“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Şeytan İcadından Festivale: Sahiden Nedir Bu Altın Portakal?

Henüz yeni bir sanat olan sinema bu topraklara çok geç düştü… Cumhuriyetin ilanından öncesinde aynı matbaaya bakıldığı gibi bakılıyordu sinemaya; şeytan icadı. Evhamlarıyla ün salmış padişah II. Abdülhamid kendi sarayında yangın çıkmasından çekindiği için elektrik tesisatının Yıldız Sarayı’na değil de kendi konağına döşenmesini istemiştir. Dönemin padişah özel kalemi İzzet Paşa’nın konağında gerçekleştirilen ilk sinema gösterimi sırasında nitrat filminden dolayı yangın çıkıp koca konak kısa sürede kül olunca olanlar olur. Padişah haklıdır; bu şeytan icadının, burada işi yoktur. İşte bu yüzden sevgili okur, Avrupa’da yaygınlaşan ve hatta kendi içinde evrimleşmeye bile başlamış olan sinema, Anadolu topraklarına neredeyse 1910’larda girer. 1910 ila 20’ arasında İstanbul’un en güzide mahallesi Pera’da birahanelerde sinema gösterileri başlar, sinema “halka iner” ve halk sinemayı benimser.

Ses Var, Görüntü Yok: Tiyatrocular Dönemi’ne Giriş

Tam bu sıralarda İstanbullu genç bir tiyatrocu yetişmektedir; Muhsin Ertuğrul. Paris ve Berlin’de aldığı sinema ve tiyatro eğitimlerini, yaptığı okumalarla katlayarak kendini geliştirir. Birinci Paylaşım Savaşı’ndan sonra hızla gelişmeye başlayan Türkiye sinemasını uzun yıllarca tekelinde tutacak olan bu genç, ülkenin çeşitli kentlerinde tiyatrolar oynar. 1913’te açtığı “Ertuğrul Sineması” ise Türkiye sinema tarihinin en önemli sinema salonlarından biri haline gelecektir. 1920’lere yaklaşırken kurduğu Kemal Film şirketinin altında ilk filmlerini yönettikten sonra, o dönem Türkiye’nin en zengin ailelerinden İpekçiler Ailesi ile birlikte Yeşilçam Sineması’nın en çok bilinen filmlerini üretecek İpek Film’i kurarak sinema teknolojisinin Anadolu’ya gelmesine öncülük edecektir. Sesli sinema teknolojisini 10 yıl geriden takip eden ülkemizde, izleyici izlediği filmdeki ana karakterlerinin seslerine hasrettir. Türkiye’nin ilk sesli filmi “İstanbul Sokaklarında” (1931), İpek Film tarafından çekilir. Uzun zamandır izlediği aktris ve aktörlerin sesini duyan izleyiciler sinemanın zehrini yakalamışlardır bile. Sinema tarihi şekillenir, sinema salonları açılır. Muhsin Ertuğrul, 1939 yılına kadar Türkiye’de film çeken tek kişidir. Ertuğrul, kendi tiyatrosundaki oyuncularla kendi yazdığı senaryoları filmleştirmeye devam eder. Bu dönem, bu yüzden “Tiyatrocular Dönemi” olarak anılır.

Sansüre Mahkum Bu Gözler: Geçiş Dönemi

1940’lara geldiğimizde sinema, sinemanın içindeki tiyatrocular yerini sinemacılara bırakmaya başlar. Tiyatrocular Dönemi’nde çıraklık yaptıkları setlerde kendilerine farklı bir bakış açısı ve sinema dili katan genç yönetmenler sinemaya dahil olurlar. Avrupa’da 50’lerde karşımıza çıkacak olan modernist sinemanın dalgasını yakalayan bu gençlerin önü “devlet baba” tarafından kesilir. Tarihin her döneminde olduğu gibi yeni ve alışılmadık görüşlerden hoşlanmayan devlet, üst mertebelerden topladığı beş kişiyle bir sansür kurulu kurar ve bu kurur “Sansür Esasları”nı yayınlar. Bu esaslar doğrultusunda filmin istemedikleri noktalarını kesip atabilir, senaryoları reddedebilirler. Tanıdık geldi değil mi? Aşk 101 Sinan? Esaslar şöyledir; din propagandası yapan, ülke sınırlarını tehdit eden, örf ve adetlerimize -kimin örfü, kimin adeti?- aykırı olan, askerlik onurunu rencide eden ve ırkçılık yapan filmlerin sansürlenmesi esastır.

Artan sinema salonlarında gösterilmek üzere yurt dışından alınan filmler de bu esaslara dahildir ve hatta Türkçeleştirilen isimleri, orijinal isimlerinden daha büyük yazılması zorunluluğu getirilir. Çünkü Türkün karşısında kimse daha büyük olamaz (!) Evet, bu kurul, yukarıda yazdığım gibi “ırkçılık yapan” filmlere sansür uygulayan kurulla aynıdır.

Eğitimli Gözler Vizörde: Sinemacılar Dönemi

Ömer Lütfi Akad1950’lere geldiğimizde Aydınlı bir toprak ağasının oğlu belirir Türkiye’nin başında; Adnan Menderes. Çok fazla bir şey söylemeye gerek yok, zira söyleyecek yeni bir şey yok. Sizlere burada -bilmeniz gereken- tarihinizi anlatmayacağım. Ancak olan şeyleri sıralamak isterim: 1950’de Kore Savaşı’na asker yollandı; 1951’de Halkevleri kapatıldı; 1952’de Türkiye NATO üyesi oldu; 1953’te Mustafa Kemal’in CHP’ye bıraktığı mal varlığı hazineye devredildi; 1954’te Köy Enstitüleri kapatıldı; 1955’te Türkiye’nin en karanlık günlerinden 6-7 Eylül olayları yaşandı ve amerikanın anti-komünist ekonomik planı “Marshall Yardımı” kabul edilmesine ve üç kere milyonlarca yardım alınmasına rağmen 1958’de devalüasyon yaşandı.

Koca 10 yıllık dönem gözünüzün önünden geçip gittiyse “Sinemacılar Dönemi”ne geri döneceğim. 1952 yılında “Kanun Namına” filmiyle birlikte Ömer Lütfi Akad diye bir yönetmenin adı duyulmaya başlar. Filme baktığımızda kurgusu ve kamera hareketleri kendinden önceki dönemde çekilen hiçbir filme benzememektedir; kamera hareketleri, kurgu hızı ve seçilen tipler günlük hayatın içinden çıkmıştır ve hikayenin gidişatı çevre ve dekorla birlikte de desteklenir.
Akad, her ne kadar “Vurun Kahpeye” (1949) filminden sonraki filmlerinde ticari bir kaygıya doğru odaklansa da sinema dili ve tekniğiyle yeni bir anlayış kazandırmıştır. Akad sinemasında, sıradan insanları günlük olayların içinde ve doğal ortamları ile yansıtarak bir değişimin başlangıcının, sanat sinemasının ortaya çıkmasını sağlar. Bu noktada Muhsin Ertuğrul, sinemayı tiyatroya ne kadar yaklaştırdıysa Ömer Lütfi Akad da o kadar uzaklaştırmıştır.
Bu döneme baktığımızda Memduh Ün, Halit Refiğ, Atıf Yılmaz, Osman Seden ve Metin Erksan gibi yönetmenler, aynı dönemde tüm ülkelerde sürmekte olan modernist sinemanın ışığında, kendilerinden önceki dilleri reddederek sinemaya yeni bir bakış kazandırmışlardır. Bu yönetmenlerin filmleri, dönemin izleyicisi tarafından beğeniyle karşılandıktan sonra, ülkede “sanat sineması” yükselişe geçer ve bu da film festivallerini tetikler. Şenlik kültürünün bir parçası olan festivallerde biletli olarak art arda filmler gösterilir ve entelektüel bireyler birbirleriyle izledikleri, gördükleri üzerine konuşabilecekleri bir ortam kazanırlar.

Sahiden Nedir Bu Altın Portakal?

27 Mayıs 1960 yılında ilk kez gerçekleşmesi beklenen “Antalya Festivali,” o sabah yapılan askeri darbe yüzünden gerçekleştirilemedi ve bir yıl ertelendi. Trajikomik… Aynı festival tam 20 yıl sonra 12 Eylül askeri darbesi yüzünden yeniden ertelenecekti. 61’ yılında ilk kez düzenlenen festivale, 64’ yılına geldiğimizde dönemin en ilgi çeken sanatı sinema dalının da eklenmesiyle birlikte yeni bir sembol arayışına giren yetkililer, Antalya’nın portakalı ile Roma mitolojisinde aşkın ve güzelliğin tanrıçası Venüs’ü birleştirerek “Altın Portakal Film Festivali”ni yarattılar.

Yeşilçam Sineması’nın altın dönemlerinde oluşan yıldız sistemi festivalin en büyük “geçim kaynağı” haline gelirken öte yandan sanat olan sinemanın da neferleri artmaya devam ediyordu. Türk Sinematek’i kurulduktan sonra burada yeni, farklı, sürü-dışı ve entelektüel bir gençlik yetiştiriliyordu. Marksist kuramlar, psikanalitik incelemeler ve atölyeler düzenenlenen kurum yıllar içinde ülkedeki yerli film sayısını arttıracak ve ülkede yaşanan enflasyonun sinemayı “teğet geçmesini” sağlayacaklardı.

Sinemadaki türlerin sayıları giderek artarken Altın Portakal da Menderes döneminde açılan sansür kuruluna takılmaya başladı. 1979’da “komünist avı” yapan sansür kurulunun üç filmi yasaklayarak yapımın bazı bölümlerini de kesmek istemesi üzerine festivale katılan tüm yapımcı, yönetmenler ve sanatçılar festivalden çekilme kararı aldı. Jüri üyelerinin de filmleri değerlendirmeme kararı almasıyla festival yönetimi, sanatsal etkinliği iptal etme kararı aldı. Festival bir yıl sonra da 12 Eylül Darbesi nedeniyle gerçekleştirilemedi…

Politik açıdan pik yapan (!) Türkiye’nin içinde ayakta kalmaya çalışan Altın Portakal Film Festivali’nin organizesi, dönemin belediyesi tarafından, politik olarak kendilerine yakın buldukları Antalya Kültür Sanat Turizm Vakfı’na verildikten sonra müzik yarışması da festival bünyesine eklendi. Estetikten uzak bir algıyla parçalara ayrılmaya çalışılan festival, 1989’dan 1994’e kadar Antalya Ticaret Odası (?) tarafından ve o tarihten 2018’e kadar ise yine aynı vakıf tarafından düzenlenmeye başlandı vesaire, vesaire, vesaire…
Sıkıldınız değil mi? Konu politik kayırmacılığa kaydığında sıkıcı olmama gibi bir ihtimal yok doğrusu.
Festival hala aynı algıyla yönetilmeye devam ediliyor. Ancak alınan tepkilerden sonra son birkaç yıldır içerik bakımından bir “öze dönüş” yaşamak isteyen yönetim, yeniden sanat sinemasını halka ulaştırmayı amaçlıyordu ki— pandemi diye bir şey çıktı.  Ancak festival görevlilerini durdurmak için pek de yeterli bir sebep olmayacak ki, “Yıldızların Altında” ismini verdikleri bir konseptle birlikte üç açık hava sinemasında toplam 44 filmi sinemaseverlerle buluşturdular. Bu yıl 12 tane filmin yarıştığı ulusal yarışma kategorisi, önceki senelere nazaran sinema açısından çok daha önemli bir jürinin elinde geçti; kara mizahı -olması gerektiği gibi- bir silah olarak kullanan (jet sosyete hariç :)) Gülse Birsel, filmlerinde her kademeden yaşamların ortak sıkıntıları üzerinden post-modern bir dil yaratmayı başaran genç yönetmen Kıvanç Sezer, Türkiye’nin sanat sinemasına canlandırdığı her rolle derinlemesine iz bırakan Taner Birsel ve bu toprakların kültür ve sanat kodlarının gelişmesinde çok büyük katkısı olan yazar ve gazeteci Zeynep Oral.
Hayaletler”, “Çatlak”, “Gölgeler İçinde”, “Dirlik Düzenlik”, “Kumbara” ve “İnsanlar İkiye Ayrılır” gibi filmlerin yer aldığı Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması’nda En İyi Film ödülün sahibi, Azra Deniz Okyay imzalı “Hayaletler” oldu. Bir diğer beş ödülün sahibi olan yapım ise Erdem Tepegöz’ün yazıp yönettiği “Gölgeler İçinde” idi. Ödül kazanan bu iki filminde hikaye anlatıcılığının distopik bir noktadan olması, içinden geçtiğimiz dönemde gerçeklerin ne kadar da gerçeğin ötesinde (post-truth) bir hal aldığının göstergesi.
Söylenmek istenenlerin, gösterilmek istenenlerin bile bir sistem tarafından gözden geçirilip, belli kalıplar ve filtreler halinde önümüze sunulduğu böylesi bir dönemde, sanatçıların bakışlarına ihtiyacımız var. Çünkü bizler, farklı gören insanlar, boktan bir hal alan dünyanın içinde yeni bakışlar yaratabilecek olanlarız. Festivaller olsun ya da olmasın, sansür uygulansın ya da uygulanmasın, perde kalsın ya da kalmasın; Erdem Tepegözü’n “Gölgelerin İçinde” filminde de yazdığı gibi;

 “Unutma! Yaşayan görür, zaman yiter, yaşam sürer…

yıkıcı, yaratıcı; okuyan, yazan, düşünen ve bu yüzden görmek isteyen karbon-bazlı bir yaşam formu. • DEU GSF'de sinematografi öğrencisi; kakimli.com'da içerik üreticisi ve sosyal medya yöneticisi; @degisenbakis'ta izleyicinin bakışını yeniden yaratmayı amaçlayan bir yaratıcı; @deus.ex.machinax'ta tasarımsal açıdan kendini yeniden keşfeden bir yapay-zeka; @lafingidisi'nde anlamını yitiren kelimeleri kovalayan bir araştırmacı. • bunlar onun hakkında bilinenlerin bir kısmı. dahası için nereye bakacağınızı biliyorsunuz.

YORUM YAP