışla; şefkat, nezaket, bilgelik ve derin sevgiden kaynaklanan bir ilgi ve sorumlulukla doludurlar. Güzel insanlar öylece ortaya çıkmazlar; onlar oluşurlar.’ Daha çok temas edin güzel insanlara ve varlıklarına müteşekkir olduğunuzu bildirin onlara.

Gidiş miydi, manzara mıydı yoksa iniş miydi daha keyifli olan, ayırt edemedim. Daracık merdivenler, şehrin arka sokakları ve daha derinlemesine bir Cusco ile iç içe buluyoruz kendimizi. Güneş batıyor, her birimizin önünde ucuz, dolu ve sıcak bir tabak. Karnımız tok, sırtımız pek ve her hücremiz halinden o kadar mesut ki. Günü, -başladığımız yerde- terasta, gökyüzünün her bir halinin ayrı güzel oluşuna hayret ederek sonlandırıyoruz.

*

Yeni güne tekrar palta yiyerek başlıyoruz. Aynı köşe başında, aynı ablanın elinden. Sanki daha da bir lezzetli hale geliyor her seferinde. Pazara gidip en güzelinden peynir, morlu yeşilli kocaman zeytinler, üzüm ve ekmek alıyoruz. Markete girip birde güzelinden şarap. Bu müstesna hazırlık Urubamba için. Cusco’dan minibüse biniyoruz ve bir saat kadar sonra Urubamba’dayız. Terminalden ufak bir kollektivoyla Ollantaytambo’ya varıyoruz. Yine aynı ufak sorunla karşı karşıyayız. Giriş paralı ve pahalı. Burası tahmin ettiğin üzere, yine bir İnka kalıntısı. Şans mıdır, sınırları zorlamak mı bilinmez, açık bir kapı buluyoruz ve kimseler yok etrafta, giriyoruz içeri. Birkaç fotoğraf ve gülüşmeden sonra bir görevli gelip biletlerimizi soruyor. Çıkış kapısından giriş yapmışız. Özürlerimizi sunup, girdiğimiz yerden çıkıyoruz. Bıkkınlığımızı anlayan görevli karşı tepeyi işaret ediyor ve sevimli hareketleriyle ücretsiz olduğunu anlatmaya çalışıyor. 5 dakika sonra parmakla gösterilen tepenin kapısındayız. Bir kartona kırmızı boyayla ‘Free’ yazmışlar. Yaşa sen Pinkuylluna. Başlıyoruz tırmanmaya. Yolun yarısında oturup güzel vadi manzarasında sandviçlerimizi yiyoruz. Domatesi ısıra ısıra. Şarabı şişeden. Üçümüz de çocuklar gibi şen bir modla yola devam ediyoruz. Güneş tam tepede ama en ufak bir yorgunluk belirtisi yok. Biraz sonra zirvedeyiz. Yaslıyorum sırtımı yarısı göçmüş bir kısmı hala dimdik ayakta kalan taş yığınlarına. Önüm uçurum. Piknik faslımıza başlıyoruz. Şarap, ekmek, üzüm ve Ollantaytambo manzarası. İçeride olamıyorsa, dışarıda kalabilmeli ve bundan da keyif alabilmeli insan. Burada, bir taş parçası kadar yer işgal ediyorum belki fakat bütünün bir parçası olduğum için, bu an’ı bu deftere kaydettiğim için, ruhumla, bedenimle deneyimlediğim için o kadar sonsuz hissediyorum ki. Taşa değil tarihe dokunmak gibi, rüzgarla gelen ve hiç duymadığım kokuları içime çekmek gibi, sanki gördüklerimi başka gözlerle görmek gibi bir şey bahsettiğim. Gökyüzü hafif kızıl, günbatımına beş var. Elden ele geçiyor şişe. Paylaşmanın keyfi çoğaldıkça çıkar ya, yanımıza iki kişi oturuyor. Anın büyüsü onları da sarmış. Muhabbet, sohbet derken soframız da sevincimiz de büyüyor. Şarap bitip, güneş kaybolunca aşağı iniyoruz. Hafif çakırkeyifiz, biraz da yorgun. Bir kollektivoya atlıyoruz ama hemen yola koyulamıyoruz. Arabanın dolması lazım. Başlıyoruz bağırmaya. Bir yandan şoför, diğer yandan ben; ‘para Cusco amigo, para Cusco…’ (Cusco için. Ring yapan şoförlerin ağzından.) Sonra bir yandan Biricik, bir yandan Nina. Meydanda tam 6 tur attıktan sonra araba doluyor ve Cusco’ya doğru hareket ediyoruz. Machu Pichu için geldiğimiz Cusco’dan, Machu Pichu’yu görmeden fakat bambaşka hikayelerle ayrılıyoruz ertesi sabah. Yolculuk biraz böyle bir şey sanki ha! Sen ne kadar plan yaparsan yap, bir anda her şey bambaşka bir noktaya gelebiliyor.

Sabah hep beraber terminale gidiyoruz. Biraz buruğuz çünkü Nina ile yollarımız burada ayrılıyor. Burukluğun yanında bolca minnet ve şükür var. Dokunduk birbirimize, muhakkak bir şeyler öğrendik birbirimizden ve paylaştık. Şimdi, kesişen yolların kendi doğrultusunda devam etme vakti. Biz İca yolcusuyuz, Nina da şili. San Pedro şehrine gidecek. Biletleri alıyoruz, birkaç saat zamanımız var. Yemekti, kahveydi geçiyor zaman. Biliyorum tekrar bir yerde buluşacağız. türkiye mi almanya mı yoksa bambaşka bir ülke mi olur orası meçhul. Fakat buluşamazsak da yapacak hiçbir şey yok.*

*Gestalt Duası olarak geçen, Fritz Perls tarafından Gestalt Terapi için kaleme alınan metinden alıntı.

Bütünün bir parçası olmaya istekli ve diğer parçalara temas ettikçe parlayan.

YORUM YAP