“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Rüyalarımız ne anlama geliyor? 

Sıradışı zamanlar geçirdiğimiz bu günlerde birçok kişi canlı rüyalar gördüğünü söylüyor. Yazarlarımızdan Cath Pound, Psikoterapist Philippa Perry’ye, sanat yoluyla rüyalarımızı -ve kendimizi- nasıl anlayabileceğimiz soruyor.  

Rüyalar yüzyıllardır sanatçıları ve filozofları etkilemekte. Onlar, ilahi mesajlar olarak da görüldü, yaratıcılığı açığa çıkaran bir tetikleyici olarak da, 19. yüzyılda psikanaliz icat edildiğinden beri de bilinçaltını anlamanın bir aracı olarak da… Son haftalarda birçoğumuzun normalin dışında gerçeklikte rüyalar gördüğünü düşünürsek bu dönem, rüyaların yüzyıllar boyu tasvir edilme ve anlaşılma şekilleri üzerine çalışmak için biçilmiş kaftan. Bunu yaparak kendi deneyimlerimize dair ilgi çekici bağlantılar bulmamız mümkün. 

Peki neden şimdi canlı rüyalar görüyoruz? Twitter hesabından takipçilerine rüyalarını soran ve cevaba boğulan Psikoterapist Philippa Perry, “Yeni koşullar içindeyiz bu nedenle sindirmemiz gereken yeni duygular var,” diyor. Rüyalarda kendini “doğrudan değil mecazi olarak” gösteren bu yeni duyguları anlamlandırmak adına hikayeler yazarız diye açıklıyor.

Albrecht Dürer’in Dream Vision (1525) Batı sanatında bir sanatçının kişisel rüyasını resmettiği bilinen ilk eser. Aceleyle ortaya çıkarıldığı görünen suluboya resimde sanatçı, gökyüzünden dökülen sulara gark olur. “Her zerrem titreyerek uyandım ve kendime gelmem epey zaman aldı,” diye not eder. 

Suyla ilgili rüyalar görmek genellikle duygularla alakalıdır.

Eğitimi doğrultusunda rüya tabiri diye bir şeyin olmadığı bilgisini edinmiş olsa da iş tecrübesi Perry’ye “belirli nesnelerin genellikle belirli durumları çağrıştırdığını” ve “eğer biri rüyasında su görüyorsa bunun genellikle duygularla alakalı olduğunu,” göstermiş. Hangi duygular içinde olduğu konusunda kesin konuşamasa da ona göre Dürer, “duygulara gark olmuştu” ve “kabul etsek de etmesek de, uyanıkken farkında olmasak da çoğumuz, yok olmaktan ve unutulmaktan korkarız.” 

Perry’nin tweet’ine verilen cevapların büyük çoğunluğunun kendilerini suda boğulurken gören insanlarla alakalı olması pek de şaşırtıcı olmasa gerek. Yine de tsunami dalgalarında sörf yaptığını gören kadının duygularına yaklaşımı, Dürer’e göre çok daha iyi olduğu kesin. 

Bununla birlikte Dürer’in kişisel betimlemesinin istisnai bir yanı var. Rönesans dönemi, antik dönem filozoflarının rüya ile ilgili çalışmalarına olan ilgiyi tetiklemiş olsa da dönemin hakim ve pagan tasvirlerine yüz çeviren Hıristiyan ideolojisiyle uyum içinde olması gerekliydi. Rüya hakkındaki çoğu resim, incille ilişkiliydi.

İşlenmesi en sevilen konu Yakup’un rüyalarıydı —tabii Yusuf’un firavunun rüyasını yorumlaması da— Rafael bu rüyaları 1518 yılında Vatikan’daki Palazzo Apostolico’un tavanına resmetmişti. Rüyalara dair canlı benzetmeler, ölümlü insanların kavrayışının üstünde kaldıklarını vurgulamak adına havada süzülen dairelerin içine alınmıştı. Lorenzo Lotto’nun  Sleeping Apollo and the Muses with Fame (1549) gibi mitolojik konuların işlendiği eserler, rüya ve ilham 

arasındaki ilişkinin kapılarını aralayabilir. Apollo’nun uyuklamasının, ilham perilerine soyunup muzip çıplaklıklarıyla yakındaki çayırda özgürce hareket etme fırsatı yaratması, rüyaların açığa vurduğu ortaya çıkmamış yaratıcılığa işaret eder. 

Hieronymus Bosch eserlerindeki kabusu andıran unsurlar, çok daha fazla insana hitap etti. Eserlerindeki imgelemler yalnızca sanatçının cennet ve cehennem yorumlamsı olarak algılanmadı, aynı zamanda tövbe etmeyen günahkarları neyin beklediğini hatırlatan nasihat niteliğinde kabusları temsil ediyorlardı. Bu yaklaşım, günahkar bir kralın kendi cehennemi üerinde süzülürken resmedildiği The Vision of Tundale (1520-30) adlı Bosch takipçisinin resminde açıkça görülüyor.

Mantığın ön planda olduğu aydınlanma çağında rüyaları konu almak gözden düşmüştü fakat 18 yüzyıl, sonlarına doğru dönemin en ünlü betimlemelerinden birine tanık oldu: Henry Fuseli’den The Nightmare (1781). Hiçbir dini, sanatsal veya tarihi örnekten yola çıkmadan rüya yorumlaması kültürünü sürdüren eser, kimileri tarafından Sigmund Freud’un psikanalizi teorisinin öncülü olarak görülmekte. 

Perry, resmi doğrudan karanlık korkusuyla ilişkilendirmiyor. Bunun yerine; kadının savunmasız uzanışında, kadının kasıklarına tekinsiz ilgi gösteren atta, cinin duruşunda -kadının üzerine dışkılamak üzere olduğu düşünülebilir- “birçok erkeğin görebileceği türden kadını aşağılayan bir tür erotik rüya” olduğunu söylüyor. “Ya da birçok kadının görebileceği türden. Rüyalarımızın ve cinsel fantezilerimizin çok azı politik doğrucudur, hangi cinsiyette olursak olalaım.” diye ekliyor.

Rüyalarını Çiz

Sanatsal ifade yöntemi olarak rüyalara geri dönen akım Sembolistler oldu. Gustave Moreau ve  Odilon Redon gibi sanatçılar için rüyalar, gerçekliği ve varoluşun gizemlerini çözümledikleri araçlardı. Redon’un balon şeklinde bir gözün bir adamın kafasını bulutların arasına uçurduğunun resmedildiği The Eye Like a Strange Balloon Mounts Towards Infinity (1882) rüyaların aykırı imgelem dünyasına işaret ediyor. Bu akımın Sürrealistleri nasıl etkilediği pek de sürpriz değil. 

Sürrealistlerin ana esin kaynağı, Sigmund Freud’un Rüyaların Yorumu’dur. Freud’a göre rüyalar, arzuların gerçeğe döndüğü tasvirlerin otosansürle çarpılıp uyanık zihne bir şey ifade etmeyen imgelemlere dönmüş halidir. Altında yatan anlamları çözerek danışana istırap veren her ne ise psikanalizle çözülebileceğine inanıyordu. 

Freud’un iyileşmek için çözümlenmesi gereken unsurlar olarak gördüğü rüyaları Sürrealistler, yaratıcılıklarının serbest bırakıldığı bir alan olarak görüyordu. 

Sürrealist sanatta rüyayı gören genellikle resmedilmez. Bunun yerine seyirci, doğrudan rüyanın alemiyle karşı karşıyadır. Giorgio de Chirico’nun kaygı yüklü rüyalar alemi veya Max Ernst’in merak uyandıran çizimleri, kolajları ve çokluortam çalışmaları, izleyicinin gerçeği algılayış şekline kafa tutan bulmacalar şeklini alır. 

Perry, danışanlarına genellikle Alman psikolog Fritz Perls’ün ardılı Gestalt’ın terapi yöntemleri ile yaklaşıyor. Bu yaklaşıma göre rüyalarınızı, içinde bulunan unsurların bakış açısından kendinize yeniden anlatırsınız çünkü rüyalarınız sizin bir parçanızdır. Onların ne anlatmak istediğini kendinize anlatırken görebileceksiniz ve bu doğrultuda kendinizi daha iyi anlayabileceksiniz. 

Gündemdeki durum konusunda Perry’nin önerisi rüyaları farklı açılardan ele almak; “Rüyalarınızı çizin, yazın… Tüm bunlar rüyalarınız içindeki duyguları ve düşünceleri anlamanıza ve sindirmenize yardımcı olacaktır. Sorumluluğu aldığınızda kontrolü de ele almış olursunuz.”

Kim bilir? Belki bu süreçte bu zamana dek varlığından habersiz olduğumuz kendi yaratıcılığımızı serbest bırakmış oluruz.

What do our dreams mean? adlı BBC makalesinden çevrilmiştir.

Yeditepe Üniversitesi, Çeviribilim mezunu. Makalelerle başlayan çevirmenlik yolculuğu kitaplarla devam etti. Şimdi ise özgün yazılar yazma heyecanını tatma peşinde.

YORUM YAP