“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Semtler, Sesler ve Renkler: Fener – Balat

Semtler, renkler ve sesler serimizde bu hafta Haliç sularına gidiyoruz. Cibali, Fener ve Balat’ta soluklanacağız. Mecburiyet dışında evden çıkmadığımız bugünlerde, sokakları okuyalım, belki tenha saatlerde de bir yürüyüş için uğrarız.

 

Haliç’in kıyılarından, harika(!) mimarisiyle Eminönü’ne yeni bir siluet hediye eden Haliç Metro Köprüsü karşısında sönük kalan Fritz Leonhardt imzalı Unkapanı Köprüsü’ne kadar uzanan kısım, öteden beri ticari liman görevini üstlendi. Ta Bizans zamanından beri şehrin gözde yaşama alanlarından biri oldu bu kıyılar. Osmanlı döneminde şehrin Rum sakinlerinin bir kısmı burada kaldı; onlar, buraya yerleşen Türkler ve ispanyadan gelen Yahudiler burayı mesken yaptılar kendilerine. Küçük bir Ermeni cemaati de var oldu. Ayrıca, başlıca yerleşik Çingene bölgelerinden biriydi. Osmanlı mozaiği burada hayat buldu diyebiliriz, Haliç’in kimliği sakinleriyle şekillendi.

 

Unkapanı köprüsü hizasından Eminönü’nün ters istikametinde yürüdüğümüzde, Cibali denilen, şimdilerde balıkçısı için uğranılan semtte buluruz kendimizi. “Cibali” adı, İstanbul fethiyle ilgili bir efsaneden kalma. Hemen kısaca bahsedelim: Fatih’in ordusunda Cebe Ali isminde bir derviş varmış. Kuşatma sırasında elindeki postu denize fırlatıp üstünde ayakta durmuş:) Yanındaki müritleri de kendisini takip edip aynı şeyi yapmış. Bu sayede su üstünde yürüyerek karşı kıyıya varmışlar ve surlardaki Bizanslı muhafızları dehşet içinde bırakmışlar. Cebe Ali’nin mezarı, Türk tiyatrosunun unutulmaz oyunlarından Cibali Karakolu’nun yazarı Muammer Karaca’nın meşhur ettiği eski Cibali Karakolu’nun içinde. Semtin isminin buradan geldiği söyleniyor. Bu arada karakol şimdilerde Zeyrek tarafında.

 

Bu mütevazı semtte, caddeden içeri girince dar sokaklar, insan ölçeğinde fakat hayli yıpranmış evler karşılar bizi. Tarihi yapılar çoktur içlerinde lakin göze çarpmazlar bir çırpıda. Yeşil Tulumba Sokağı’nda, İstanbul’un çeşitli Nakşibendi şeyhi Emir Buhari tekkelerinin iyi korunmuş örneklerinden birinin türbesi vardır örneğin. Zat 1500’lü yılların başında orada yaşamış lakin şuanki türbe geçen yüzyılın başında yapılmış. Geçen yüzyılının sonundan kalma Şazeli Tekkesi ve Mescidi de Elvanzade Sokağı’nda, taş ve tuğla yapasıyla mütevazi semt mescidlerine güzel bir emsal.

Cibali Tütün Fabrikası

Deniz kıyısı boyu yürürsek, Abdülezel Paşa Caddesi’nde büyük, beyaz badanalı bir bina görürsünüz. Sigara fabrikasıymış burası. O dönemde yapılan binalardaki özeni, zevki görebilirsiniz bir fabrikayı gezerken bile. İstanbul’da fabrika düzeninde kadın işçi çalıştıran ilk yerlerden biri ve çocuk kreşi bulunan ilk fabrika! 1880’lerde Fransız sermayesi ile kurulmuş. İçinde de enteresan bir müze vardı yakın zamana kadar, sigara üretimi müzesi! Tekel’in geçirdiği değişiklikleri yansıtmak amacıyla 22 Mart 1985 tarihinde Cibali Sigara Fabrikası’nda bir “Tekel Müzesi” kurulmasına karar verilmiş, Atatürk için üretilen sigaralardan tutun da, yurdumuzda üretilen tütün tipleri, balyaları ve balya sandığı örneklerine kadar birçok ilgi çekici nesne mevcuttu. Ancak geçtiğimiz yıllarda fabrika Kadir Has Üniversitesi’nin malı olunca müze de Üsküdar Paşalimanı’ndaki tütün fabrikasının içine taşınmış. Gezip görmeli, o da yok olmadan! Pek çok tarihi olaya tanıklık eden, çok sayıda sosyal hakka imza atan Haliç’teki bu ihtişamlı bina ve işçileri edebiyatta da yerini, birçok aşkın tanığı ve sahibi olarak alır.

Rizeli bir berber olduğu anı defterinden anlaşılan Aşık Çakır Çavuş, İstanbul’dan ayrılıp giderken yanında yol arkadaşı olarak Cibalili bir kadını da götürür. Bununla ilgili üç parça manzum hatıratından biri Cibali üzerinedir ve bir bölümünde şöyle der:

Cibâli’nin dilberi
Tütün sarar elleri
Şekli beşerde peri
Gör Rizeli berberi

Mahmut Yesari’ye ait Çulluk isimli roman da Cibali Tütün Fabrikası’nda çalışan bir genç kızı anlatır. Bu romandan etkilenen Bora Ayanoğlu da “Fabrika Kızı” şarkısını yazar ve besteler. Ancak bir başka rivayete göre Ayanoğlu bu şarkıyı, fabrikada çalışan Mahtume isimli, oldukça hoş ve alımlı bir kızdan etkilenerek yazmıştır.

 

Eee, her türlü hammadde bu limana geliyordu zamanında, Osmanlı da burada sanayileşmeye başladı. Ulaşım kolay, fabrika atıklarını da at denize gitsin… Yüzlerce imalathane buraya geldi. Bu kolaylık da zamanla Haliç’in pislik içinde kalarak mahvolmasına, hala kirliliğiyle siyasi atışma konusu olmasına sebep oldu. Bedrettin Dalan gözleri kadar mavi yapmaya uğraştı 1984 yılında seçilen belediye başkanı olarak, fark yarattı da. İmalathanelerin çoğu kapandı, yerini yeşil alan tanesi olan parklar aldı.

 

Fabrikadan bir süre sonra, Bizans’ın Haliç surlarından ayakta kalan tek kapısı olan Cibali Kapısı karşılar bizi. Kapının üstünde fetih olayını anlatan eski yazıyla bir kitabe var. Ama kitabe 1453 yılına ait değil, baya yakın tarihte, 1953’te “İsranbul Fetih Cemiyeti” tarafından konmuş. Bu oldukça tuhaf bir durum aslında lakin eski Türkçe olduğu için kimse anlamıyor. Hemen yanında da Fatih’in sekbanbaşısı Abdülkadir Dede’nin mezarı. Yola devam edersek de 18. yüzyılda yapılan Aya Nikola Kilisesi… Aya Nikola’nın köşesinden içeri sapıp elli metre kadar sonra sola döndüğünüzde, Bizans zamanında Ayia Theodosia Kilisesi olarak yapılıp fetihten sonra camiye çevrilen Gül Camii’ne varırız. Eski görünümünü geniş ölçüde koruyan yapı, yüksekliğiyle öbür Bizans kiliselerinden ayrılır. Tuğla işçiliği de pek güzeldir. Kilise duvarlarındaki süslemeler arasında köşeli Sion yıldızları var. Geometrinin en kolay biçimi olan yıldız Yahudi kültürüne özgü değildir aslında. Nazi simgesi Swastika’nın Hititlerden beri var olması gibi. Yıldızın simgeleşmesi de çok yeni zamanların eseri. Ne yazık ki cami için tehlike unsuru olarak görülmüş ki yıldızların üstü kapatılmış 2000’lerde!

 

Gül Camii’nin XIX. yüzyılın ikinci yarısında Galanakis tarafından çizilen gravürü (Paspatis’ten)


Gül Camii, içeriden görünüş. (Yıldız motifleri kapatılmadan önce)

 

Gelelim Fener’e… Dik bir yokuşla başlar bu semt. Bizanslılar bu dik yokuşu Petrion (kaya) diye adlandırırlar zamanında. Burada surdan başka bir de iç kale vardır. Türklerin kuşatmasında Petrion Kalesi sonuna kadar dayanır. Bu nedenle ki Fatih bu semtte yağmalamayı yasaklar üstüne bir de sakinlerine bazı ayrıcalıklar tanır. İstanbul’un Osmanlı başkenti olarak tarihi boyunca Rum nüfusun ve özellikle varlıklı ve etkili Rumların bu bölgede toplanması, bu tanınan ayrıcalıklardan kaynaklanıyordur muhtemelen. Petrion duvarlarından pek bir kalıntı yok Fener semtinde bugün. Ancak Sadrazam Ali Paşa Caddesi üstünde Rum Ortodoks Patrikliği’ni görüyoruz. Patrikhane fetihten sonra birkaç kere yer değiştirmiş. 1601 yılından beri şimdiki mevkisinde. 1941 yılında ahşap bina yanında, şimdiki kompleksin sağ tarafında yer alan sarı badanalı kagir bina yapılmış. 1980’lerde Türk-Yunan ilişkilerinde karşılıklı bir yumuşama başlayınca, Türk hükümeti sağolsun eski binanın yeniden yapılmasına izin vermiş. Ne zaman anlayacak devletler bu yapıların, dünyanın kültür mirası olduğunu sevgili okur? Betondan yapıp ahşap kapladık. 2017 yılında tekrar restore edildi. İlişkilerimizi de restore edebilsek keşke. Patrikhaneye üçlü bir kapıdan giriliyor. Ana kapı her daim kapalı. Anısı ise çok tatsız. 1821’de yunanistanda bağımsızlık hareketi başlayınca, Patrik de osmanlı devleti tarafından bu isyanı körükleyenler arasında sayılmış, bu kapıda asılarak idam edilmiş. O zamandan beri bu kapı açılmamış ve kullanılmamış. Patriğin de bağımsızlık hareketiyle ilgisi yokmuş ya, hatta Yunan bağımsızlık hareketi içinde bulunanlar tarafından hain olarak görülüp dışlanırmış. Ama milliyetçilik tuhaf bir olgu işte. Patrik idam edildikten kısa zaman sonra anılarda martirleşir ve Türklerin Yunanlı kurbanlarından biri olarak aziz ilan edilir.

 

Semtte hala birçok güzel ev görmek mümkün. Fener Rumlarının 1821 isyanına kadar süren nüfuzundan geriye kalan zengin mimariye sahip semt zamanla köhneleşir, tabiri caizse gettolaşır. Kontrol edilemeyen bir nüfusun bu kadar değerli araziyi ele geçirmesi tabii ki günün sonunda kentsel dönüşümün ayak seslerini duyurur. Acil soylulaşmalıdır, burası da. 2013 dolaylarında bu bölgede de bir kentsel dönüşüm furyası başlar. Semt sakinlerinin çoğu buradan uzaklaştırılır.

Fener Rum Lisesi

Gelelim bölgenin sembolü, Haliç’in her yerinden görünebilerek adeta pusula görevi gören Fener Rum Lisesi’ne. Kendine has üslubuyla kırmızı tuğladan yapılan bu devasa yapının dik yokuşta fotoğrafını çekmeye çalıştığınızda başınız dönebilir. Okul hala eğitim veriyor lakin öğrenci sayısı bir düzineyi geçmiyor olabilir. 1881 yılında Mimar Dimadis tasarımıyla inşa edilmiş. Sokağın biraz ilerisindeyse, denize bakan ahşap güzel bir konak örneği durur. Kanaki’nin evi… Okulun öbür yanından yokuş aşağı inerken de solumuzda bir kilise görünür. Hala Bizans kilisesi olarak kullanılan tek Bizans Kilisesi: Ayia Maria. “Moğolların Meryemi” imiş Maria Muhliotissa. Kilise kalabilmesinin sebebi Fatih’in Fener’e verdiği ayrıcalıklardan ötürü herhalde. Maria’nın kilisesinden aşağı, kıyıya doğru yürüdüğümüzde şimdi kapalı olan Yuvakimion Kız Lisesi’nin yanındaki dar yolu tercih edebilirsiniz. İki tane, artık eski nüfusu kalmamasının derdiyle sırt sırta vermiş Rum evi vardır burada. Evlerin bahçelerinde Yunanca “koine” denilen, siyah ve beyaz taşlardan mozaikler hala görülebilir, tavan süslemeleri ise kendini direk ayırt ettirir. Sokağın devamında ise şimdilerde muhtarın oturduğu Kantemir Evi olduğu bilinir. Dimitir Kantemir, 1673 – 1723 yılları arasında yaşamış, osmanlı devletine bağlı Boğdan eyaletinin beyi, Rumen asıllı tarihçi ve yazar. İstanbul’da yaşadığı süre boyunca Klasik Türk müziği üzerine ilk bilimsel kitabı yazarak ve sürekli güncelleyerek Türk müziğine büyük katkılarda bulunmuş müzik uzmanı. İstanbul’da yaşadığı süre (1687-1710) boyunca sadece Türk müziği değil, tarih, siyaset, felsefe ve din konularında da birçok kitap yazmış. Rumence/Rumca yazdığı Divanul sau Gâlceava Înţeleptului cu lumea sau Giudeţul sufletului cu trupul (1698) (Vücutla Ruh Arasındaki Anlaşmazlık Konusunda Ulaşılan Hükümün Divanı) adlı felsefi kitabın yazarı.

Buralardaki kiliseler tek tek anlatmakla bitecek gibi değil. Bulgar Kilisesi var, yine başka bir Ortodoks kilisesi olan Ayios İoannis Kilisesi var… Yokuşun sonuna inip Vodina Caddesi’nde (cadde ve sokak isimleri de ne güzel değil mi?) sola saptığımızda hala Kantemir evinin bahçesi sınırlarındayızdır. Bahçenin içinde bir Aya Yorgi kilisesi daha var. Ama içeri nasıl giriliyor, bekçisi nerededir, inanın bilmiyorum. Biz Balat’a geçelim. Balat adı “Palation”un bozulmuş şekli. Surlardaki Blaherna Sarayı’na yakınlığından ötürü semt bu adla tanınır. Balat ile surlar arasında kalan semtin “Ayvansaray” olarak isimlendirilmesi de belki burdan gelmiştir. İspanyadan gelen, Granada’nın düşmesiyle Engizisyon’un hayatlarını zorlaştırdığı Yahudiler yerleştirilmiş buraya 15. yüzyılda. osmanlı her millet ve dine açıktı, nüfusunu arttırdığına ve yeni gelenlerin lendine özgü bilgi ve hünerlerinden yararlanacağına memnundu. Yakın zamanlara kadar da yaşamlarını burada sürdürmüşler ancak Fener’den Balat’a geçtiğimizde kalan yapılardan anlarız ki, Rumların altında bir ekonomik duruma sahiplermiş Yahudiler, uzun zaman çok zengin bir topluluk olamamışlar. Balat Yahudileri içerisinden kalabalık gruplar 1950’lerden başlayarak israile göçmüşler. Geri kalanlar da şehrin farklı yerlerine dağıldığından günümüzde bir avuç Yahudi kaldı. Burada da Selanik Sinagogu beraberinde kiliseler de günümüze kadar gelmiş. Semtteki başlıca cami Sinan’dan kalma Ferruh Kethüda Camii’dir. Ferruh Kethüda, Semiz Ali Paşa’nın kahyası. Caminin arka duvarında bir güneş saati var, kiremitli çatısıyla da oldukça mütevazı bir yapı. Gördüğü restorasyonu görmemiş olmasını dilerdim. Bugünkü durumu içler acısı.Grotesk madeni çatı ve camekan eklemesi camiyi çok farklı bir kimliğe hatta kimliksizliğe bürümekte. Eskiden Balat mahkemesi bu caminin avlusundan kurulurmuş. Caminin az ilerisinde, Kamış Sokağı’nda da Surp Hreşdagabet Ermeni Kilisesi de var. Kilisesi, sinagogu, camisiyle Osmanlı toplumunun temel ögeleri bir semtte böylece toplanmış.

Ferruh Kethüda Camii’nin restorasyon faciasına maruz kalmış hali.

 

Sınırları erimiş, hangi sokakla artık hangisinde olduğumuzu bilmediğimiz bu semtleri gezdiğimizde, sokakta  oynayan son çocukları, davetkar kafeleri, antikacıları, antika müzayedelerini, ikinci el nesne satan dükkanları hele Ermeni bir teyzenin başında durduğu Maison Balat’ı, evler arası flama gibi asılmış çamaşırları, bolca da fotoğraf çekmeye gelen yerli-yabancı turist görürüz. Semt kime aittir, sakinleri kimdir, durumlar karışıktır. Geçiş dönemindedir adeta. Ara Güler fotoğraflarının canlanmış hali gibi gerçek, statiğe ve yer çekimine meydan okuyan, ayakta durması için hiçbir sebep olmayan pembe duvarlı perili köşk kadar da gerçek-üstüdür. İstanbul’un tezatlı güzel köşeleri…

YORUM YAP