“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Sağlık Sektörüne Darbeli Dış Güç

Tıbbi Malzeme Üreticileri ve Sanayicileri Derneği greve başladı! Peki, bu ne demek oluyor? Bunun ne anlama geldiğini anlamaya çalışmadan önce grev nedenini anlayalım, daha sonra buradan çıkarımla bütün sağlık sektörünü ve bunun ülkeye etkisini yazacağım. İyi haber vermek isterdim lakin ülke gibi sağlık sistemi de çöküyor. Gelin perde arkasında neler oluyor bir bakalım.

Grevin sebebi, tıbbi cihaz ve medikal şirketlerinin aylardır devletten alacaklarını tahsil edememesi. İsyan edenler sadece ortopedi ve omurga cerrahisi grubunda fiilen tıbbi cihaz üretim yapanları kapsıyor, elbette onlarla sınırlı değil hiçbir şey. Öncelikle aylar derken bir kaç aydan bahsetmiyoruz. Sağlık Bakanlığı’na bağlı hastanelerce 17 aydır, üniversite hastanelerince ise tam 36 aydır şirketlere ödeme yapılmıyor. Üç senedir devletin sağlık gibi hayati bir konuda ödemelerini yapmadığını öğrendiğinde insan şunu sorguluyor; neden hala cami yaptırıyor? Neden hala diyanet bütçesi artıyor? Diyanet İşleri Bakanlığı bütçesi bu sene yüzde 34 artırıldı; 7.7 milyar liradan 10.5 milyar liraya çıkarılarak MİT bütçesini 5’e, yatırımcı bakanlıkların bütçesini de 4’e katladı. Sağlık Bakanlığı’nın merkezi yönetiminin 2020 yılı toplam bütçesi 58 milyar 876 milyon TL lakin diyanetin bütçesi; İçişleri Bakanlığı, Tarım ve Orman Bakanlığı, Ticaret Bakanlığı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı, AB Bakanlığı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ile Kültür ve Turizm Bakanlığı… hepsinden fazla.

Herkes evinde dua edip virüsten korunmaya çalışırken diyanet bütçesi neden artıyor? Ülkeyi virüsten temizlemek için okutup üfletme parası mı? Diyanetin bütçesi artarken kamu otoritelerinin, sağlık sektörü yerli üreticilerinden alacaklarının dörtte birinden feragat etmesini istemesi hangi vicdana sığıyor?

Dikkatinizi çekmek istediğim bir başka konu ise ortopedi ve omurga cerrahisi üreticileri 1 Nisan 2010 tarihinden bu yana aynı fiyatlarla kamu kurumlarına tıbbi cihaz temin ediyor. 1 Nisan 2010 tarihinde dolar 1,50 Türk lirası idi. Üretim faaliyetleri arttığı halde devlet için elinden geleni yapan bu şirketlere bir üç sene ödeme yapmadan indirim istemek nerden baksan fütursuzluk. Üstelik böyle zor zamanları fırsat bilerek tıbbi cihaz firmalarının alacaklarından %25 oranında feragat etmeleri halinde ödeme yapılabileceği aksi halde ödeme falan yapılmayacağını beyan etmeleri ise “alıyorsan al, almıyorsan defol git” tavrından başka bir şeye benziyor mu? Son on yıldır bütün maliyet artışlarına dayanarak, dayanmak zorunda olarak zaten finans kuruluşlarına borçlanmış, hem fiyat yükseltmiyor hem ödeme almıyor hem de utanmadan bu zor durumlarından faydalanıp %25’inden feragat etmeleri isteniyor.


Sadece dolar ve hammadde fiyatları artmadı bu ülkede; personel maliyetleri, teknik hizmet maliyetleri, lojistik maliyetleri, sigorta primleri, enerji maliyetleri, belgelendirme ücretleri, vergiler hepsi arttı. Nasıl insanlar feragat etsin, direk “batın, bize ne?” demek nasıl bir gaspçılıktır? Ayrıca üretici firmaların, sayıları yaklaşık 17.000 civarında olan personelinin maliyetlerini karşılamakta zorlanması ve salgın yüzünden işten çıkarma da yapamaması da cabası. Devlet her ay her türlü vergisini alıyor lakin ödemeleri yapmıyor. Bu şu demektir, sen bireysel olarak her ay kazancının % 64’ünü o ve bu vergilerle devlete hibe ederken, devlet senden alıp ödeme yapması gereken yerlere ödeme yapmıyor ve buzdağının bir de görünmeyen kısmını borçla dolduruyor.

Peki, sağlık sektöründe başka neler oluyor? Virüsten daha büyük bir virüs sistemi yiyip bitiyor esasen. Türkiye’nin 2018’de ilaç sektöründe en fazla ithalat gerçekleştirdiği ilk beş ülke; Almanya, ABD, Güney Kore, İsviçre ve İtalya. Geçenlerde amerikan büyükelçisi, devletimizin amerikan ilaç şirketlerine borcunu ödememesi durumunda Türkiye’ye ilaç satmayı durdurabileceklerini ilan etti. Ülkemizdeki devlet hastanelerinin yabancı ilaç şirketlerine borcunun bir yıl içinde 230 milyon dolardan (2019)  2,3 milyar dolara (2020) çıktığını biliyor muydunuz? Peki, hangi ilaçları satmayı durdurabilirler? İthal ettiğimiz ürünler; yeni ve ileri teknoloji gerektiren preparatlar, aşılar, kan ürünleri, bazı değiştirilmiş salım sistemine sahip olan ilaçlar, insülin ve kanser ilaçlarıdır. 230 milyon dolardan 2.3 milyar dolara çıkmayı hesap edebiliyor musunuz? 230 milyon doları 2019 dolar kuru olan 5.44 ila çarpalım önce: 1.252.200.000 yani bir milyar iki yüz elli iki milyon iki yüz bin. Bugün bir sıfır ekleyerek 2.3 milyar dolar olan borcumuzu hesaplayalım. An itibariyle 7.93 olan dolar kuru ile çarpıyoruz; 18.239.000.000 yani on sekiz milyar iki yüz otuz dokuz milyon Türk lirası. Ben mi yanlış hesaplıyorum yoksa bir yılda 17 milyar TL borcun altında mı kalmışız?

Bir yandan yerli üreticileri zor durumda bırakarak üretim yapamaz hale getiren devlet, bir yandan yabancı sermayeye destek olarak dağ gibi borçlanırken; doktorlar, sağlık çalışanları haksız ödemeler yüzünden grevde iken, “maliye kurtarır yaaeee” diyerek ödeme yapmamaya cüret edebilen üniversite hastaneleri gibi kaç tane ödeme yapılmayan kurum, hakları yenilen şirket vardır sizce? Buzdağının görünen kısmının bir parçacığı burası. Yakında ilaç gönderdiğimiz Pakistan, Libya, Hindistan gibi ülkelerden ilaç mı dileneceğiz? Peki, gidişatımız kimin çöküşünü andırıyor? Ben söyleyeyim; Venezuela!

Venezuela yetmişlerde altın çağını yaşıyordu. Latin Amerika’nın en zengin ülkelerinden biriydi ve kişi başına düşen milli gelir İspanya, İsrail ve Yunanistan’dan; işçi ücretleri de diğer Latin Amerika ülkelerindekinden daha yüksekti. Daha sonra petrol fiyatları düştü, Suudi Arabistan ve İran’dan daha büyük petrol rezervlerinin üzerinde olan bu ülke Hugo Chavez’in ve onun beslemesi Maduro’nun kötü yönetimi, yolsuzlukları ve ülkenin belini kıran dış borçlar ile uçuruma sürüklendi. Hükümet siyasi amaçlarla paralarının değerini düşürmüş, vatandaşlarıyla ortak olup yolsuzluklara batmış, halkı aç bırakmış, vergileri artırmıştı. İlk önce ilaç ve gıda kıtlığı başladı. Yolsuzluklar ortaya çıkmaya başladı, çünkü ilk defa durum sorgulanır oldu. Aç kalınca anlıyor demek insan! Daha sonra sağlık krizi ve açlıkla kamu düzeni bozuldu, suç oranı arttı, vatandaşların can ve mal güvenliği sağlanamaz oldu. Tepki gösteren halkın karşısına bir grup çıkarıp, halkı birbirine kırdırdılar. Derken hükümet, “karşı önlemler” adı altında toplumsal kutuplaşmayı daha da artıran hamleler yaptı.

Bütün bunlar olurken Maduro hükümeti ne diyordu biliyor musunuz? “Muhalefetin Maduro’yu devirme çabaları bir darbe girişimidir.” Hükümet bunu yaptıkça petrol fiyatları gerilerken, devalüasyon sürecinin hükümetin para basmaya devam etmesiyle, yoksullukla mücadele ve sosyal tabanını koruma kaygısıyla sık sık arttırılan asgari ücretin baskısıyla, enflasyon, 2019’da yıllık yüzde bir milyona yükselerek hiper-enflasyona dönüştü. Hiper enflasyon yıllık %83.000 gibi oranlardır. Şimdiye dek üç milyon insan ülkesini terk etmek zorunda kaldı. Bugün marketlerde raflar boş, elektrik ve su sürekli kesiliyor, kamu hastanelerinde ölümcül durumlar yaşanıyor. İnsanlar haftalarca ilaç bekliyor. Besin yetersiz çünkü ilaçtan sonra gıda sektörü çöktü.

Bu çöküş hem diktatör bir yönetimin eseridir hem de petrolden başka bir şeye yatırım yapmayan cehaletin eseridir. Yeni düzende ülkenizi nerede görüyorsunuz? Eğer hükümetin çabalarını görmezden görecek olursanız sizi kınarım. Görüyorsunuz ki bu dış mihrapların oyunudur. Özellikle pandemi döneminde olması manidardır: “Sağlık Sektörüne Darbeli Dış Güç” uygulanıyor. Hükümetimize sahip çıkalım(!)

“Biz” olmak, “Ben” olabilmekten geçer. “Ben” olabilmek hakikati aramaktan, kendini keşfetmekten…Ben kendimi keşfettikçe güzelleştim. Ben kendimi keşfettikçe evreni keşfettim. Ben evreni keşfettikçe öfkemi dindirdim. Hakikatin ne kadar yakınımda durduğunu, önümdeki engeller nedeniyle göremedim. Korkularımın yerine merakımı koydum ve elime kalemi aldım üç sene önce… Bitmek tükenmek bilmeyen merakım yolumu aydınlatan ışık oldu, kitaplar en yakın arkadaşlarım, bugün hayatta olmayan binlerce deha dostum oldu… Hiçbirini kendime saklayamazdım. Bu kadar bencil olmak, insanın yaradılışına tersti. Hakikatin nerede durduğunu görüyorum artık, beni hiçbir güç ondan alıkoyamaz…İnanın! Cesur olun! Dönüşün! Değişime ayak uydurun! Gelecek biz’im, çünkü zaman biz’iz.

YORUM YAP