“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Sait Faik Hali

“Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da bir hırstan başka ne idi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim; hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Ada’nın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”

                                                                                                -Sait Faik Abasıyanık, Son Kuşlar (1952)

 

Birçoğumuzun, okullarda verilen edebiyat derslerinden de hatırlayacağı üzere Sait Faik için bir cümlelik “Edebiyatımızda Çehov tarzı hikayenin (durum hikayesinin) öncüsü” tanımı yapılır. Müfredattaki sınırlandırmalar ve sıkışık vakit sebebiyle maalesef öğrencilere pek Sait Faik okutulmaz. Peki, Sait Faik bu kısıtlı tanımın içine sıkıştırılabilir mi? Elbette hayır. Bunu yapmak şüphesiz, Türk edebiyatının mihenk taşlarından biri olan Sait Faik Abasıyanık’a haksızlık olurdu. Peki, Sait Faik’i Türk edebiyatı ve bizler için bu kadar özel kılan nedir? Gelin, bu soruya hep beraber bir cevap arayalım.

Öncelikle Sait Faik’in benim için öneminden bahsetmek istiyorum. Bir delilik edip psikoloji eğitimini yarıda bırakarak Türk Dili ve Edebiyatı okumam hususunda aldığım cesareti borçlu olduğum isimdir Sait Faik. Benim Sait Faik’le tanışmam “Dülger Balığının Ölümü” adlı hikayesi ile ortaokul yıllarıma rastlar. Hikayenin bir bölümünde şöyle der:

“Bir gün, balıkçı kahvesinin önündeki; yarısı kırmızı, yarısı beyaz çiçek açan akasyanın dalına asılmış bir dülger balığı gördüm. Rengi denizden çıktığı zamandı. Yalnız aletlerinin etrafını çeviren incecik, ipekten bile yumuşak zarları titreyip duruyordu. Böyle bir oynama hiç görmemiştim. Evet, bu bir oyundu. Bir görünmez iç rüzgarının oyunuydu. Vücutta, görünüşte hiçbir titreme yoktu. Yalnız bu zarlar zevkli bir ürperişle tatlı tatlı titriyorlardı. İlk bakışta insana zevkli, eğlenceli bir şeymiş gibi gelen bu titreme, hakikatte bir ölüm dansıydı. Sanki dülger balığının ruhu, rüzgar rüzgar, bu incecik zarlardan çıkıp gidiyordu; bir dirhem kalmamışcasına.”

İnsan çoğu zaman çocuk aklıyla, anlatılanların ardındaki derinliği anlayamıyor tabii. Yıllar sonra bu hikayeyi tekrar okuduğumda, baharın gelişi, akasya ağacının dallarında açan kırmızılı, beyazlı çiçekler; tüm bu canlı betimlemenin ardında zamandaki donmuşluk ve dülger balığının varoluş çabası içerisinde kıvranıp durması… Şüphesiz ölüme dair okuduğum en estetik ve vurucu betimlemelerden biriydi bu. Ne gariptir ki, insanlar asılırken de ağaçlar kullanılır. Yaşam ve ölüm arasındaki tezatlığın bu kadar gerçek ve vurucu bir estetikle anlatılması beni Sait Faik’in evrenine çekmeyi başaran ilk şeydi, muhtemelen.

Benzer bir hissi, Tevfik Fikret’in Aşiyan’daki evini ziyaret ettiğimde de yaşamıştım. Aşiyan yokuşundan aşağı inerken Tevfik Fikret’in evi sağda, Aşiyan Mezarlığı ise yolun sol tarafında kalır. Yokuşun sonu ise uçsuz bucaksız denize varır. Mezarlıklar bana hep zamanın ve yaşamın tamamen donduğu yerler gibi gelir. Oysa hemen 50 metre aşağıda, sahil yolunda koşan insanlar, bisikletliler, trafik tıkandığı için sinirli bir şekilde araçlarının kornalarına basan sabırsız insanların sesleri ile karşılaşılır. Eğer biraz şanslıysanız Boğaz’dan geçmekte olan bir vapurun düdüğünün yankılanan cesur sesini de işitebilirsiniz. İşte Sait Faik’in evreni de tıpkı bir iki uçurumun arasına gerilmiş ince bir ip gibi. Ölüm ve yaşam iç içe, tıpkı hayatın kendisi gibi.

Zaman içerisinde farklı hikayelerini de tekrar tekrar okudukça Sait Faik’in imgelem gücünün, anlatılanların gerçekliğinin, yalın anlatımıyla harmanlanan basit ama vurucu insanlık hallerinin beni bambaşka bir insana dönüştürdüğünü söylemeden geçemeyeceğim. Sait Faik’in Burgaz’daki evini ziyaret ettiğimde 19 yaşındaydım. Evin çatı katında, yeşilliklerin arasında bir tablo gibi beliren uçsuz bucaksız mavi denizi gören pencerenin önündeki masaya oturup, elime kağıt kalemi aldığımda; ilk defa bir şeyleri değiştirebilecek kadar kendimi güçlü hissettiğimi hatırlıyorum. Bir parça kağıt ve bir kalem ile dünyaya meydan okuyabileceğime, Sait Faik gibi içimin ışık almayan odalarının kapılarını bu şekilde aralayabileceğime, kendimi en iyi bu şekilde; yazarak ifade edebileceğime inandım. Yazmasam deli olacaktım. Ertesi gün, geri dönüşü olmayan kararlar vermenin gerginliği ama nihayet gerçekten istediğim, inandığım şeylerin peşinden gidiyor olmanın hafifliği ile bambaşka bir güne uyanmıştım.

Ben Sait Faik’i hiç görmedim, onu hiç tanımadım. Fakat o kelimeleriyle, şiirleriyle, öyküleriyle bir şekilde ruhuma dokundu ve beni daha iyi bir insan haline getirdi. Hayatın içindeki en küçük detaylara dahi dikkatli bir gözle bakmamı; herkesin meşgul bir şekilde yaşayıp öldüğü bu hayat yolu üzerinde; daha önce hiç dikkat etmediğim, görmediğim bambaşka şeyleri görmemi sağladı. Bir sahil kahvehanesinin yanından geçerken kıyıya vuran dalga seslerine karışan kahkahaları, tavla oynayan insanların taş seslerini, hararetli bir şekilde “Ne olacak bu memleketin hali?” diyen insanların seslerini duymamı sağladı. Sokaktan geçen arabaların ardından yokuş aşağı koşan çocukların aceleci ayak seslerine, düşük omuzlarıyla dünyanın tüm yükünü taşıyormuş gibi duran, gözlerini kaldırımdan ayırmadan yürüyen, iç sıkıntısı yüzünden okunan insanlara, sefalete, acıya ve en önemlisi insanlık hallerindeki çıkmazlara tanıklık etmemi sağladı.

 

“Sana koşuyorum bir vapurun içinden

Ölmemek, delirmemek için.

Yaşamak; bütün adetlerden uzak…

Yaşamak.

Hayır değil, değil sıcak

Dudaklarının hatırası

Değil saçlarının kokusu

  Hiçbiri değil.”

 

Bu sebepledir ki, Sait Faik Abasıyanık’ı yalnızca bir durum hikayesi yazarı tanımına indirgemek doğru değildir. O, okuyucu ile dünya arasında güvenli bir bağ yaratır. Gözleriyle değil, sezgileriyle görür. Yalnızlığı da acıyı da hüznü de mutluluğu da tıpkı küçük bir çocuk gibi hep yüreğinin en derinliklerinde hisseder. Bunu kelimelerle o kadar zarif, o kadar sade bir şekilde gösterir ki; “Aynı şeyleri hissettiğimiz halde, ben neden duygularımı bu şekilde ifade edemiyorum?” gibi sorular sorup durursunuz kendi kendinize. Çünkü o Sait Faik’tir. Öte yandan, Sait Faik hiçbir zaman toplumsal sorunlara eğilmemiştir, onun için önemli olan toplumdan ziyade bireyin kendisidir. Bu sebeple Türk edebiyatı külliyatı içerisinde, kendisinden önce gelen yazarlardan ayrılır. Bireyin içerisinde yaşadığı topluma dair sorunlarını hep kendi tecrübelerinden yola çıkarak anlatmaya çalışmıştır. Öykülerindeki insan hakikati, aslında onun kendi benliğinden doğan bir hakikattir. Bu sebepledir ki, öykülerinde kendini anlattığı karakterlerden ayrı bir pozisyonda konumlandırmaz. Karakterler, onun benliğinin gerçekçi izdüşümleridir. İşte bu yüzden Sait Faik, eşsiz bir yazardır.

Sait Faik’in yaşarken pek değerinin anlaşılmadığı söylenebilir. Zira, hayattayken hiçbir zaman son derece popüler bir yazar haline gelmemiştir. Bu durum onda ciddi bir hayal kırıklığı ve küskünlük yaratmıştır. En ünlü kitaplarından biri olan Lüzumsuz Adam’ın içerisinde yer alan öyküleri de küskünlük ve yalnızlık günlerinde kaleme almıştır. 1948 yılında siroz hastalığına yakalandığı kesinleşen Abasıyanık, hastalığının kötüye gitmesi üzerine tedavi olmak için Paris’e gider. Paris’te yalnızca beş gün kalır ve tedavinin de ağırlığından dolayı telaşa kapılır. İstanbul’a aşık olan Sait Faik, İstanbul’dan ayrı öleceği korkusuyla İstanbul’a geri döner. Hastalığı gittikçe ağırlaşmakta olan yazar, diğer yandan sanat hayatının en verimli günlerini geçirir. Çok sayıda hikaye kitabı yayınlar. Bu süreç içinde, önceden aşkla bahsettiği İstanbul’dan nefretle bahsetmeye başlar. Muhtemelen bu değişim ölümünden sonra aslında eşcinsel olduğu ifade edilen Sait Faik’in toplumun ahlak yargılarından ve baskısından kaynaklanmaktadır. Hepimizin aşina olduğu şu meşhur sözü, tam da yaşadığı bunalmışlık ve umutsuzluk döneminde dillendirmiştir;

 

“Yalnızlık dünyayı doldurmuş. Sevmek bir insanı sevmekle başlar her şey. Burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor.”

 

Ölümünden yalnızca bir yıl önce Mark Twain Cemiyeti tarafından edebiyata olan katkılarından dolayı ödüllendirilir. Nihayet hak ettiği değeri görmeye başlamışken, yalnızca bir yıl sonra vefat eder Sait Faik. Çağdaş Türk edebiyatı için yeni bir soluk olmuş, tıpkı küçük bir çocuk gibi coşkun duygulara sahip, çekingen, kendisini çevresinden ve kendisinden gizleyen, anlamak ve anlaşılmak istemeyen Abasıyanık için yazmak, şüphesiz bir yaşam kaynağıydı. Kelimeleriyle bize yepyeni evrenlerin kapılarını açan, içimizdeki güneşsiz odaların pencerelerini açmamızı sağlayan en önemlisi; bize yalnız olmadığımızı hissettiren, aynı yalnızlığı birlikte paylaşabildiğimiz Sait Faik; iyi ki varsın. İyi ki yazmışsın.

 

“İnsanların hepsi kötüdür. Yaşamak boştur. Sevmek aptallıktır… Şudur, budur. Peki, bunlarla nasıl eğlenilir? Düşünün, bakın. Her şeyin kolayını bulacaksınız. Ben en zorunu buldum. Ölüme çareyi! Ölmeyecekmiş gibi düşünüyorum, oluyor. Bir tecrübe edin.”

 

Sevgiyle.

YORUM YAP