“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Sadelikten Oluşan Derinlik: Minimalizm ve Zen Budizmi

Maddenin tenin çevresinde oluşturduğu aşırılıklar silsilesinin içinde yorgun ve darmadağın olmuş bir ruhla, yaşadığım an için mutlak bir karşıtlık bulma zorunluluğunu damarlarımda oluk oluk hissettiğim bir duygudurum halinden bildirmekteyim ki; sadeleşmedikçe hakikati hakkaniyetli bir şekilde görmek günden güne güçleşmekte. Somut olana materyalist bir tutum çerçevesinde bu denli yakın olunan bir dönemde; bireyin kendi içindeki gelgitlerin özünü kavraması, kendi oluş yolculuğunun rotasını buldurması bile ciddi anlamda zor meziyetlerken bu yolculukta çevreyi aynı gerçekçilik perspektifinden yorumlamaya çalıştığı olası bir senaryoda ayağının sağa sola dağılmış yüzlerce eşya birikintisinden birine saplanıp kalması oldukça mümkün. Çünkü eşyalar her yerdeler.

Neyse ki içinde yaşadığımız tüketim toplumuyla aynı doğrultuda gelişen tüketime endeksli bunaltıcı bilinç yapısına karşıt bir görüş ve yaşam felsefesi olarak, 1960’larda “Minimalizm” ismiyle tanımlanan dilimizde “Sadecilik” olarak yer edinen bir akım ortaya çıktı ve farklı bir pencere açarak modern insana oldukça kaotik bir döngünün içinde nefes alınabilecek alanlar sağladı. Esasında modern sanat ve müzikte sadeliğin ön planda olması gerektiğini savunan bir akım olarak ortaya çıkmış olan minimalizm, nesnenin yalnızca nesne olduğunu vurgulayarak onun üzerine yüklenen sembolik, etnik ve duygusal anlamların en aza indirgenmesini amaçladı. Rus ressam Kazimir Malevich’in 1913’te beyaz zemin üzerine yaptığı siyah kare, bir nevi minimalizmin gelmekte olduğunu simgeleyen ayak sesleriydi. Çünkü Malevich bu eserinde dönemin yaygın olan sanat anlayışının aksine izleyiciyi tuvalin üzerindeki mevcudiyetten farklı bir anlam aramamaya davet etti.
Siyah Kare, Kazimir Malevich 1913-1915 
Soğuk Savaş, vietnam Savaşı, küba devrimi gibi abdde politik ve toplumsal uyanışın gerçekleşmesine vesile olan olayların yaşandığı bir sürecin ardından, II. Dünya Savaşı’ndan sonraki çalkantılı dönemde minimalizm temellerini Batı’da atmış oldu. O yıllarda sanata hakim olan soyut dışavurumculuk, sanatçının bireysel ruh haline odaklanmış vaziyetteyken minimalizm; var olan, sunulan nesne algısının izleyicinin deneyimi üzerine inşa edilmesini hedefledi. Nesnelere ve nesnelliğe duyulan bu ilgi sebebiyle minimalist sanatçıların daha çok heykel ve resim üzerine yoğunlaştığı izlenimi belirgin olsa da akımın dünyaya yayılışında müzik oldukça etkili bir rol oynadı. Minimalist sanatçıların eserlerinde savunduğu, hatta daha da derinleşerek neredeyse öğreti konumuna gelen sadeleşme prensibi ve mantalitesi; kısa zaman içinde minimalizmi yalnız sanat camiasını etkileyen bir akım olmaktan çıkarıp hayatımızın her alanında uygulanabilir farklı bakış açıları sunan yeni, okunması kolay, deneyimlemesi keyifli bir yolculuk haline getirdi. Nesneleri hayatımızın merkezinden çıkarıp onları, üzerlerine biçtiğimiz anlamlar ve duygusal yükümlülüklerden azade bir biçimde yalnızca olduğu gibi görüp kabul edebilme teşebbüsü bizi fikren esir olduğumuz metadan basitçe uzaklaştırıp özgür kılmanın yoluydu.
Minimalizm sanatsal açıdan ele alındığı zaman, kavramsal olarak Batı’da ortaya çıktığı kabul edilir ancak minimalist yaşam stilinin geçmişini irdelediğimizde Zen Felsefesiyle karşılaşırız. Doğu’nun ve Batı’nın adeta birbiriyle harmanlanarak sunduğu bu kavram, tam da kökeninde taşıdığı karakteristik izler sebebiyle hem mistik hem akılcı bir yoldur. Tezatlık gibi görünen siluetlerin bütünleşerek evrensel bir nitelik kazanması bana kalırsa büyüleyici bir detaydır.  Zen, Budizm’in bir kolu olarak hindistanda doğan ardından çinde köklenerek kore ve japonyaya yayılan bir inanç felsefesidir. Zen Budizmi’nin, 60’lı yıllarda Daisetsu Teitaro Suzuki’nin Budizm üzerine yazdığı eserler ve çevirilerin etkisiyle Batı’da popülerleşmeye başlaması ve minimalizmin de o yıllarda Batı’da adını duyurması öylesine bir rast geliş değildir. İki kavram arasındaki ortaklığı örnekleyecek olursak, Zen Felsefesi’ne göre hayatta kalıcı ve mutlak olan hiçbir şey mevcut değildir. Dolayısıyla evrenin yapısı da değişkendir. Evrenin hakim olduğu değişkenliği kabul edip özümseyebildiğimiz zaman, bir maddeye yahut duyguya koşulsuz şekilde bağlı kalarak yaşama eylemi mutsuzluğa gebe olduğu gibi oluştaki doğal değişkenlik dengesinin yapısına da terstir. Bireyin koşulsuz olarak bağlanmayı reddetmesi, sadeleşme yolunda attığı belki de en önemli adımdır. Omzundaki yüklerden ve üzerindeki külfetten sıyrılabilmesi için birey oluşu ve maddeyi olduğu gibi yorumlamalıdır.  Minimalizmin savunduğu gibi Zen Budizmi’nin de temel öğretisi; farkındalığı yüksek ve odaklanmış bir zihin yapısıyla yapmacıklık ve sunilik yerine doğallık ve sadeliğin oluşturduğu bir hayata ulaşabilmektir.  Maddi ve manevi unsurların kişisel ihtiyaç hiyerarşisine göre ayrıştırılıp sadeleştirilmesiyle bireyin daha fazla hareket serbestliği, yaşam kalitesi ve yaşam konforu kazanabilmesi mümkündür. Mutluluğu ve hazzı nesneler dünyasında aramak gerçeklik ve benlik arasında örülü aldatıcı bir duvar gibidir.
Peki, toplumsal yapının meta üzerinden kurulduğu bir devirde sadeleşme fikrini benimseyebilmek mi yoksa eylemin kendisini gerçekleştirebilmek mi güçtür? Tüketim halinin devamlı şekilde mümkün olabilmesi için marka ve dolayısıyla ürünle tüketici arasında duygusal bağ kurulmasının gerekliliği aşikardır, bu gereklilik bireyin çevresinde büyüdükçe büyüyen varlık birikintileri oluşturur. Durum böyle olunca temel ihtiyaçlar dışındaki unsurların maddi ve manevi gerekliliğini sorgulama yetkinliği körelmeye başlar ve eşyayla (varlıkla) vedalaşmak iyiden iyiye zorlaşır. Tüketimin artması faydayı sıfıra yaklaştırır ve sıfır noktasının ardından fayda azalmaya başlar. Ta ki farkındalık yaratacak denli mühim bir olay yaşayana kadar, bu olaydan sonra erişilen bilinç hali bir düşten uyanmak gibidir adeta. Çevremizi saran bu aşırılığın ana nesnesi yalnızca eşyalar değildir ve dolayısıyla minimalizmin önemini vurguladığı sadeleşme yalnızca ihtiyaç duyulan eşyaları satın almak durumunu kapsamaz. Özellikle sosyal medyanın hayatımızdaki her boşluğa özenle sızdığı günlerde maruz kaldığımız görüntü, bilgi, iletişim aşırılığı da şahsımız tarafından filtrelenmeli ve ihtiyaç duyduğumuz kadarına indirgenmelidir. Herhangi bir konuda bilgi ve görüntü kirliliğinden uzaklaşıp meselenin özünü görebilmek, zamandan tasarruf edebilmek, ruh sağlığımızda hasar teşkil edebilecek içeriklerden kaçınabilmek için bu aşırılıkların önüne barikatlar kurabilmek önemlidir.
Velhasıl kelam sisteme karşı geliştirilen herhangi bir aksi tutumun bile tüketim malzemesi haline gelebildiği bir durumun içinde barınıyorken sadeleşme arzusu, içimizde filizlenebilmek için dolambaçlı yollardan geçmek zorunda kalabilir. Bir sabah yataklarımızdan kalkıp yeni bir eşya reklamı gördüğümüzde “Neden sahip olduğumun farklı versiyonuna sahip olmak için kendimi zorlayayım elimdeki ihtiyacımı karşılamıyor mu?” yahut ertesi gün unutulacak olan bir şiddet görüntüsüne rastladığımızda “Maruz kaldığım görüntünün kontrolsüz bir hızla yayılması konunun önemi açısından bir sorun arz edip konuyu değersizleştiriyor mu?” soruları aklımızda belirdiğinde mevcut sistemden çok daha basit lakin çok daha derin bir yaşam biçimi olarak hayatlarımızda yer edinebilir minimalizm. Çünkü Zen Felsefesi’nin dolaylı yoldan, minimalizminse doğrudan belirttiği gibi: “Az olan aslında çoktur.”

yorumlar (3)

  • Avatar

    Derya Özmen

    Emeğinize sağlık harika bir yazı olmuş.

    reply
  • Avatar

    Ecem Asena Mut

    Okumaktan çok büyük keyif aldim, kaleminize sağlık.

    reply
  • Avatar

    Banu Sevinç

    Keyifle okudum teşekkürler ☺️

    reply

YORUM YAP