“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Semtler, Renkler ve Sesler – Moda

“Sonra sahte tevazu bir yana, iyi kürek çekerim, şiir gibi kürek çekerim. Dünyada tek güzel yaptığım şey budur. Bunun bilincindeyim. Bazı sabahın çok erken, bazen de gecenin en ıssız saatlerinde Moda Koyu’nda tek başıma saatlerce kendimi bu ritmin hazzına kaptırmayı Bach’ın, Telemann’ın müziğine bile yeğlerim.”

-Haldun Taner

Moda, Kadıköy’de Bahariye Caddesi’yle deniz arasında kalan bir yarımada… Denizden bakıldığında batan güneşi izlemenin ayrı bir zevk olduğu, yükselen falezlerine dikkat kestirip insanlar buraya nasıl yerleşmiş, diye düşündürtür. Avrupa yakasının hareketliliğine ve dinamiğine, Anadolu yakasının da dinginliğine sahip, barındırdığı tezatların farkında ve bu kozmopolitliği bir erdem olarak sunar -ya da sunardı- Moda. Modalılar da hep farklıydı insanların gözünde. Sanki içlerine kapanık bir koloni halinde yaşıyor ve aralarına yabancı almıyorlar hatta yabancılardan bu falezler sayesinde korunuyorlardı. Sahi kimdi bu Modalılar? Ve neden şimdi bile, ailesinin vaktiyle Modalı olmasıyla övünüyor insanlar? Kimsiniz Modalılar? Avrupa’dan ülkemize gelmiş yabancılar mı, çok zengin beyaz Türkler mi? Sanat camiasının ünlü isimleri mi? Hepsinden de çokça varmış Modalı olmanın gerçek İstanbullu olmak demeyle eşdeğer olduğu zamanlarda…

 

Gelişmesinde Levanten ailelerin rolü oldukça büyük. İngiliz kökenli Whithall ailesi, orta halli Rum ve Ermeni aileleri de öteden beri buradaydı. Zengin kısım daha çok Moda Burnu’nda aldı soluğu. Boğaziçi, Bağdat Caddesi, Adalar’dan sonra en çok tercih edilen sayfiye semti oldu o dönemler. Semtin binaları da bu durumu kanıtlıyor aslında. Buradaki villalar geleneksel tarzı elinin tersiyle itmiş, bilinçli olarak geleneksele zıt bir tarz seçilmiş. Avrupa konutları baz alınmış yapılara model olarak. Herkes kendi zevkine uyan ev tipini dönemin yaygınlaşan konut mimarisi dergilerinden seçmiş ve benzerini yaptırmış bir şekilde. Sonuç olarak Moda Caddesi’ni doldurmuş bu evler. Ama yan sokaklara girildiğinde, daha çok orta halli gayrimüslim ailelerin daha mütevazı evleri görülürdü. Uluslararası bir ahali mevcuttu buralarda. Yerli azınlıkların dışında İngilizler, Almanlar, Ruslar da vardı. Yusuf Kamil Paşa Sokağı’nda İngiliz şapeli artık kullanılmadan öylece duruyor. Cem Sokağı’nda L’Assomption Kilisesi ve manastır Fransız Katoliklerinin elinde. Yaşı sörler hala hasta ziyaretine gidiyor oraya.

 

Ayasofya’nın restorasyonunda çalışmak için ingiltereden gelen taş ustası Ernest, Mektep sokağında İngiliz arkadaşlarının evinde kalırdı. İkiz İngiliz evlerinden biri yıkıldı, ötekisinde de Barış Manço oturuyordu. O eve günümüzde müze fonksiyonu yüklendi. Kadıköy Belediyesi ve Manço ailesinin katkılarıyla 2010’da müzeye dönüştürülen evde Manço’nun sanatçı kimliği kadar evin mimarisi de sergiye dahildir. Sıradan bir köşk değil burası: 1895’te Mr. Dowson isimli bir İngiliz tarafından yaptırılmış. Daha sonra Zühtü Paşa’nın torunu Afide Pelin Hanım oturmuş. En son Barış Manço tarafından satın alınarak yenilenmiş. Siyah çift kanatlı demirden yapılmış olan ana kapının kenarlarındaki mermerlerde Barış Manço’nun vefatından sonra hayranlarının yazdığı sözler orijinal halleriyle korunuyor.

 

Haldun Taner’lerin, Mina Urgan’ların, Cemal Süreya’ların, Barış Manço’ların yaşadığı semt… Sait Faik’lerin, Attila İlhan’ların, Yaşar Kemal’lerin ve Tomris Uyar’ların Koço’da rakı-balık keyfi yaptığı semt… Atatürk’ün İngiltere Prensi Edward ve İran Şahı Rıza Pehlevi’yle Moda Deniz Kulübü’nde çay içtiği semtte, 1960’lardan itibaren semte kimliğini veren Moda evleri hızla ortadan kayboldu ne yazık ki. Yerlerini de bitişik nizam, karaktersiz apartmanlar aldı. Burun’da bir tek Frederici evi kaldı. Korutürk’ün, Cimcozlar’ın, Sabur Sami’nin ve daha birçok tanınmış simanın evleri birbir silindi, arkalarında izleri dahi kalmadı. Böylece Modayı Moda yapan özellik de bir anlamda yok oldu; Moda’nın, yanında deniz konmuş bir Osmanbey’den farkı kalmadı.

Mustafa Kemal Atatürk, Celal Bayar ile Moda Deniz Kulübünde

 

50’lerde altın çağını yaşadı bu güzide semt. Bu yıllarda tüm Kadıköy halkının akşamları piyasa durağıydı. Kalabalıklar Moda Burnu’nu turlar ama en çok ucunda Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk İçişleri Bakanı Ferit Tek’in yaptığı bina olan uzun iskele yolunu kullanırlardı. Çünkü burada Moda Deniz Kulübü’nün orkestrasını yakından dinlemek mümkündü. Şimdiki gibi çığırtkan düğün şarkıları değil, kaliteli ezgiler duyulurdu. Kulübün işletmesini yaz boyunca, Ankara’dan gelen Süreyya yapıyordu. Ünlü Rus lokantacı Baba Karpiç’in baş garsonunun, Türkçe adıdır Süreyya; Rusça adı Sergey. Ama nedense herkes Fransızmış gibi Serj derdi. Serj, Ankara’ya oldukça hakimdi. Meclis kulislerinde konuşulan son politik kararı da, kimin kiminle yattığını da. Ankara’da Kızılay Meydanı’nda kentin sosyetesinin bir numaralı mekanını işletiyor, yaz mevsimlerinde de baş garsonu Lefter’i, aşçılarını ve İtalyan orkestrasını toplayıp Moda Deniz Kulübü’ne geliyordu. Gündüz kiralanıp Moda Plajı’nın kadınlar kısmının önünde dikize çıkan sandallar, geceleyin de kulübün önünde sıralanır, Moda’nın namlı güzellerinin nasıl dans ettikleri seyredalınırdı.

 

Tek başına tüm semtsakinlerinin sosyalliğinin sorumluluğunu alan kulüp, tenis kortu ve iskele açıklarına demirlenen salları ile zengin Moda gençlerinin gözde mekanıydı. Mekanlarda 50’lerde ülkenin politik ortamından nasibini aldı ve kulüp git gide Demokrat Partililerin buluşma yeri oldu. Buna kayıtsız kalabilir mi CHPliler? Onlar da bir süre sonra eskiden Zekeriye Sertel’in oturduğu binayı kiralayarak “Lozan Kulübü”nü kurdular. Onun da elbette bir plajı oldu.

 

Geçelim iskelenin öteki tarafına… Bu arada iskele de iskele hani… 1917 Mimar Vedat Tek tasarımı. Birinci Ulusal Mimarlık akımının öncülerinden kendisi. Tek kat inşa edilen neo-klasik bu yapı, 1986 yılında yolcu sayısının azlığı nedeniyle vapur seferleri seyrekleşince tamamen hizmete kapandı, ne yazık. Saçmasapan çay ocağı gibi bir şey oldu sonra, ama keyifle çay içemediklerinizden, işletmesi sıkıntılı olanlardan. Şu an tekrar restorasyon dönemine giren iskele yapısının tekrar eski güzel günlerine dönmesini bekliyoruz.

 

İskelenin öbür tarafında günümüzde hala hizmet veren Koço’dan da bahsetmek elzem. Koço, o dönem İstanbul’un en ünlü meyhanelerinden biri. Bakmayın şimdi mezelerin tatsız, hesapların tuzlu oluşuna. Sahipleri Koço ve Miço kardeşler çoktaaan Atina’ya gittiler lakin ismi Koço olarak oturdu bir kere; değiştirilmedi. Koço bir çeşit aile meyhanesiydi en başında. Yazın, insanların çoluğuyla çocuğuyla çekinmeden gidebileceği, veletlerin garsonlara emanet edilip bahçelerde enerjilerini sarfedebileceği, komilerin onlara göz kulak olacabileceği, ebeveynler için ideal bir mekandı. Bir de içinde gizli bir ayazması vardır: Aya Ekaterini. Gerçekten de bu Rum kilisesine girebilmek, mum dikebilmek, rahibin duasını dinleyebilmek için meyhanenin içinden geçmek gerekiyor. Ya da tam tersi, meyhanenin bahçe masalarına oturmak için ayazmanın yanından geçmek… Şimdilerde rakıyı sofrasının ortasında birden inip bir mum dikip dilek dilediğimiz yer olsa da tarihteki kullanımı bilebildiğimiz kadarıyla şu şekilde:

 

Milattan sonra 294 yılında, İskenderiye’de Aristokrat ve putlara tapan bir ailenin bir kızı olur. Adını Dorotea koyarlar. Büyüdükçe güzelliğiyle gözleri kamaştıran Dorotea, dönemin okullarında felsefe, hitabet, şiir yazma, müzik, fizik, matematik, astronomi ve tıp dersleri okur. Asaleti, fazilet sahibi olması ve güzelliği üzerine bir de kültürünü ekleyince herkes tarafından istenen bir gelin adayı haline gelir. Ancak onun kimselerde gözü yoktur. Hayatı peşinden koşan erkekleri reddederek sıradan bir şekilde sürer. Taa ki bir gün, bir rahip ona İsa Peygamber’den söz edene kadar… Dorotea, İsa’ya inanır, vaftiz olur ve ‘‘taçlandırılmış taç’’ anlamına gelen Ekaterini adını alır.

Kral Maksimianus dönemi. Ekaterini, İsa Peygamber’e olan bağlılığını açıklar ve kralı, putlara adadığı kurbanlar nedeniyle halka şikayet eder. Kral, imparatorluğun dört bir yanından 50 hatibe, azizeyi davasından vazgeçirmeleri için emir verir. Ekaterini, kralın kendisine gönderdiği hatipleri de İsa’nın yaydığı dine iman etmeleri için ikna eder; konuşurken eski Yunan filozoflarının hakiki tanrı hakkındaki vecizelerini hatırlatmaktadır. İşte bundan sonra pek çok baskı görür, işkencelere uğrar. Yine de yılmaz. Verdiği ilahi örneklerle, önde gelen aristokratları, hatta imparatorun eşini dahi etkiler. Başı kesilir.

Aya Ekaterini’nin vücudunun, melekler tarafından Sina Yarımadası’nın en yüksek dağının tepesine götürüldüğüne inanılır. Bu tepe bir gün, azizenin adıyla anılmaya başlayacaktır. Aradan üç asır geçer. Kral Jüstinyen’in bu tepede yaptırdığı manastırın rahipleri rüyalarında Aya Ekaterini’nin naaşının yerini görürler. Naaş bulunduğu yerden alınarak, daha sonra azizenin adını taşıyacak manastırın ana bölümünde mermer bir lahite yerleştirilir. Ve o günden sonra, lahitten miron (Kutsal parfüm) yayıldığına ve bunun günümüze kadar gelen bir mucize olduğuna inanılacaktır.

1924 yılında İstanbul, Moda kıyısında Rum balıkçılar tarafından keşfedilen ve bir kaya deliğinden fışkıran suyun, kutsal olduğuna karar verilir. Rivayete göre suyun etrafında eski bir kilisenin temellerine ve Aya Ekaterini’nin bir ikonuna rastlanmıştır. Üzerine ahşap bir bina inşa edilip ziyarete açılan küçük Rum kilisesine, daha doğrusu ayazmaya, Aya Ekaterini adı verilir.

 

Koço Meyhanesi’nin eski zamanlardan iskeleden görüntüsü


Koço Meyhanesi’nin eski zamanlarda giriş sokağından görünüşü

Koço’nun gizemli tarihi bizi hep mekana çekedursun; bir de Moda Çarşısı içinde Rum Grammatikos’un meyhanesi vardı. Ağır rakıcıların asıl yeri burasıydı. Grammatikos’un kızı Eleni’nin güzelliğinin namı, dilden dile dolaşırmış o dönemler. Günümüzde dönerci, mantıcı, pizzaci ya da fast food zincirleri dolduruyor bu mekanların yerini. Eski evlerden günümüze kalanlar çok ender. Bunlardan biri Sarıca ailesinin konağı —Arif Paşa Konağı diye de bilinir… Onun karşısında yer alan ünlü dondurmacı da Moda’nın yeni piyasa şeklinin parçası oldu. Öyle bir muhitmiş ki burası, bu kadar bozulmaya karşın hala kültür ve sanatın her dalıyla iç içe. Süreyya Operası orada; tiyatrolar, sinemalar orada; Fransız ekolünde eğitim veren kolejler orada; kiliseler, sinagoglar, camiler yanyana orada. O zamanlar Fransız Erkek Lisesi olan Saint Joseph, duruyor bütün ihtişamıyla, şimdilerde aynı ihtişamı ve yanında Duru Tiyatro’yla.

Saint Joseph Fransız Lisesi


Saint Joseph Fransız Lisesi’nden Marmara’ya Bakış


Saint Joseph Fransız Lisesi (günümüz)

O zamanlar Yapı Kredi Yayınları’nın başında olan Enis Batur Bey, Saint Joseph’liydi; Saint-Joseph’den şöyle bahseder Nuh’un Gemisi Beyoğlu’nda kitabında, Mayıs,1998’de:

 

“Saint-Joseph’in İstanbul’un ortasında başlı başına bir “mahalle” olduğunu bir tek Saint-Joseph’liler bilir. Yeni rehberlerden pek anlaşılmaz bu: Yoğurtçu Parkı Yokuşu’yken Esat Işık Caddesi’ne dönüşen yol ile Kalamış Koyu arasında bölge bomboş duruyor onlarda. Oysa Mektupçu Osman Nuri’nin güzelim 1934 Rehberi öyle mi? Orada, Moda ile Şifa arasında bütün “donanım” ile gösterilir Okul: Giriş binaları, ana binalar ve avlular, bahçe ve iskele apaçık çizilmiştir. Gören anlar ki düpedüz koskoca bir mahalledir bu – topografik özellikleri açısından.”

 

Moda, durgunluğuna kanıp sandığımızın aksine İstanbul’un en hızlı değişmiş semtlerinden. Anılarımızdan silmek istediğimiz 6-7 Eylül’ü de tüm tahribatlarıyla yaşamış, 60’lar sonrası başlayan dikey yapılaşmanın da mağduru olmuş, gelen göçleri kaldırabilmek için. Hatta bu ilk göç dalgası; Melih Cevdet Anday’ın Aylaklar adlı romanında iki satır olarak da geçiyor. Bir konağın yıkılarak apartman olarak tekrar yapılmasına talip olan müteahhit “Moda’daki apartman da bitti, işçiler uzun süredir işsiz. Onlara da iş çıkar,” diyor.

 

Değişim büyük ölçüde 1960’lı yılların ortalarında tamamlandığından benim kuşağım için ‘yeni’ olan, o yıllarda ve sonrasında doğan ya da Moda’ya taşınanlar için ‘eski’… Modalı Buket Uzuner de diyor ki Moda için: “Bir kere Modalı olunca artık ömür boyu öylesinizdir!” Moda’da oturan birçok insan hem semtlerinin güzelliğinden söz ederler hem de ne olursa olsun eski güzelliğinin kalmadığından dem vururlar… Eski veya yeni; Moda’nın her halini kapsıyor sanırım Buket Uzuner’in sözü. O yüzden belki de deprem riskine karşı çaresiz apartmanlarına bu kadar çok talep olması.

 

Modalı yazar ve çevirmen Ahmet Cemal’in başarılı analiziyle bitirebiliriz bu yazıyı:

 

“İstanbul’un güngörmüş tüm semtlerinde olduğu gibi, Moda’da da “Modalı olmak”, yalnızca orada oturmak değil, ama belli bir yaşama üslubunun göstergesiydi. “Modalı olmak,” elbet o zamanlar Moda’ya yeni taşınanlara ‘dışarlıklı’ dedirtecek ölçüde yoğun bir ait olma duygusunun ifadesiydi. Tanışmalarda bile neredeyse adlardan önce, birinin ya da birilerinin ‘eski Modalı’ olduklarını söylemek önem taşırdı. Şimdilerde bu tıpkı ‘eski İstanbullu’ gibi, artık çok gerilerde kalmış ancak son örnekleri yaşayan bir türü göstermek için kullanılan bir nitelendirme gibi olup çıktı.”

 

 

YORUM YAP