“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Rönesansa Devrim Yapan Katil; Caravaggio

Öncelikle Bach’ın “St Matthew Passion – Matthäus-Passion BWV 244 ” eşliğinde okumanızı rica edeceğim. Resim yaparak ölümünü hazırlayan, kendinin de katili olan, Rönesansa bir başkaldırı olarak doğan, Barok Akımı’nın öncüsü, devrinin cesur yürekli katil ressamı Caravaggio’nun hikayesi, Milano yakınlarında mütevazi bir ailenin çocuklarını kucağına almasıyla başlar. Kabul edilen en güçlü varsayıma göre Baba Fermo Merisi ve anne Lucia Aratori’nin onu kucaklarına aldıkları gün, 1571’in 29 Eylül’ü. Bir de arkadaşı Marzio Milesi’nin, Caravaggio’nun ölümünden sonra yazdığı yazıttan sağlanan bilgi var, İtalyan ressam için şöyle yazar: “36 sene, 9 ay, 20 günlük ömür…”

Öldüğü günü bildiğimizden bu bilgiye göre doğum günü 28 Eylül 1573 çıkıyor. Hangi gün ya da yıl doğduğu önemli değil nihayetinde, iyi ki bu dünyadan geçmiş, böylesi nefis bir dahi! Caravaggio’nun yaşarken kendine sığamadığına o kadar eminim ki, keşke onu tanıma fırsatımız olsaydı. Onu düşünüp hayal etmek çok heyecan verici. Evet en çok Da Vinci’yi tanımak isterdim o ayrı bir durum lakin kıyaslanamazlar. Caravaggio da bambaşka, kendine has, bu gerçek beni sürekli kendisine çekiyor, engel olamıyorum. O kadar gerçek, o kadar sahici ki normal olarak çok düşmanı oluyor. Klasik insan işte, anlayamadığımızı düşman belliyoruz. Gerçek, farklı, ilk defa gördüğümüz ne varsa kusurlu, tuhaf, kötü ilan etmenin fıtratımızda oluşundan mütevellit hiçbir yüzyıl farklıları kabul etmeyerek varlığımızı sürdürüyoruz. Oysa korkunç derecede farklılaşarak, değişerek ilerliyor bu süreç, bütün kanıtlar da ortada.

İnanılmaz komik değil miyiz sizce de? Bildiğimiz, tecrübe ettiğimiz şeyi, sürekli bir kabul etmeme halimiz korkunç. Değişimi reddimiz, gerçeği uzaklaştırma çabamız… Bir kısırdöngünün içindeyiz, zihinlerimizin iyi bir temizliğe ihtiyacı var öze yakınlaşabilmek için bence.Değişime hazır olmayanlar Caravaggio’yu kabullenmekte elbette zorlanacaklardır. Eserlerindeki insanlara ışık tutarak derin ve büyülü bir etkiyle bizde gerçeği canlandırır adeta. Işığı Albrecht Dürer de henüz adı dahi konmadan kullanmış olsa da vurgusuyla ışığa bir persona kazandıran, usta sanatçı Caravaggio’dan başkası değildir. Gerçeğe doğrultmuştur o ışığı, dahiyane bir şekilde.

The Incredulity of St. Thomas (Caravaggio, 1601-02)

The Incredulity of St. Thomas (Caravaggio, 1601-02), detay

Elleri nasırlı, çamur içinde işçi azizleri çizerken hiç taviz vermeden gerçeği resmettiğinden, dönemin zorbası, yobazı kilise ile arası iyi diye bir şey söz konusu değildir haliyle. Resimlerine baktığımda tüylerim ürperiyor, tuhaf bir biçimde korkunç heyecanlandırıyor beni, özellikle hayatının detaylarına sahip oldukça, bambaşka bir hal alıyor o duygu, çok cesurmuş. İnsanı öyle bir alıyor ki etkisinden kurtulamıyorsunuz. Henüz küçük bir çocukken babasını kaybeden Caravaggio için hayat, biraz zor başlıyor. ”Michelangelo Merisi Caravaggio” adıyla doğmuş olsa da Michelangelo’dan bir asır sonra var olduğu için doğal olarak Caravaggio olarak anılıyor.

Bu ismi ise doğduğu yerden alır, Leonardo’nun Vinci’den aldığı gibi. Beş yaşındayken veba salgını sarmış Milano’dan birlikte kaçmak zorunda kaldığı kasabasında babasını, amcasını, dedesini bu hastalığa aynı gün kurban verir. Yaş henüz altı. Bir umutla gittiğin yerde, birlikte gittiklerini kaybetmek, küçük bir çocuk için çok ağır. Babası Fermo, Caravaggio Markisi Francesco Sforza I’nın yapı işlerini denetleyen bir mimardır. Yaşadığı “Otuz Yıl Savaşları” döneminin kendine has ışık-gölge kullanımıyla ünlü usta sanatçısı Caravaggio, on iki-on üç yaşında, annesinin teşvikiyle ilk çıraklık döneminde Titian’ın öğrencisi ressam Simone Peterzano’nun yanında bulunur lakin bu bölüm biraz muamma.

Peterzano’nun atölyesi Milano mesela. Ustasıyla anlaşmaları dört yıllık; nerede, ne kadar kaldı, net bir bilgi zinhar bulamadım ve kendimi zorlamayı bıraktım. On dokuzda ise alt düzey aristokrat bir aileden olan annesini kaybeden gizemli dahimizin, bir süre ortadan kaybolarak bir gün Roma’da ortaya çıkabilen eğlenceli biri olduğunu varsaymak istiyorum. Çünkü Roma’ya gittiği tarih de tam bir muamma. O atölyeye ait hiçbir çalışmasına ulaşılamıyor. Annesinden payına düşen mirası satarak Roma’ya gittiğini biliyoruz. İnanın kardeşleriyle birlikte giden de okudum, kardeşleriyle bağını kopararak gideni de… Keşke dev bir kütüphanenin içinde yaşasam, orada yazabilsem, internette bilgi kirliliği korkunç.

İlk deneyimleri Lotto ve Giovanni Girolama Savoldo gibi sanatçıların eserlerini inceleyerek edinen Caravaggio’nun Roma’daki ilk dönemine ait bilgilere, bazı belgeler sayesinde vakıfız. Usta sanatçı Roma’da, 1596 yılında Panteon yakınlarında görüldüğünü söyleyen bir belge var örneğin, ilk işvereni Lorenzo Carli’yi kronolojik olarak mantıklı kılıyor. Pek de nitelikli bir atölye olmadığından ucuz işler yapıyormuş, Giovanni Baglione notlarından bu bilgi. Baglione biliyorsunuz ki onun düşmanı gibi görünen en büyük hayranıdır. Onu anlayabilmeniz ancak o dönemi, çevresindekileri anlayabilirseniz mümkün. O nedenle ben mümkün olduğunca bilgi vermek istiyorum.

The Taking of Christ (Caravaggio, 1602)

The Taking of Christ (Caravaggio, 1602), detay

Caravaggio’nun döneminde sanatçıymışsın, zanaatkarmışsın fark eden bir şey yoktu. Bakmayın siz şimdi kilisenin sanat zenginliğine, vizyon sahibi olduklarından değil, o zamanın güçlüsü onlardı. Rönesans döneminin hayranıyım, evet ama sadece belirli noktalarından. İnanın bana en çok sevdiğim Da Vinci bile kilisenin katı kurallarına uyarak resim çiziyordu. Ne figür kullanacaksın, ne koyacaksın, ne çizeceksin sözleşmelerle sipariş verirmiş kilise. Bir de diyelim ki onlara karşı geldin, bittin sana daha o topraklarda iş mümkün değil, tam faşistler yani. İşte böyle bir dönemde Roma’da bu cesur yürek beliriyor.

Guiseppe Cesari’nin atölyesine yerleşen Caravaggio, sekiz ay falan kalıyor orda. Hasta Baküs, Kertenkelenin Isırdığı Çocuk gibi tablolarıyla doğuyor o kendine has ışık huzmesi. O ne güzel fondur, o ne güzel yansımadır; insan gözleriyle gördüğü halde inanamıyor. Canlı modeller kullanan dahi sanatçımızın asi hali, onu roma sokaklarındaki olaylardan alıkoyamaz elbette.

“Kafamı yastığa gömüyorum ve gerçek aşkımın rüyasını görüyorum… Size büyük, karanlık okyanusta kürek çekiyorum.”

O büyük karanlık denizinden bize kalan ilk eserlerinden Hilekarlar ve Falcı Kadın ile olay yaratan resimleriyle gündeme düşer. Bu iki resmi, hemen bir koleksiyoner alır; Francesco Maria del Monte. Kendisi Medici’lerin, Raffaello tarafından tasarlanan Palazza Madama’da yaşayan ve Medici’lere sanat danışmanlığı yapan bir siyasi figür. Adam Kardinal. Bu resimleri görünce, elbette derhal bir oda tahsis ederek yamacına alır Caravaggio’yu. Caravaggio bize ayna tutan bir dahidir. Monte’nin aldığı Hilekar’lara bakalım mesela;
Dikkatle bakarsanız anlayacağınız üzere hile yapan ve kandırılan aynı model. Üçüncü kişi ise suç ortağını ve suçu besleyen kişi. Sene 1594 ama hala gerçektir bu. Aslında kandırıldığımızı zannetsek de bir yandan sürekli kandıranız. Sürekli suça ortak olanız. İflah olmaz bir gerçeklik, delireceğim yahu! Işık oyunları, üsluba bakın, yakından iyice bakın bölüm bölüm, yüzdeki ifadeler, gerginlikler. Lakin büyük resme uzaktan baktığınızda göreceğiniz Masumlar ile günahkarlar arasında bir fark olmadığının yansımasını. Zamanla dönüştüğümüz şeyi, görüp de sustuklarımızı yüzümüze bu nefis yansıma ile vurur.

The Cardsharps (Caravaggio, 1594)

The Cardsharps [Hilekarlar] (Caravaggio, 1594), detay.

Kişi, kişinin aynasıdır.

İnsan, insanın aynasıdır.

Birileri kalem alır eline yazar, birileri de böyle dahiyene biçimde çizer işte. Değişmeyen tek değişim, ders almayan tek şey, insan!

Bu resim düzensiz bir düzenin, düzenbazlığını yüzümüze tokat gibi vurur. Bu aptal döngünün içinde çırpınıp geldiğimiz acınası halin tablosudur! Çok büyük bir deha, çok! Kardinal oda açmasın da n’apsın? Ben olsam sarılır, bırakmazdım. Dahimiz buraya yerleşince elbette bir takım değişim ve gelişimler yaşadı. Kardinal müzik aşığı bir sanatsever, bu Caravaggio için yönelim olur. Kardinal ile yaşayınca önemli siparişler de akar elbet, adam evde hazine tutuyor. İlk sipariş San Luigidei Francesi Kilisesi’ndeki Contarelli Şapeli dekorasyonudur. Geceleri sokakta olay çıkaran ve küçük bir sanat çevresi dışında kimse tarafından bilinmeyen bu yetenek, kardinalin ellerinde bir mucizeye dönüşür önce.

“Aziz Matta'ya Çağrı” (1599-1600), “Aziz Matta ve Melek

soldan sağa;“Aziz Matta’ya Çağrı” (1599-1600), “Aziz Matta ve Melek” (1602) ve “Aziz Matta’nın Şehit Edilişi” (1599-1600)

Ve sonra doğar;  “Aziz Matta’nın Şehit Edilişi,” “Aziz Matta’ya Çağrı,” ve “Aziz Matta ve Melek.” Bu eserler Caravaggio’nun da yeniden doğuşudur, müthiş bir üne sahip olur çünkü bir anda. Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Ne Şapel dekorasyonları ne de Caravaggio… Geleneksel fresklerin yerini büyük kanvaslar alırken ışığın dahiyane kullanımı ile bütün Avrupa onu konuşur oldu. Gelelim buraya resmettiklerine ve kilise ile karşı karşıya gelişine.

Aziz Matta tablosunun ilk halinde Roma’da deyim yerindeyse yer yerinden oynar. İlk eserde Matta gördüğünüz üzere yoksul, basit kıyafetli, şaşkın, ne yapacağım ben şimdi der bir ifadede resmedilmiştir. Halktan biridir. Meleğin elleri, ona yazmayı öğretirken insanın aciz, o ilahi bilgilere muhtaç, hevesli ve şaşırmış halini gösterir esasen. Ayakları yere basan ve bir ayağı bize dönük halinden ise tanrıyı gökte değil, yerde aradığını anlıyoruz. Melek ise ne kadındır ne de erkek. Bakana göre değişecektir. Kilise ayağa kalkar, büyük olaylar yaşanır, emir gelir; “Derhal düzeltin bu skandalı!” Adam kiliseye rest çekip şoka sokmuş adeta! 🙂

İstemeye istemeye bu ikinci, samimiyetsiz ve gerçekten uzak bu resmi yapan Caravaggio, Matta’yı meleğe öğretiyor gibi çizince mutlu olur kudretli(!) kilise. Onların tanıttığı azizler, kusursuz, ruhani, üstün kudretlidir. Onu sıradan bir insan gibi çizemezsin. Müslümanlıkta nasıl ilahilerle, ezanla bağ kuruluyorsa onlar da bu görsellerle etkiliyor insanları. Tanrıyla dost olanlar, insanla muhattap olamaz. O yüzden büyük bir panik anıdır din adamlarına yaşattığı. Lakin kilise kendini insanlardan üstün görmekle meşgule iken onlar için tehlike çanlarını ilk çalanın, Caravaggio olmasını engelleyememişlerdir. Bu resim hala kilisede. İlkinin yerinde yeller esiyor. Kilise ne yaparsa yapsın, Caravaggio artık herkes tarafından tanınan ve kilise harici insanların, özellikle gençlerin taptığı bir dahidir.

Bu eserlerdeki başarısının ardından Santa Maria del Popolo’daki Cerasi Şapeli için sipariş gelir. Ve ortaya bu şaheserler çıkar;  “Aziz Petrus’un Çarmıha Gerilmesi” ile “Aziz Paulus’un Hıristiyan Oluşu.” Caravaggio insanüstü bir yetenek olduğundan asiller, sanatseverler onu kiliseden koruyor o dönem. O nedenle keyfi yerinde aslında. Gelin görün ki asiller onu korumak için uğraşırken o uslanmaz bir asiye dönüşür gün be gün. İşte öyle günlerde yapar o sıfat bulamadığım güzellikteki “Muzaffer Aşk”ını! Bu tablo sonrasında zirveye oturunca başlar zaten Giovanni Baglione ile çekişmeye. Caravaggio, Bagloine’yi kötüleyen, aşağılayan, eleştiren ne kadar yazı, şiir metin varsa dağıttırır elden ele arkadaşlarıyla. Tabi hapsi boylarlar hep birlikte, 1603’te. Bak aynı zamanda pazarlamacı da haha!

Tek vukuatı bu değil, bir enginar yüzünden garsonla tartışır. Enginarı beğenmiyor, nasıl bunu getirirsin diyor. Tartışma büyüyor. Garson yaralanıyor. Dahimiz yine mahkemede. Bu arada bu olayı ben de çok yaparım. İnsan sevgisi ayrı, masaya önüme yenilmeyecek şey koyan insanların saygısızlığı ayrıdır. Bu hakkı gasp ve emeğe saygısızlıktır. Zira parayı kazanıp o masaya oturmak ve para harcamak için zamanımı harcıyorum ben, kalan zamanımı da iyi geçirmek için oraya geliyorum. Kimse o zamanı ve keyfimi o şekilde bozamaz. İzin vermem. Eskiden beterdim biraz, yalan söylemeyeyim, şimdi biraz daha sakin yapıyorum tabii. Caravaggio da böyle olayları pek çok kez yaşamış.

Kapıları tahrif etmek, eski ev sahibesinin evine taş atmak, noterin tavrına sinirlenip zarar vermek gibi suçlardan sürekli mahkeme karakol aşındırmış. Lakin bir gün geri dönüşü olmayan bir şey yapacaktır. 1606’nın Mayıs 28’ine gitmeden önce birkaç eserini paylaşmak istiyorum.

Barok resim sanatının başlangıcı kabul edilen 1595 yapımı “Saint Francis of Assisi In Ecstasy” ile başlayalım. Aziz Francesco’nun vücudunda İsa’nın çarmığa gerilişinde ortaya çıkan yaralar yani stigmatalarının ortaya çıkışını görüyoruz. Meleğin kollarında öylesine mutlu, öylesine kendinden geçmiş bir haline şahit oluyoruz ki o gece ışığın güzelliği bir dönemin başlangıcı oluyor. O dramatik sahneyi içimize işleyen ışık ile gölgenin muazzam etkisine bir de Francesco’nun yüzünün kendisini andırması atmosferi daha da güzelleştiriyor.

Saint Francis of Assisi In Ecstasy (Caravaggio, 1595) & Bacchus (Caravaggio, 1596)

Saint Francis of Assisi In Ecstasy (1595) & Bacchus (1596)

1596, Bacchus!

En sevdiklerimden. Homoerotik vurgularına ayrı vurulduğum bir dahi o! Kaynaklar kardinalin eşcinsel oluşunun etkisi diyor ama ben yaşamayan bunu böyle çizemez, yansıtamaz diyorum. Elbette kardinalin Palazzasında çok sayıda genç erkek, hadım edilmiş hizmetkar ve eşcinsel sanatçılar bulunuyordu ve onları inceleme fırsatı oldu lakin eleştirel doğalcılığının yanı sıra var olan bu şairene erotizm, bana onun, birden fazla cinsiyeti olan bir cinsiyetsiz olduğunu düşündürüyor. Ben sanat eleştirmeni ya da bilir kişi asla değilim, sadece hislerimi söylüyorum. Bakınca gördüğüm ve içime işleyen bu. Tek bir cinsiyeti olamaz Caravaggio’nun, o bundan çok ötesiydi. Bu eserler hermafroditlere adeta birer övgüydü bence. Şu estetiğe bir bakar mısınız? Nefis…

1602-1604 arasında resmettiği The Entombment of Christ!
Ünlü Vittrice ailesi için yapılmış şu eser, gerçeğin şiir hali, karanlığın resim hali, ışığın yol gösterici, isyanın en duygusal halidir. İzlerken insanın içinde tarifsiz bir heyecan, coşku yanında sizi yerden yere çarpan karanlık bir çarpıcılık var. Karanlığın egemenliğinde bir denizden geldiğinin kanıtıdır bu resim. Ölümden yaşama, yaşamdan ölüme, dev bir gerçekliktir.

Caravaggio, gerçeğin en karanlık ve çılgın halidir. “Kafamı yastığa gömüyorum ve gerçek aşkımın rüyasını görüyorum… Size büyük, karanlık okyanusta kürek çekiyorum.” sözleri gerçektir. Gerçek ise onun beynidir, duygularıdır. İsyanın resim halidir Caravaggio. Sinirlidir ama spontanedir. Sıra dışı hatta sürü dışıdır lakin buram buram gerçektir. Herkesin karanlık, katil dediği Caravaggio benim için bizden esirgenen aydınlıktır. İçime, en derine kadar sızarak, kafama kafama vurarak, beni yerden yere, duvardan duvara çarparak iyi hissettiren tek ressamdır.

Ben kendini öldürecek kadar zayıf olmadığından ölmek için türlü yollar aradığını, hiçbir şeyi umursamadığını, cesaretini yaşadığı aydınlanmadan ona kalan gizli isyandan geldiğine inanıyorum. Son otoportresinde kendini başı kesik bir canavar olarak resmetmesi, bir affedilme ümidiyle papaya yakarışı değil, eninde sonunda ona yapacaklarını bildiğinin resmidir. Gerçektir! Çok yoğun duygular yaşıyorum şu anda.Toprak, hava, ateş ve su alegorileri var bir de kardinalden hatıra…

O dönem simyacılık meşhur biliyorsunuz ki. Bu konuda yaratıcılığın zirvesine çıkabilecek olan isim elbette Caravaggio olur. Kardinal boş adam değil, Villa Ludovisi için de tam teçhizatlı bir simya laboratuvarı yapmış. İşte o tavana simya alegorisi yapan bizim nefis dahimizdir. Jüpiter, Neptün ve Plüton’a ek olarak antik çağ tanrıları o tavandadır. Medusa’yı bir turnuva kalkanı üzerine gerilmiş resmettiği eserin ilhamı ise kaybolan Da Vinci eserine bir gönderme. Caravaggio bence dönemin Einstein’ıydı ama şair hali. Çok çılgın kaynaklar ve bilgiler buldum ama onları da eklersem teze dönüşür buralar. Sizi sıkmadan hikayenin devamına ve o kara güne gidelim en iyisi.

Hayal etsenize bi… Şöhretin, sanatın zirvesindesin ve bir katile dönüşüyorsun. Çok zor. Zor ama o durmuyor. Sanatın kollarına bırakıyor kendini ve bu süre zarfında bir şahesere daha imza atıyor; “Merhametin Yedi Şekli.” Burada yine nefis eserler ortaya koymaya devam eder,  “İsa’nın Kırbaçlanması” da bu döneme aittir. Malta’ya doğru yola çıkıyor, bu sefer şövalye ünvanı uğruna. Lakin hem katil ve suçlu hem de soylu sınıfından değil. Elinde olan tek bir şey var; o da muazzam beyninden doğan yeteneği. 1608 senesinde tek imzalı eseri, “Vaftizci Yahya’nın Başının Vurulması” çizerken bence biliyordu yakınlarda öleceğini.

 The Seven Works of Mercy (Caravaggio, 1607)

Merhametin Yedi Şekli (Caravaggio, 1607), detaylar.

O tablo tarikata giriş anahtarı oldu. Oldu ama Caravaggio değişmemişti. Bu seferde bir şövalyeyi yaraladı. Hakkında yakalama emri çıktı ve hapse girdi. Kaçtı.

Evet! bu onun huyuydu. Yapıp yapıp sorumluluk almadan kaçıyordu. Sicilya’ya vurdu kendini bu sefer. Eski arkadaşının yanında Minniti’nin yanında beliriverdi Siracusa’da! Lakin bu sefer herkesi çok kızdırmıştı. “Azize Lucia’nın Gömülmesi” siparişini Minniti sayesinde aldı. Duramıyordu bir yerde, Messina, Napoli rotasında döndü durdu.

1609’da Napoli’ye döndüğünde yine şiddet olayına karıştı. Bu sefer yaralanan kendiydi. Yüzünden bıçaklayın bir göl kenarına bıraktılar onu. Bir süre çalışamadı lakin kendine gelince yaptığı eserlerden biri “Davud Golyat’ın Kafası” oldu. Bütün cesaretini toplayıp Napoli’den Roma’ya yola çıktı. Affedilmişti. Bilgi ona ulaşmasa dahi bu gerçek olmuştu. Göz altına alınmış eserleri, gemi ile uzaklaşınca peşine düştü. Sözüm ona ağır yara ve ölümcül hastalıklardan dolayı bu efsane sanatçı, demek yetmez bu ünlü düşünür, Michelangelo Merisi da Caravaggio, 1610 senesinin 18 Temmuz’unda bu dünyadan göçüp gitti. Hepsinin birer düzmece olduğuna ve öldürüldüğüne inanıyor olsam da kimseye de kızamıyorum. Zira kontrol edemediği dürtü ve şiddet eğilimi eninde sonunda bu sonu getirecekti ona.

Hala bir sır.

Her birimizin ayrı bir hayranlık duyduğu bir dahinin, gerçekliğin efendisinin gerçeği nedir bilemiyoruz. Gerçeği resmederken bizi böyle sırlarla bırakıp gitmesini kaldıramıyor olsam da beni zihnimde bir ışık, kalbimde bir sızıdır Caravaggio. Kendimi onda buldum, kurtardım mı bilemiyorum. Çizemiyorum ben ama elim başka türlü kalem tutuyor, başka türlü ışıkla gölge arasında gezinmeye çalışıyorum. Bir yanım Caravaggist, bir yanım Da Vinci., bir yanım işin Aslı! Elimden gelen tek şey yazmak, gerçekleri yazmak, bazen sızlatarak ve karanlık, bazen parlayarak ve öfkeli, bazen ise gülümseten ve aydınlık. Bir sürü ben var benden öte. Gelecek geçmişte biliyorum.

Bir tiyatro sahnesini andıran eserlerinin etkisinde biri olarak korkmadan yazmaya çalışıyorum. “Ben her zaman öğreniyorum,” onun da dediği gibi… Ve paylaşıyorum. Nasıl olduğunun bir önemi yok. Çünkü Caravaggio’dan öğrendiğim bir şey var;

Neyin veya kimin tarafından boyandığı önemli değil, tüm eserler, bagellerden ve çocukça küçük şeylerden başka bir şey değildir.

Çocukça bir bağlılık ve arzu benimkisi de. Gerçeğe çocuksu duygularımla aşığım. Aşkımı ortaya koymaya çalıştım onu yazarken, umarım başarabilmiş ve keyifli bir okuma yapmanıza vesile olabilmişimdir.

Sevgi ve saygılarımla…
Kakımlı Kadın

“Biz” olmak, “Ben” olabilmekten geçer. “Ben” olabilmek hakikati aramaktan, kendini keşfetmekten…Ben kendimi keşfettikçe güzelleştim. Ben kendimi keşfettikçe evreni keşfettim. Ben evreni keşfettikçe öfkemi dindirdim. Hakikatin ne kadar yakınımda durduğunu, önümdeki engeller nedeniyle göremedim. Korkularımın yerine merakımı koydum ve elime kalemi aldım üç sene önce… Bitmek tükenmek bilmeyen merakım yolumu aydınlatan ışık oldu, kitaplar en yakın arkadaşlarım, bugün hayatta olmayan binlerce deha dostum oldu… Hiçbirini kendime saklayamazdım. Bu kadar bencil olmak, insanın yaradılışına tersti. Hakikatin nerede durduğunu görüyorum artık, beni hiçbir güç ondan alıkoyamaz…İnanın! Cesur olun! Dönüşün! Değişime ayak uydurun! Gelecek biz’im, çünkü zaman biz’iz.

YORUM YAP