“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Semtler, Sesler ve Renkler: Pera ve Galata

Geçen hafta Moda‘daydık. Bu hafta Pera’dayız…

Birbirlerinin komşusu; güzide iki semti İstanbul’un Pera ve Galata. O kadar bozmaya verdiğimiz uğraşa rağmen hala bir şekilde tüm özgünlükleriyle ayaktalar, direniyorlar. Eski İstanbul’u özleyen o taraflarda alıyor soluğu. Kimliklerine, karakterlerine müdahale üstüne müdahale etsek de ruhları hala mücadelede. Pera ve Galata, aslında Beyoğlu; Türkiye’nin yakın dönem toplumsal tarihinin somutlaştığı semtler. Buradaki binaları okumayı başardığımızda, söz konusu tarih hakkında çok şey anlatacaklar. Yapıları kimlerin yaptırdığı, bu insanların o zamanki yaşamı, kariyeri, önemini deştikçe enteresan bilgiler çıkıyor gün ışığına, ta ki 1930’lara kadar. Sürecin ilk aktörleri, bölgeye en güzel izlerini bırakan gayrimüslim burjuvazi, Dünya Savaşı, onu izleyen Kurtuluş Savaşı’yla yavaş yavaş yok oldu. Kalabilen ender kesimin çocukları da ne yazık ki 6-7 Eylül’ü yaşadı…

Pera, Yunanca “karşı yaka” veya “öte” anlamına geliyor. Pera olarak bildiğimiz Beyoğlu’nun nadide bölgesi, zamanında Bizans’ın bir parçası. Bizans da o zamanlar, şimdiki Paris gibi sayıyla ayırt edilen birtakım “arrondisement”lara bölünmüş olduğundan Galata ile birlikte Pera, Konstantinopolis’in XIII. mahallesini oluşturuyorlardı. Buranın bilinen ilk adı, o zamanlar bağ-bahçe olmasından “incirlik” anlamına gelen “Sykai”mış… Galata’nın etimolojisi hala çözülebilmiş değil. Galatealılar adlı bir topluluktan veya burası zamanında mandıraların adresi olduğu içiin “süt” anlamını veren “Galaktos”tan geliyor olabilir ismi. Ayrıca Cenova kentinde de bir “Galata” semti olduğunu biliyoruz.

Pera adının simgesel bir anlamı var; çünkü Pera, tarihi boyunca İstanbul’da, tam da İstanbullu olmayan bir şeyi ya da bir şeyleri temsil etmiş. Ecnebiliği çağrıştırmış. Kentin coğrafi konumu ona Doğu-Batı Akdeniz arasında bir “geçiş yeri olma” alınyazısını kazandırdı ya işte bu Batı Akdeniz’in İstanbul’da ayağını bastığı yer, 14. yy itibariyle Pera ve Galata imiş. Bu bakımdan yalnızca Haliç’in “karşı yaka”sı değil, bütün bu kültürel dünyanın “öte”siymiş bu bölge. Osmanlı İstanbul’u aldığında da durum değişmemiş ama pek de kıymeti anlaşılamamış olsa gerek ki parsel parsel hediye edilmiş bazı topraklar. Batıdaki devletlerle diplomatik ilişkilerini geliştirdikçe, o devletlere Pera’dan toprak bağışlanmış, onlar da günümüzde hala varlığını korumuş olan elçilik binalarını buralarda inşa etmişler. Zamanla bu binalar etrafına ticaretle uğraşanlar, dini kurumlar, eğitim yapıları geldikçe çeşitli koloniler gelişmiş. Tam da o sıralar Batı’da sanayi devriminin patlamasın mı? Batı, dünyada her konuda belirleyici güç; hayat standartları ve biçimlerine karar verendir artık. Bize de uygun gördüklerini bu bölgeden verecektir. 19 yy itibariyle bu bölge Osmanlı Devleti’nin büyük “gümrük kapısı” görevini üstlendi. Burası yeni mallar beraberinde modern hayatlarımızın yeni birçok adetini bizle buluşturan sınırdı. İlk kuru temizleme aletleri, Havana puroları gibi…

Bey ve Oğlu: Bir Bölgeye İsmini Veren Gritti Ailesi

Ecnebi Pera’ya Türkler veriyor Beyoğlu adını. O zaman tamamen bağlık bahçelik olan bu bölgede Venedik elçisinin oğlu Gritti’nin konağı varmış. Kanuni Süleyman Gritti ile dostmuş, zaman zaman konağında onu ziyaret edermiş. Yahya Kemal’e göre Türkiye’ye alafrangalığı getiren bu ailenin kökeni Girit’e dayanır, soyadları oradan gelir. Aile 18. yy. da Girit’ten Venedik’e yerleşir. Ailenin “Bey” lakaplı üyesi Andreas Gritti’nin Fatih döneminde İstanbul’a yerleşir. Bu Andreas Gritti Bey, Osmanlı ile Venedik arasında özellikle buğday ticaretinden çok zengin olur. Galata’da sur dışında Pera bağları denilen bölgede, bugünkü Postacılar sokağının alt kısmında inşa ettirdiği muhteşem bir konakta yaşar. Ticaret ile savaşın yan yana sürmeyeceğini bildiği için Osmanlı ile Venedik arasında sık sık patlak veren savaşlar ve gerginliklerde her zaman arabulucu rolü üstlenir savaşların en kısa sürede sona erdirilmesine ve barış anlaşmalarının kalıcı olmasına önayak olmur. Hatta 1499’da başlayıp 1502’de biten Osmanlı- Venedik savaşından sonra anlaşma metninin Andreas Gritti tarafından hazırlandığı bilinir. Bu anlaşmalar sayesinde Venedik’li tüccarların belli bir süre vergiden muaf olmalarını ve Venedik elçilerinin üçer yıl bu görevi sürdürmeleri gibi ayrıcalıklar da elde eder. Kendisi de bir dönem Venedik elçiliği yapmıştır.

Andreas Gritti’nin Venedik’te resmi nikahlı bir eşi olmasına rağmen Konstantiniyye’de de kadınlarla ilişkilerini sürdürür ve Rum kadınlardan dört oğlu olur. Pierre, Alvise, Lorenzo ve Gregorio isimli gayrı meşru çocuklarının tamamını yanına alarak 1504’de Venedik’e geri döner. Ticaret’ten elde ettiği muazzam servetle bir takım siyasi manevraların içine girer ve 1523’de Venedik Doj’u (Devlet Başkanlığı) görevine seçilir. Tam 15 yıl bu görevde kalır. Aynı yıl Pargalı İbrahim Paşa’nın da sadrazamlığa getirilmesi enteresan olur. Biri mükemmel bir Türkçe’ye sahipken, öteki İtalyanca’yı çok iyi konuşur. Belki de bu nedenle bu dönem Venedik ile Osmanlı arasındaki en sakin dönemdir. Ticari ilişkiler hızla gelişir ve Akdeniz’deki barış ortamı Venedik’in hızla zenginleşmesine yol açar. Rönesans’ın en önemli ressamları bu dönem Venedik’te başyapıtlarını üretirler. Onlardan biri de Tiziano Vecellio’dur. Tiziano aynı zamanda Doj Andreas Gritti’nin de bir portresini yapar. Andreas Gritti iktidarının son yılında patlak veren Osmanlı- Venedik savaşına artık mani olamaz ve 1538 yılında ölür. Bugün Venedik’deki San Marco meydanında Dükler Sarayı’nın cephesinde 1536’da yapılmış bir heykelde Doj Gritti’yi görebiliriz.

Oğullarından Alvise Gritti‘nin tam bir Osmanlı gibi yaşadığını, eğlenceye çok düşkün olduğunu, bir harem kurduğunu, Macaristan seferlerinden dönüşünde birçok antik heykeli sarayına diktiğini- böylece Pargalı’ya da örnek olduğunu, birçok sanatçı ve bilim adamını sarayında ağırladığını tarihçiler yazar. Babasından kalan sarayı daha da büyütmüş ve bu saray ileride semte de adını verecek olan “Beyoğlu Sarayı” adıyla anılmaya başlanmış. Saraydan bugüne bir iz kalmamış. Sonraki yıllarda yıktırılarak buraya Venedik Elçiliğinin binası (bugünkü İtalyan Konsolosluğu İkametgahı) inşa edilmiş. Alvise’nin sarayından kalan yegane iz; konsolosluğun girişindeki Venedik Devletinin simgesi olan Aslan rölyefidir.

 

Türkler de bu hikayeyle birlikte, Pera’ya artık Beyoğlu demeye başlıyorlar ve burada var olmaları gerektiğini düşündüklerinden 15. yüzyıldan başlayarak semte giriş yapıyorlar. Gelişen Beyoğlu hızlıca binalarla kaplanıyor. Osmanlı döneminde özellikle Tanzimat sonrasında İstanbul’da ve büyük liman kentlerinde yoğunlaşan ve ticaretle uğraşan, Müslüman olmayan azınlıklar, Levanten nüfusu baskındı. Doğu’daki bu insanları Levanten diye tanımlamak da Batı Avrupalının karşılaştığı her şeyi tanımlama ve kavramlaştırma çabasından ileri geliyor. Beyoğlu işte böyle bir ortam da gelişip, şenlenmeye başlarken 1830 ve 1871 yıllarında çıkan büyük iki yangın semti kasıp kavurur. 3000’den fazla bina yanarak kül olur ne yazık ki. Ama bazıları için her felaket bir fırsattır: Yeni zenginlere, boşalan arsalar üzerine yeni konaklar yapma imkanı doğar.

 

Bugün gördüğümüz Beyoğlu, az sayıda istisnalar dışında, 1871 sonrasında yapılaşmış bir Beyoğlu’dur. Çok beğendiklerimizden örnek verecek olursak; Doğan Apartmanı 1894’te inşa edilmiş, İstiklal Caddesi’nde, Tünel’den Galatasaray’a doğru inerken sağda İsveç Konsolosluğu’nun yanında bulunan ve Türkiye’nin ilk modaevine ev sahipliği yapan Botter Apartmanı, 1890’larda terzi Jean Botter tarafından, dönemin ünlü mimarlarından Raimondo D’Aronco’ya yaptırılmış. Hollanda asıllı bir aileden gelen ve Sultan Abdülhamit’in özel terzisi olan Jean Botter’ın alt katta butiği, üstünde terzihanesi ve atölyeleri; onun üstündeki iki katta da ailesiyle ikamet ettiği evi bulunuyordu. İstiklal Caddesi ile Acara Sokağı’nın kesiştiği noktada yer alan Mısır Apartmanı, 1870’de Mısır Hidivi Abbas Halim Paşa’nın kışlık konağı olarak mimar Hovsep Aznavuryan tarafından yapıldı. İstanbul’un ilk betonarme binası olan Mısır Apartmanı zeminde dükkanlar olmak üzere toplam 6 kattan oluşuyor. En üst katın bir bölümü çamaşırhane, kalan kısmı ise teras olarak kullanılıyordu. Abraham Paşa tarafından konut olarak yaptırılan Cercle d’Orient binayı, Fransız kökenli Levanten mimar Alexander Vallaury inşa etti. İstiklal Caddesi’nde 45 metre boyunca uzanan, neo-klasik üslüpta ve barok unsurların göze çarptığı 5 katlı Cercle D’Orient, 1884’te tamamlandı.

Doğan Apartmanı

Şişhane’deki Bankalar Caddesi ile Meşrutiyet Caddesi’nin kesiştiği noktada yer alan Frej Apartmanı’nın trajik bir öyküsü var. Burayı yaptıran, İstanbul sosyetesinin vazgeçilmez simalarından, devlete bile borç verebilecek kadar zengin olan Lübnanlı Selim Hanna Frej. Bugün binanın üzerinde gördüğümüz çocuk figürlerinden biri ailenin tek kız Anjel olabilir, deniyor. Evlilik yaşı geldiğinde İstiklal Savaşı’nın başarılı kurmaylarından Feridun Dirimtekin ile evlenerek Aysel adını alıyor; resmi ve diplomatik her davetin aranan siması oluyor. Feridun Bey emekli oldunca görkemli Frej Apartmanı elden çıkarılıyor ve aile, Nişantaşı’nda bir apartman dairesine taşınıyor. Bu dönemlerde Feridun Bey bir kaza sonucu çukura düşerek bacağını kırıyor, bir süre sonra da vefat ediyor. Eşinin vefatıyla yıkılan Aysel Hanım’ı akrabaları bir de miras kavgalarının içine çekiyor, deli olduğunu söyleyip akıl hastanesine kapatıyorlar. O zaman bir beyanla oluyor mu bu işler, emin değilim. Bir süre Frej’lerin tek kızı akıl hastanesinde kaldı, sonra huzur evine gönderildi. Kalan antikaları çalındı, yoksulluğun ağırlığı acısını daha da yükseltti. Sonunda o da eşi gibi bir çukura düşerek bacağını kırdı ve hayatını kaybetti.

Giuseppe Fossati tarafından tasarlanan Narmanlı Han

Ve 19. Yüzyılın ilk yarısında yapılan, 1924’e kadar Rus Konsolos Binası olarak kullanılan, şimdilerde restorasyon adı altında katlettiğimiz Narmanlı Han… İstiklal Caddesi’nin çok önemli bir noktasında 2.7 dönüm arazide bulunan Narmanlı Han, Türk edebiyat ve sanat tarihi açısından son derece değerli bir eser. Ahmet Hamdi Tanpınar, Bedri Rahmi Eyüpoğlu, Aliye Berger, Firşek Karol gibi birçok önemli sanatçımız burada uzun yıllar yaşıyor ve en önemli eserlerine burada oluşturuyor. Ahmet Hamdi Tanpınar, dünya çapında eserlerinden olan Huzur romanını burada kaleme alıyor. Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nü burada yazıyor. Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Aliye Berger de yine aynı şekilde birçok eserini burada oluşturuyor. Tabii sadece onlar değil, başka birçok sanatçı ve gazeteci uzun yıllar burada yaşıyor. Narmanlı Ailesi’nin de sanata ve sanatçıya verdiği önem sayesinde burası adeta tarih boyunca bir sanat ve sosyalleşme merkezi kimliğini taşıyor.

 

Binaları tek tek anlatmak bir yazıda, mümkün değil. Jön Türkler’in buluşma yeri “Hacopulo pasajı” gibi birçok tarihi bina, dikkatli gözler için Beyoğlu’nu bir açık hava müzesine dönüştürüyor. Siz iyisi mi, bir gün en başından, mesela Unkapanı Köprüsü’nün Galata ayağının dibindeki Sokollu Camii’nden başlayın Galata’yı, Pera’yı gezmeye. Sanki Selimiye için yapılmış bir deney olduğu izlenimi veren bir Sinan camiisi bu! Dikkat ederseniz de minare, camilere uygun olmayacak şekilde sol taraftadır, olması gereken yerin denize fazla yakın olması nedeniyle.

 

Sokollu Camii’nden Galata Köprüsü’ne kadar uzanan kıyı bölgesi de “Perşembe Pazarı”. Camii’den Karaköy- Azap Caddesi’ne gelirken, 18.yy’ın barok meydan çeşmelerinden biri olan gösterişli Saliha Sultan Çeşmesi görürüz. Saliha Sultan buralarda yaşayan fakir bir ailenin kızı. Eve götürmek için su doldururken testiyi kırınca, ağlamaya başlamış. O sırada arabasıyla oradan geçen saraylı bir hanım ona acımış, yeni testi alabilmesi için para vermek istemiş. Saliha da testi için ağlamadığını, beceriksizliğine yandığını söylemiş. Cevaptan hoşlanan hanım onu saraya aldırmış, bu küçük kız büyüyünce I. Mahmud’un annesi Saliha Sultan olmuş. Çocukluğunu unutmayarak o noktaya bu çeşmeyi yaptırmış.

Arap Camii

Yanıkkapı’yı geçip yeniden denize doğru kıvrıldığımızda, Arap Camii girişlerinden birine çıkar yolumuz. İsminden Arapların bu yapıyı, 8. yy’da kenti kuşattığı sırada yaptıklarını düşünebiliriz. Ama üslup hiç onlara ait değil. Bildiğiniz Latin Kilisesi burası. Cenevizliler burayı koloni yaparken bu binayı da Aziz Dominik adına bir katedral olarak inşa ettirmişler.

St Benoit, 1894’te Orient Express’in son durağının İstanbul olduğu günlerde yapılan Pera Palas, Galatasaray Lisesi, Galata Kulesi, Pietro e Paoli, Mevlevihane, Kırım Kilisesi, Santa Maria, Dutch Chapel, Küçük İtalya, Maison de France, İstiklal Caddesi’nin hanları ve pasajları… Gene Fransiskenlere ait Katolik kiliselerinden St. Antuan, 1917 Ekim Devrimi’nin Rus göçüyle gelen eğlence hayatının izi Rejans… Lebon ve Markiz Pastaneleri, şimdi Markiz’in yerinde Roberst’s Coffee var:( Her biri ayrı bir yazının konusu olabilecek yapılarla dolu Pera ve Galata. Asmalımescit de ilginç bir sokak. Refik ve Yakup gibi, zamanında aydınları ağırlamış, varlığını günümüzde sürdüren meyhaneler var mesela. Yakup’un yeri Azaryan Efendi’nin apartmanlarından; onun yanında da Maltalı-Levanten Mizzi’nin İngilizce ve Fransızca yayınladığı The Levant Herald gazetesi çıkarmış. İleriki köşe binada ise, ilk Türk marşımızı besteleyen, ünlü opera bestecisi Donizetti’nin kardeşi Donizetti Paşa’nın evi var.

Bankalar Caddesi

Yürümeyi en sevdiğim caddelerden biri olan Bankalar Caddesi’yle bitireyim. Eski adıyla Voyvoda Caddesi’ne girdiğimizde, korunmuş yapıları-sokaklarıyla avrupada olduğumuzu veya İstanbul’un geçmişine yolculuk yapmayı başarmış gibi hissederiz. Osmanlı toplumunun ilk bankaların merkezi bu sokak: Banque Ottoman, Banca di Roma, Credir Lyonnaise gibi. Daha sonra Cumhuriyet’in milli bankaları da bu caddeye görkemli bir giriş yaptı, benzer yapılar inşa ettirdiler merkez binaları için. En görkemlisi Osmanlı Bankası olabilir. Mimar Valluary’nin eseri ne de olsa.

Şimdiki halini hiç konuşmayalım.

Pera’nın Eski Bir Sokağında

Kuşlar kalkıyor Aya İrini üstünden
Bir sap ot kulaklarının arkasında.
Ben sonunda burdasın işte diyorum kendi kendime
Burda eski bir atlasın kesiştiği yerde.
Bir kedi gözlerini dikmiş sana bakıyor
Ve aşağılarda gök ne kadar aşağılarda olursa.
Ve karşıdan karşıya geçmeye çalışıyor bir kadın.
Ben seni düşünüp korkunç ince diyorum görmediğim boynu.
Önümden çerçiler askerler bıçak bileyiciler geçiyor
Ve asık suratlı kazmacıları dünyamızın.
Bir ses seninle aynı yarımadadayız diyor
Ve yitiyor sonra Pera’nın eski bir sokağında.
Pera’nın eski bir sokağını tepiyorum ben böyle her akşam
Her akşam tabanımda senin çamurun

-İlhan Berk

 

Kaynak:

İstanbul Gezi Rehberi, Murat Belge

Levanten Kavramı ve Levantenler Üzerine Bir İnceleme, Raziye OBAN

YORUM YAP