“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

SIR ALEXANDER FLEMING

“İnsan bazen, aramadığını bulur.”

1881yılı, insanlık tarihinin önemli yıllarından olacak ki bir milleti küllerinden doğuranlardan, tıp dünyasında çığır açanlardan, kısacası dehalardan yana oldukça bereketli.

Alexander Felming, Atatürk’ümüzle aynı yıl, bugün, İskoçya’da doğmuştur.
Üniversiteye kadar tıpla haşır neşir değildir Fleming. Hatta, teknik liseden sonra dört yıl nakliye şirketinde çalışmıştır. Ancak Londra Üniversitesi, St. Mary Tıp Okulu’na girip, eğitimini başarıyla tamamlayıp kendi gibi Sir olmuş Almorth Wright’la birlikte aşı tedavisi üzerine çalışmaya başlayınca bugünün tarihini değiştiren kişi olma yolculuğu da başlamıştır. Acaba bir gün kendisinin de bir Sir olacağını, gıpta ettiği kişilerden biri olacağını bilse neler hissederdi?
Belki de biliyordu çünkü bu süreçte lisansını Altın madalyayla aldı ve 1914 yılına kadar St. Mary’de okutman olarak kaldı. 1914 deyince akan sular duruyor tabi. Fleming de kendini, ordu tabipleri arasında buldu. Ne korkunçtur ki tüm savaşlarda olduğu gibi o da ordu revirlerinde, şimdiye kadar kandaki bakteriler ve antiseptikler üzerine yaptığı çalışmalarını uygulamalı olarak geliştirme şansı buldu. Tabi, akıllara şeytani bir profesör gelmesin. Yaraları iyileştirme çabası içinde, işe yarayan yaramayan her türlü tıbbi gelişmeyi, ister istemez test etmiş olur insan.
İşte Fleming de böyle yapıyor ve bir dizi başarılı deneyin sonunda yaraları iyileştirmek için kullanılan antiseptiklerin, iyileştirilmek istenen enfeksiyondan daha fazla asker öldürdüğünü kanıtlıyor. Karbolik asit, borik asit and hidrojen peroksit gibi antiseptiklerin yalnızca küçük yaralarda etkili olduğunu; ağır yaralanmalarda enfeksiyonu yok ederken kandaki akyuvarları da yok ettiğini, dolayısıyla askerlerin doğal savunmasını ortadan kaldırdığını ortaya koyuyor. Koymuştur da o kargaşada lafını pek de geçiremiyor.
1921 yılına geldiğimizde lisozim (Lysozyme) enziminin, nasıl tırnak, saç, deri, gözyaşı ve salyamızda bulunduğunu ve zayıf da olsa antibakteriyel özelliklere sahip olduğunu keşfetmiştir. Penisilin’in keşfine giden en belirgin adımı ilk, bu şekilde atmıştır.
1928 yılına gelindiğinde ise bugün, birçok bilim insanının yaptığı gibi o da bir influenza virüsü üzerinde çalışmaya başlamıştır. Bugün birçok bilim insanının yaptığı gibi bir çare peşindedir. Gram-pozitif bakteriler üzerine çalıştığı sırada, bakteri üretme kaplarından birinde küf oluştuğunu görür. Kazara oluşan küfün etrafında bakteriden arınmış bir halka oluştuğunu keşfeder. Bu keşfi onu, o kadar heyecanlandırır ki araştırmanın yönü virüslerden bakterilere kayar. 7 Mart 1929’da adını resmen penisilin koyacağı bu “küf sıvısının,” 800 kere inceltilmiş halde bile bakteri oluşumunu engellediğini görür.
Şimdi hunharca kullanılan antibiyotiklerin atası olan penicilinin, o dönem için ne kadar çığır açıcı nitelikte olduğunu anlamak için gram-pozitif bakterilerden kaynaklı difteri, menenjit, zatürre, kızıl hastalığı, bel soğukluğu gibi hastalıkları bir hatırlamak gerek. Sonraları Fleming, keşif gününü şöyle anar: “28 Eylül 1928 sabahına uyandığımda, dünyanın ilk antibiyotiğini -ya da bakteri öldürücüsünü- keşfederek tıp dünyasında bir devrim yaratmayı asla planlamıyordum. Ancak görüyorum ki yaptığım tam da bu olmuş.”
O günkü keşfinin değerinin gitgide daha net anlaşılmasının ardında birçok etmen var elbette. Keşfettiği antibiyotik sıvıyı çoğaltmakta zorlanması, bunların en başında gelen sebep. Üstelik penisilini, içinde ürediği mantardan ayrıştırmak oldukça zordu. Yavaş etki eden yapısı da eklenince antiseptik olarak kullanımının belirgin bir artısı olduğu gözlemlenmemişti. Yolları Ernst Chain ve Howard Florey ile kesişinceye kadar.
O dönem, hala patronu konumundaki Sir Almroth Wright ile aralarında anlaşmazlık olduğu ne kadar doğru bir bilgidir, bilinmez fakat Alexander Fleming emekli olma yolundadır. 1940 yılında, patolojist Howard Florey ve biyokimyager Ernst Boris Chain yönetimindeki bir grup bilim insanı, Oxford Üniversitesi laboratuvarlarında penisilin üzerine çalışmaya başlar ve onu, bugün bildiğimiz ilaca çevirir. Onlar sayesinde İkinci Dünya Savaşı’na gelindiğinde, artık toplu üretime geçilmiştir ve asker tedavisinde kullanılmaya başlanır.
Hakkıyla kullanılması on yıla yayılan penisilinin başarısı takdir görmekte gecikmez ve beş yıl sonra 1945 yılına gelindiğinde Alexander Fleming, Florey ve Chain ile birlikte Nobel ödülüne layık görülür. Yaptığı konuşmada iki bilim insanını, penisilinin geliştirmeleri konusunda takdir eder ve yine gerçek bir bilim insanına yaraşır bir öngörüyle konuşmasını şöyle kapatır: “Sizlere bir uyarıda bulunmak isterim. Penisilin, hiçbir amaç ve koşulda zehirli değildir; dolayısıyla bir hastayı, yüksek doza maruz bırakma korkusu, yersizdir. Ancak asıl tehlike, yeterli dozu vermemekte yatar. Laboratuvar şartlarında mikropları, onları öldürmeyecek dozda penisiline maruz bırakarak dayanıklı hale getirmek zor değildir ve aynı koşulun, zaman zaman insan vücudunda yaratılması da mümkündür.
Penisilin bir gün, herhangi biri tarafından dükkan raflarından satın alınır hale gelebilir. Bu olduğunda bilinçsiz biri, kendini kolaylıkla yetersiz doza maruz bırakarak bakterilerin, ilaca dayanıklı hale gelmesine neden olabilir.”
Biz, Sir Alexander Fleming’in uyarısıyla buluşana kadar kehanetleri gerçek çıktı bile. Hiçbir zaman teknolojinin, gelişimin kurbanı olmadığımızın; yalnızca cahilliğimizin ve/veya kötü niyetimizin kurbanı olduğumuzun bir kanıtı daha.
Sevgili Sir Alexander Fleming’i, 139. yaşında takdirle anıyoruz.

Yeditepe Üniversitesi, Çeviribilim mezunu. Makalelerle başlayan çevirmenlik yolculuğu kitaplarla devam etti. Şimdi ise özgün yazılar yazma heyecanını tatma peşinde.

YORUM YAP