“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Sabah ola, hayrola: Dikiş Makinesinin Keşfi

Öyle bir çağın insanlarıyız ki temel ihtiyaçlarımızı karşılamak, ekolojik çevreden ziyade sosyal çevrenin normalarına göre şekilleniyor. Binlerce yıl öncenin barınma ihtiyacıyla başlayan ve kabaca hayatta kalmak için çevreye ayak uydurarak, bize sunduğu materyalleri “işleyerek” inşa etmeye başladığımız yaşam şekli, günümüzde yeşil doğanın azılı şartlarına göre değil; dünyanın, ülkenin ve bireyin içinde bulunduğumuz ekonomik şartlara göre şekilleniyor. 

Koşullar şekil değiştirdi belki ama mantık aynı ve koşullar hala çetin. Bir zamanlar “el becerisi + materyal kalitesi = sağlam giysi/barınak/alet” olan basit denklemin bileşenleri, başlı başına sonu gelmez denklemler silsilesi halini aldı. Her bileşen ayrı bir zulmün sonucu: materyalleri (ip, kumaş; tahta, beton; vs,) dünyayı ve hayvanları geri dönülmez seviyede sömürerek elde ediyor; bu materyalleri işleyecek beceriye sahip insanları, onları makina gibi kullanabildiğimiz 3. dünya ülkelerinden seçiyoruz. Sonuç: kalitenin belli bir paranın altına uğramadığı, iş görmesi ve zamanın modasına/şartlarına uyması için yapıverilmiş yığınlar halinde giysi, eşya ve yapılar.

Günümüz şartlarının acımasızlığını bir kere hatırlamadan, yarattığımız güzelliklerin önemini anmak ve anlamak mümkün olmuyor. Her gün, elimizi attığımız her işte, o işin hikayesini anamayız belki ama bir kere “bilmek,” saygımızı kazandıran, buna binaen yaşamımız saygınlaştıran en büyük şey kanımca. 

Thomas Saint’in taslağına göre monte edilen dikiş makinesi

İşte insan canlısının iklim şartlarına adapte olmak için kafa patlattığı günlerden doğma bir zanaat “dikiş.” Tam 20,000 yıllık bir geçmişi var. 20,000 yıl ve öncesinde ise materyalleri “örerek” yapılan işleri kolaylaştırmak için önce kemik ve boynuzlardan yapılma iğnelerle başlıyoruz elde dikmeye. Sonrasında gelen bin yıllar içinde geliştikçe gelişiyor, bir ifade şekli, kişinin kendinden parçalar taşıyan koca bir zanaattan sanata kadar uzanıyor. Siz bizim, sömürgen bir kalabalık olarak moda yaftasıyla içini boşalttığımıza bakmayın, giysilerimizi tasarımla buluşturarak onu sanata çevirecek kadar da güzellikler var içimizde. 

Biraz geri saralım ve dikiş dünyasının makineyle buluştuğu döneme, -doğru tahmin ettiniz- Sanayi Devrimi’ne dönelim. Dünya, şimdi olduğu gibi gelişmek ve büyümek arzusunda, makineleşme doyuma ulaşıp patlama yapıyor ve fabrikalar kuruluyor. Hiçbir şey yetmiyor, yetmiyor, yetmiyor. Üretecek o kadar şey var ki (!) Eh, haliyle giysi üretimini kolaylaştırmak ve dönemin hızına ayak uydurmasını sağlamak için tasarımı olan fabrikaların kapısını aşındırıyor, bir çılgınlık gibi yayılan “patent” başvuruları yapılıyor. Bazıları var ki sektörün seyrini değiştiriyor. Yazının devamında işte bu isimlere değineceğim. 

Bunlardan ilki, ingiliz mucit Thomas Saint. Saint’in tasarımı çalışır durumda ilk detaylı dikiş makinesi, yıl 1790. Deri ve kanvas gibi sert materyaller üzerinde kullanılmak üzere üretilmiş ve manivela ile çalışıyor. Kendisinin makineyi yapıp yapmadığı meçhul fakat sonraları onun tasarımı üzerinden hayata geçen makinenin iddia ettiği işi layığıyla yaptığı görülüyor. Peşine düşse her yerde yayılacak makinesi tasarlandığıyla kalıyor maalesef. 

Barthelemy Thimonnier’nin dikiş makinesi

Ardından geçen yıllarda çokça deneme yapılsa da 1830 yılına gelmeden ikinci bir çalışır durumda dikiş makinesi icat edilmiyor. Fransız terzi Barthelemy Thimonnier, zincir dikiş atabilen makinenin mucidi. Patenti de aldıktan sonra dikiş makinesi kullanarak kıyafet üreten ilk kurum olmayı başarıyor. Fransız ordusuna dikiş diken atölyesinin gözde makinesinin ünü yayılınca işsiz kalmaktan korkan terzi esnafı Thimonnier hala içindeyken atölyeyi aleve veriyor. 

Bu hikayeler hep tekrar eder. Şimdi biz de robot teknolojisine aynı tedirginlik içinde bakıyoruz. İşin içinde bir de “yapay-zeka” var. Yani derdimiz işten çok varoluşsal. Hiç unutmam, Osmanlı döneminde hattatlar ayaklanmış matbaa gelince, İbrahim Müteferrika’nın hayatında geçiyordu. Bana aydınlanma yaşatan bir bilgiydi. Gelişim bireyle ilgilenmezdi. Ne yapacaktık, elle mi yazacaktık her şeyi? Sizce bu bilgi çağına nasıl ulaşabilirdik? Bu konu çok uzun ancak tıpkı evrim gibi bazı şeylerin tükenişine tanık olacağız. Bunların arasında mesleklerimiz de olacak. Buradaki ayrımı, dikiş makinesine veya matbaaya ayaklanan insanlardan görebiliriz: Savaşı, gelişime karşı vermemeliyiz. O hep kazanan taraf olacak. Savaş, yaşamak için -temel ihtiyaçlarımızı karşılayarak var olmak için- bizi mesleklerimizle hapis eden ve yine kendi ellerimizle inşa ettiğimiz, kendi kendini bitiren yaşam şeklimizle, içinde yaşadığımız düzenle ve en önemlisi insanlığımızla.  

Konudan sapa sapa yazının dikişini tutturma peşindeyim. Yıl 1845’e gelindiğinde dikiş makineleri içindeki en romantik yaratılış hikayesi gerçekleşti. Bugün bildiğimiz anlamda “çift dikişli” makine, amerikalı mucit Elias Howe tarafından üretildi. “2 ayrı kaynaktan ip geçiren” makine patentini almaya giderken ne rahatlamış olmalı. Çünkü Howe, çift kaynaklı dikiş makinesi bulmayı o kadar kafaya takıyor ki geceler boyu çalışıyor. İşte bazen, bir fikrin üzerine yatmak gerekir ya. Kendimizi ne kadar yıpratsak da bir durmak, zihni soluklandırmak gerekir. Nasıl olsa o, arka planda, dikkat dağıtıcı günlük unsurlardan uzakta daha verimli çalışır. Howe, bu durumun icatlar dünyasındaki örneklerinden biri. Bir gece rüyasında yerli bir kabile tarafından kaçırıldığını görüyor. Kabile üyeleri Howe’u yerleştirdikleri ateşin etrafında ellerinde mızrakla dönmekte. Ve o da ne! Mızrakların ucunda delik var. Ertesi gün Howe, çift kaynaklı makinenin çalışabilmesi için gereken çözümü bulduğu bir sabaha uyanıyor. O gün bugündür iplik, dikiş makinesi iğnelerinin ucundaki delikten geçer.

Elias Howe

Howe, bir çığır açar ve ismen takdir edilir ancak buluşunun keyfini hemen süremez. Başarısız bir girişimcidir ve bulduğu mekanizmanın taklidi, hem de geliştirilerek yapılır. Hikaye bu noktadan sonra, dikiş makinesi denince akla gelen ilk isimle buluşur ve bir daha asla ayrılmaz. 

Isaac Meritt Singer, 1851 yılında, bugün bile kullanılan ilk dikiş makinesinin tasarımını yapar. Diğerlerinden farklı olarak onun tasarımında iğne, sağ- sol hareketle değil, dikey olarak yukarı aşağı hareket eder. Manivela ile çalışmak yerine ayak pedalıyla harekete geçer makine, kullanıcı odaklı en önemli katkısı bu olur. O anneannelerimizin evinde gördüğümüz makinenin ilk hali işte. 

Kendinden önceki patentsiz Walter Hunt tasarımını kullandığını iddia etse de Howe’un açtığı davalardan kurtulamaz. Howe davayı kazanmakla kalmaz; Singer’in, amerika içinde sattığı her makinenin  5 doları, yurt dışında sattığı her makinenin 1 doları da onun olur. 

Dikiş makinesi gibi bugün sadece ve çoğunlukla merdiven altı atölyelerin insan sömürme malzemesi olarak kullanılan bir makine olsa da hakkında öğrendiğim her şeyle karşılaşmak ve şaşırmak çok keyifliydi. Sizleri bilmem ama ben bu nostaljinin, kendi kıyafetini dikecek kadar dikiş dikmeyi bilmenin heyecanına hep kapılırım. Kendi açımdan bunu, dolaylı yoldan bir temel ihtiyacı karşılama dürtüsü olarak görüyorum. Elimden bu iş de gelse bir sektöre daha olan muhtaçlığımdan arınacak olmak, tatlı tatlı cezbediyor. Ama birbirimize lazımız işte. Birbirimizin bilgisine, uzmanlığına hep muhtaç olacağız. Birbirimize olan bağlılığımızı sömürmeden, sevgiyle yaşadığımız günlere…

Yeditepe Üniversitesi, Çeviribilim mezunu. Makalelerle başlayan çevirmenlik yolculuğu kitaplarla devam etti. Şimdi ise özgün yazılar yazma heyecanını tatma peşinde.

YORUM YAP