“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Sesine Dünyaları Sığdıran Kadın: Marıa Callas

“Bir çocuğu çirkin ve istenmiyormuş gibi hissettirmek zalimliktir.”

İkinci Dünya Savaşı sonrası dönem, hemen hemen tüm sanat dalları açısından yeni arayışların ortaya çıktığı, sanatın devamlı artan bir ivme ile popülarite kazandığı yeni bir dönem olarak karşımıza çıkmaktadır. Edebiyattan sinemaya kadar oldukça geniş bir yelpaze içerisinde kültür ve sanat politikaları ülkeler nezdinde önem kazanmaya başlamıştı. Klasik müziğin romantik dönem sonrası kan kaybı yaşayıp yavaş yavaş popülerliğini kaybederek sınırlı bir kitleye hitap etmeye başladığı 20. yüzyılın ikinci yarısında operanın popülerliği gittikçe yükseliyordu. Özellikle 50’li yıllarda opera, Avrupa ve Amerika’da altın çağını yaşıyordu. Operanın altın çağını yaşamasına en büyük katkıyı yapan kişilerin başında, sansasyonel özel hayatı ve dünyaları sığdırdığı sesiyle “diva” kelimesinin sözlükteki karşılığı haline gelmiş Maria Callas geliyordu şüphesiz. 

Yunan bir anne ve babanın ikinci kız çocuğu olarak New York’ta doğan Callas’ın annesi, aslında Maria’nın yerine ablasının sanatçı olması için çaba sarf etmiş ancak başarılı olamamıştı. Bu sebeple annesi asla Maria’nın başarılarını benimseyememiş ve Maria’nın La Scala’nın “La Divina”sı haline geldiği dönemde de annesi ile arası açılmaya devam etmiştir. Maria Callas’ın aile yaşantısındaki sorunlar yalnızca annesi ile olan ilişkisindeki pürüzlerle sınırlı değildi. Callas’ın annesi Litsa ile babası George anlaşamıyorlardı, aile yaşantısında anlaşmazlıkların ortaya çıktığı ve Litsa’nın iki kızıyla birlikte New York’tan ayrılarak Atina’ya döndüğü 1937 yılında Maria henüz 14 yaşında idi. Maria mutsuz geçen çocukluğu için daima annesini suçlamış ve bunu şu sözlerle dile getirmiştir; “Ablam zayıf, güzel ve arkadaş canlısıydı, bu yüzden annem daima onu tercih etti. Ben ise çirkin, şişman ve sakardım. Popüler değildim. Bir çocuğu çirkin ve istenmiyormuş gibi hissettirmek zalimliktir. Onu çocukluğumu elimden aldığı için asla affetmeyeceğim. Bunca yıl büyümekle ve kendimi geliştirmekle uğraştım. Şarkı söyleyip para kazanıyordum. Benim onlar için yaptığım her şey genellikle iyiydi ama onların bana yaptıkları genellikle kötüydü.” 

Maria müzik eğitime Atina’da, İspanyol soprano Elvira de Hidalgo’nun öğrencisi olarak başladı. Atina konservatuarında çalışmalarına başladığında yalnızca 15 yaşındaydı. Çalışkanlığı ve öğrenme hevesi sayesinde bir yıl gibi kısa bir süre içerisinde Fransızca ve İtalyancayı akıcı bir şekilde konuşabilir seviyeye gelmişti. İkinci Dünya Savaşı esnasında Nazi Almanya’sı, Yunanistan topraklarını işgal etmişti. O sırada pek çok Yunan zor durumdaydı ve insanlar açlıktan ölüyorlardı. Maria, tüm bu karmaşaya ve zor şartlara rağmen konservatuardaki eğitimini aksatmadan devam ediyordu, aynı zamanda sahneye çıkmaya da başlamıştı. Alman askerleri Maria’nın sesiyle büyülenmişlerdi. Ailesine ve Maria’ya yiyecek yardımında bulunuyorlardı. 

“Tebaldi ile beni kıyaslamak kola ile şampanyayı kıyaslamakla aynı şey”

Yunanistan Ulusal Operası’nda önceleri küçük rollerle kendisini göstermeye başlayan Callas, zamanla Puccini’nin Madama Butterfly’ı, Wagner’in Tristan ve Isolde’si ile ünlenmeye başladı. Uluslararası anlamda ün kazanması ise 1947 senesinde Verona’da Ponchielli’nin La Gioconda adlı operası sayesinde dönemin duayen tenorlerinden Giovanni Zenatello ile tanışması ile gerçekleşiyor. Yine aynı dönemde ve kariyerinin ilerleyen yıllarında da birlikte çalışacağı orkestra şefi Tulio Serafin tarafından nükteli bir şekilde “Muhteşem Çirkin Ses” olarak nitelendirilmişti Maria’nın kendine has, kırılgan ve ürkek benliğinden doğan alışılmadık sesi. Verona’dayken hayatını değiştirecek olan İtalyan iş adamı Giovan Battista Meneghini ile tanışıyor Maria. Tanıştıktan kısa bir süre sonra evleniyorlar. Evlendikleri yıl olan 1949’dan 1959 yılına kadar birlikteliklerini sürdüreceklerdi. 50’li yıllar, opera mevzubahis olduğunda oldukça fanatik davranabilen İtalyan opera seyircisinin aleviyle özellikle Milano’daki La Scala, divaların savaşına ev sahipliği yapıyordu. Avrupa’da opera en ilgi gördüğü dönemlerden birisini yaşarken Callas, kanatlarını kazanmıştı, artık uçabiliyordu. Bu dönemde, çocukluğundan itibaren bir türlü izi geçmeyen bir yara gibi üzerinde taşıdığı kilo takıntıları baş gösteren Callas, hızlı bir şekilde kilo vermeye başlamıştı. Opera sanatçıları için hızlı şekilde kilo vermek sesin de zayıflamasına sebep olacağından iyiye işaret değildir. Maria, verdiği kilolar sonrası sesinin eskisi kadar güçlü olmadığı yönünde yapılan eleştiri oklarının hedefindeydi artık. Azmi, kararlılığı, çalışkanlığı ve hırsı sayesinde kısa sürece toparlanan Maria Callas, adım adım “La Divina” yani “İlahi Ses” unvanını kazanmaya doğru koşarken bu dönemdeki en büyük destekçisi, şüphesiz eşi Meneghini’ydi. Meneghini, Maria için bir eşten çok daha fazlasıydı. Geçmişten getirdiği aile travmalarının yaralarını sarmasına yardımcı olan ve onu her konuda destekleyen bir dost, annesi ve ablasıyla birlikte Atina’ya döndüğünden beri uzak kaldığı baba figürü, Maria’ya son derece aşık bir sevgili… 

Son derece çalışkan, hırslı ve rekabetçi olan Callas’ın La Scala’daki en büyük rakiplerinden birisi şüphesiz İtalyan soprano Renata Tebaldi’ydi. Bir röportaj esnasında kendisine gelen Tebaldi ile alakalı bir soruya “Tebaldi ile beni kıyaslamak kola ile şampanyayı kıyaslamakla aynı şey” diyerek cevap veren Callas, yine de her performans sonrası Tebaldi’nin kulisine giderek kendisini tebrik etmeyi de ihmal etmeyen bir karakterdi. Müzik eleştirmeni John Ardoin “Callas: The Voice, The Story” adlı kitabında Callas – Tebaldi ikilisiyle alakalı inanılmaz bir yorumda bulunur. “Eğer Verdi’nin La Forza Del Destino adlı operasında güzel ses duymakla ilgileniyorsanız, Tebaldi dinlemelisiniz. Ancak Leonora karakterinin yazgısıyla ilgileniyorsanız, mutlaka Callas dinlemelisiniz.” Sesi oldukça tartışma yaratan ancak sahnedeki duruşu ve tavrıyla dönemdaşı diğer sopranolardan ayrılan Callas, 20. yüzyılın en büyük orkestra şeflerinden biri olan Leonard Bernstein tarafından “Dünyanın en büyük sanatçısı” ünvanına layık görülmüştü. İtalyan neo-realist film yönetmeni Luchino Visconti’nin büyük bir hayranı olan Callas, Visconti’nin rejisörlüğünü yaptığı Verdi’nin La Traviata adlı operasında kendisiyle çalışma ve oyuncu yönünü geliştirme fırsatı bulmuştu. Sesiyle olduğu kadar sahnedeki başarılı oyunculuğuyla da göz doldurur Callas 1969 yılında, Piero Pasolini’nin yönettiği ve çekimleri Kapadokya’da yapılan “Medea” adlı filmde de kendisine yer bulacaktır. 

Meneghini ile birlikteyken bir diğer iş adamı Aristotle Onassis’e âşık olan Maria, hayatında bir dönüm noktası yaşıyordu. Onassis için kendi hayatını ve kariyerini bir kenara bırakan Maria için La Scala’daki ihtişamlı günleri geride kalmaya başlamıştı. Onassis’le başta her şey inanılmaz bir şekilde ilerlerken Maria’nın hamileliği ve Onassis’in Jacqueline Kennedy ile ilişkisinin ortaya çıkmasının sonrasında işler iyice sarpa sarmıştı. Sahip olduğu aşk Onassis tarafından reddedilen Callas, önce Jacqueline Kennedy’e karşı Onassis’i kaybetti sonrasında ise bebeğini. Kaybettikleri bununla da sınırlı kalmadı. Yaşadığı ağır bunalımlar, kalp ve hayal kırıklıkları Maria’yı depresyona sürükledi. La Divina, sesini de kaybetmişti. Tüm bu sürecin ertesinde güçlü bir kadın olmaya çalışan Maria, sesini kazanmak ve eski ihtişamlı günlerine geri dönerek yeniden La Divina olabilmek için hem kendi içerisinde hem de hayatına son derece ilgi gösteren magazin basınına karşı savaş verdi. Callas bir daha asla eskisi gibi olamadı, bu durum onu daha da depresifleştirdi. 70’lere gelindiğinde dünyanın dört bir yanından sevenlerinin sesine kayıtsız kalamayıp veda konserleri serisi düzenledi. Konserlerin tamamında eski performanslarının oldukça uzağında kalması dikkat çekti. Callas son konserini, 11 Kasım 1974’te, Japonya’nın Sapporo şehrinde gerçekleştirdi. 

Sesini kaybetmesinin ardından genç opera sanatçılarına dersler veren ve sahnenin ardında vakit geçirmeye başlayan Callas, çıktığı veda turnesi ile yeniden şarkı söylemeye dönebileceğine dair tüm umutlarını yitirmesiyle birlikte Paris’teki evinde inzivaya çekilir. Kimseyle görüşmek istemez, günlük hayatında zamanının büyük kısmını evinin sınırları içerisinde geçirmeye başlar. Henüz 53 yaşındayken sürpriz bir şekilde 1977 yılının Eylül ayının 16. günü hayata gözlerini yumar. Maria’nın ölüm nedeni kalp krizi olarak açıklansa da intihar etmiş olabileceğine dair güçlü iddialar da mevcuttur. Tüm bunların ötesinde, operanın dünyaca ilgi görmesinin baş mimarlarından olan; karakteriyle, diva kimliğiyle, mükemmeliyetçiliği ile, kırılgan tavrı ile Callas’ın hikayesi azmin, yükselişin ve başarının sonrasında ise kalp kırıklığının, gönül yarasının ve yavaş yavaş yitip gitmenin, her şeyiyle “gerçek” bir sanatçının hikayesidir.

YORUM YAP