“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

PERU: SONUN BAŞLANGICINA YAKIN

“Sen böyle gerildiğin için içiyorumdur belki de,” demişti bana bir keresinde. Gerçekten böyle bir şey mümkün müydü? Korktum. O kadar karışmıştım ki, ne zaman böyle çözülmez bir düğüm olduğumu hatırlayamıyorum. Derin nefesler alıyorum, ne kadar derinden almaya çalışsam da yetmiyor içime giren hava. Olduğum yerde ne yaptığımı soruyorum kendime. Bu yola neden çıktığımı ve neden bu adamla… Hiçbir ses gelmiyor içimden. Sabahın erken vakitleri kadar sessiz sorulardan sonrası. Ve günün ilk ışıkları gibi aceleci sorular. Art arda yanıp sönüyorlar, bitmek bilmiyorlar asla. Çok hüzünlü ve sana dokunan bir şarkıyı defalarca dinlemek ve her dinlediğinde daha da acı duymak gibi. Ve asla kapatamıyorsun. Bu artık son bulmalı. Bazen bazı olaylarla başa çıkmak için hiç olmamış gibi yaptığımı fark ettim. Şimdi neredeyse yine yapacaktım. Dehşete düşmemek elde değil. Mutfakta oturuyorduk tüm ev ahalisi. Ot dönüyordu. Öyle şen kahkahalar yoktu bu akşam.

Fakat bir sıkıntı da yoktu. Günün getirisi tatlı bir yorgunluk gibi. Belki ara sıra, küçük ikili konuşmalar. Luis’in odasının kapısı açık ve tam kıvamında bir müzik sesi. Hiç rol çalmıyor. Dalmıştım ben de. Bakkala bira almaya gitti Biricik. Geldi. Bir poşet dolusu birayı görünce omuzlarım gerilmişti yine. Ortama tezat bir hızda yuvarladı birer birer. Kaçacak delik arıyordum. Belli ki o malum gecelerden biri yaşanacaktı yine. Kendi kendine söyleniyordu oturduğu yerde ve ne söylediğini anlayan tek kişi bendim. O kadar korkuyordum ki gözlerimi ertesi güne açmak için türlü pazarlıklara oturabilirdim. Çatıya çıkacağını söyledi. Yahu, yapma etme, otur sandalyende. Ağladım ağlayacağım. Çatıya çıkmak için çıkılan merdivenin güçlüğünü mü düşüneyim yoksa oradan nasıl ineceğini mi? Yok, dinlemedi, çıktı. Ne yapacağımı şaşırmış durumda izledim. Sonra o malum noktaya geldik; gözleri kaydı, eli havayı dövmeye başladı ve asabileşti. Bu esnada diğerleri Biricik ve beni görmüyorlardı, duymuyorlardı sanki. Olanları anlamaya çalışırken iyiden iyiye allak bullak oldum. Ve Biricik birkaç saniyelik boşluğumda yukardan aşağıya işedi. Diğerleri bunu da umursamadı. Tedirgin olan, orada olmak istemeyen tek kişi bendim. Mutsuz olan, çığlık atmak isteyen, sıkışmış hisseden sadece bendim. Omuzlarıma bastıran eller vardı, yemin ederim. Yaktım bir sigara. Oturduğum sandalyede kaydım, kafamı yasladım geriye. Gökyüzünü izleyip durdum.

Teker teker odalarına çekildi millet. Biricik de sızmıştı yukarıda. Sabah uyandığımda kaskatıydım. Çatıda uyanmış olmasına rağmen asla soru soran gözler yoktu karşımda. Konuşmak istediğimi söyledim ve sahile gittik. Geceyi anlatmaya çalıştım, nafile, dinlemedi ve konuştu durdu. Dudağım titreye titreye, daha fazla devam edemeyeceğimi, dönmek istediğimi söyledim. İnanmadı, inanamadı. Uzunca bir süre ağladık. Konuşmaktan ve hıçkırmaktan bitap düşüyor insan bir noktada. Hem de hiçbir yere varamadan. Tek bir fark vardı. Orada, ilk defa, asla içmeyi bırakmayacağını çünkü bunu sevdiğini söyledi. Üstüne söyleyecek tek bir sözüm yoktu artık. Kartlar açıktı, önümdeydi.

*

Huanchaco’da ikinci hafta. Her gece gitmekten bahsedip durduğumuz halde her sabah bunu erteliyoruz. Hiç konuşmadan. Sessizce. Hatta göz teması bile kurmadan. Bir arada olmamızı sağlayan her neyse bazen o kadar inceliyor ki nezdimde, göz temasını kaybettiğim anda her şey bitecekmiş gibi geliyor. Artık gözlerim o kadar hizaya geldi ki bu konuda, gerçekten istediğim için mi bakıyorum yoksa bu sadece bir çeşit öğrenilmiş çaresizlik mi?

Sahildeyim. Karşımda güneş batıyor. Bir yandan yazıyorum. Dün Biricik’e iplerden bir bileklik yaptım. Siyah ve acı bir yeşil… İplerle uğraşmak, ellerimle yaptığım işe odaklanmama yardımcı oluyor. Zihinden biraz olsun uzaklaşmak sanırım şu sıra ihtiyacım olan bir şey. Yemek yapma çalışmaları devam ediyor. Açık mutfağın etkisi büyük. Ocağın başında bir elimde tahta kaşık diğerinde sigara, sırasıyla sol ve sağ bacağıma ağırlık vererek dikilmeye bayılıyorum. Eğer sürekli karıştırmam gereken bir şey yoksa bile ocağa yakın olmayı tercih ediyorum. Yemek, pişerken bile hem gözüme hem burnuma -belki ellerimle bir şey yapıyor olmanın verdiği hazla- müthiş geliyor.

Hazdan bahsetmişken; mesela yazarken fısır fısır konuşurum. Bundan da garip bir zevk alırım.

*

Geçenlerde yemek yaparken çıkan seslere dikkat kesildim. Soğanın yağda kavrulurken çıkardığı ses önce güvende hissettirdi. Fakat bu güven hissi şimdiye ait değildi, daha derinden ve geçmişten geliyordu. Bir sıcaklık, sayısız ve sonsuz anı, belki kimisi gerçek kimisi değil. Belki kimisi sadece ihtimaller dahilinde. Soğanın yağda kavrulurken çıkardığı ses bana annemi hatırlattı. Mutfakta yemek yaparken annemi izlemeyi çok severdim. Aynı anda birçok şey yapardı ve ben hayran hayran bakardım. Onu en çok mutfakta görmekten belki de dikkatim asla yaptığı şeye gitmezdi, onu ve yaptığı şeyi yapışını izlerdim. Özledim galiba. Evet annemi özledim. Biraz buruğum çünkü hiçbir zaman anneme şöyle hakikatli bir sarılıp, “iyi ki varsın be kadın, iyi ki annemsin, canımsın, canımın ta içisin,” demişliğim yok. Neden hayatımıza sonradan giren insanlara hislerimizi çokça belli ederken, başından beri var olanlara mesafe koyuyoruz? Nazımız ailemize mi geçiyor? Sanırım sonradan girenlerin gidebileceğini düşünüp korkuyoruz. Elbette gidecekler ve gitsinler. Ama ailemiz hep orada, öylece duruyor, biz söylemesek de onlar zaten sevildiğini biliyor diye düşünüyoruz. Berbat bir durum bu. Berbat bir hal. Gerçek şu ki kimse bu dünyaya kazık çakmadı ve bir gün aniden çekip gideceğiz. Hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşamaya ne zaman başladık? İşte, tam bu sebeplerle, durup dururken içimizden geçenleri öylece söyleyebilmeliyiz yakınımızdakilere.

Masanın üstüne oturmuş bunları düşünürken bir video yapmaya karar verdim. Yemek pişerken çıkan sesler, kapıdan geçirirken evlada verilen çeşitli direktifler ve öğütler, belki duvara atılan bir terlik, belki gece çığlık çığlığa uyandığında uykulu gözleriyle hemencecik evladının yanında biten bir anne… Annemle bazı fotoğraflarımızı kullanabilirim. Ne yazık ki hiç video yok. Belki hislerimden bahsederim ona ses kaydıyla. Ya da becerebilirsem kendimi konuşurken çekip, videonun sonuna eklerim. Ve bunu durup dururken, bayram, seyran değilken, öyle bir anda izletirim ona. Annemle vakit geçirmek istiyorum. Beraber yemek yapmayı, beraber temizlik yapmayı ve sonrasında kahve içmeyi istiyorum. Ama annemin bu istek ve planlardan haberi yok.

Döndüğümüzde kesinlikle her şey çok farklı olacak.

Huanchaco’dan son gelişme: Casa Compartir’in yeni bir sakini var, Lucia. İnanılmaz pozitif bir kadın. Neşe katılmış hamuruna, tutku katılmış. Bir projesi var. Biraz bahsettiği kadarıyla; Lucia ve ekibi benim evime gelip, benim mutfağımda Peru yemekleri pişirecekler. Arka planda Peru müzikleri çalacak. Ve bu geceyi deneyimlemek isteyen kim varsa gelecek. Kontenjan sayılı tabii. Hep birlikte geleneksel Peru yemeği yenecek. Şu an Avrupa’da buna benzer etkinlikler yapılıyormuş. Lucia, Macaristan’da bu işi dünya mutfağı standartlarında yaparak, gelenekselliğe ağırlık vererek, bir üst düzeye taşımayı hedefliyor. Bu uğurda ülke ülke gezip, çeşitli kültürlere ait yemekleri öğreniyor. Dün akşam bize bir Macar yemeği yaptı. Sebzeler ve yumurta ile yapılan yemeğin adı ‘Leço’. Oldukça lezzetliydi ve yapımı da bir o kadar pratik. Birlikte Reggae müzik eşliğinde sebzeleri doğradık. Bana yemek yapmakla ilgili birkaç tüyo verdi. Her yemeğe uygulanan ufak ipuçları gibi. Yaptığı şeyden öyle keyif alıyordu ki hevesi bana da bulaştı. Sonrasında çeviri konusunda yardımcı oldu. Luis’in bir hatıra defteri varmış. Ortada mütemadiyen gitmekten bahsettiğimiz için, biz kaçmadan önce, eğer içimizden gelirse bir şeyler yazmamızı istedi. Karşılıklı aynı hisleri paylaştığımızı bilmek beni çok mutlu etti. Önce Türkçe yazdım kendime de hissettiklerimi unutturmamak adına ve sonra İngilizce’ye çevirdim ve sonra telefon yardımıyla İspanyolca’ya…

Lucia ile kontrol ettik ve sağ olsun İspanyolca çeviriyi bir hale yola sokarak, anlaşılır olmasını sağladı. Keyifli bir akşamdı. Sonrasında Biricik’le akşam yürüyüşüne çıkıp, bu sahil kasabasındaki son biralarımızı içtik.

Bütünün bir parçası olmaya istekli ve diğer parçalara temas ettikçe parlayan.

YORUM YAP