“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Tuhaf Bir Müzikal Olma Hali: PENNIES FROM HEAVEN

Müzikal janrı hem tiyatronun hem de sinemanın kendi var ettiği o gerçeküstü gerçekliği en eğlenceli biçimde kırma halidir. Seyircinin izlediği şeye inanma, izlediği şeyi gerçek kabul etme eylemini son çizgisine kadar zorlar, her defasında inandırır ve kazandığı bu inanma halini sinemanın/tiyatronun hanesine kocaman bir artı olarak ekler. İzleme deneyiminin kendisini üzerine inşa ettiği bu gerçeklik kabullenişi, birçok janrada daha kolayken müzikalde mutlak sadakat ister, karşılığını da bol eğlence ile geri verir çoğunlukla. 

Müzikal janrı içerisinden Pennies from Heaven (1981) filmi benim için en özel olan işlerdendir, zira bir dönem üzerine bir tez inşa etmeye çok uğraşmıştım. Türkiye’de çoğunlukla Mozart in the Jungle dizisiyle tanınan, Broadway müzikallerinin efsanevi divalarından Bernadette Peters’ın Steve Martin ile başrolü paylaştığı bu yapım, Peters’ın çok da yoğun olmayan filmografisi içerisinde en sevdiğim işlerinden biridir. Televizyon kanallarının iyice çeşitlendiği, VHS’lerle birlikte ‘home theatre’ dediğimiz evde film izleme eyleminin iyice popülerleştiği 1980’ler, sinema salonları ve bağlı olarak filmler için sıkıntılı bir geçiş dönemi oluşturmuştu. Bir önceki on yıla oranla klasik Hollywood döneminin büyüsünün yakalanmaya çalışıldığı bu dönemde müzikallerlerin sayısındaki artış kolaylıkla gözleniyor. Bu dönemin başlangıcında yapılan Pennies from Heaven filmi ise dönemin sinema dünyasındaki ruh halini ve sinemanın kendini parlatma çabasının şahane bir ürünü olarak bugün hala müzikal janrasıyla ilgilenenler için şahane bir seyir sunuyor.  

Pennies from Heaven, 1981

Hikayesini Büyük Buhran dönemine yani erken 1930’lardan başlayıp bu on yılın sonuna uzanan bir döneme yerleştiren film kapı kapı gezerek plak satmaya çalışan Arthur’u merkezine oturtuyor. Hayatından bıkan ve kendi plak dükkanının hayallerini kuran Arthur, ilişkisinin çok da iyi gitmediği eşi Joan’a babasından kalan parayı kendisine vermesi yönünde baskı yapmaktadır. Satış için gittiği küçük bir kasabada Eileen ile tanışır ve aralarında hızlıca ilerleyen bir ilişki yaşanmaya başlar. Şehir dışında oldukça görüştükleri bu ilişki, Eileen’in hamile kalmasıyla biter. Arthur’un peşine düşen ve elindeki adresin yanlış olduğunu öğrenen Eileen her melodramda olduğu gibi “kötü yola” düşer. Bu arada eşi Joan’un miras parasıyla hayal ettiği dükkanı açan Arthur hala tatminsiz ve mutsuzdur. Eileen ile olan ikinci karşılaşmasında bu defa yola onunla devam etmeye karar verir ve dükkanı ile eşini terk eder. Bir karışıklık sonuca işlemediği bir cinayetin üzerine kalmasıyla kaçak halde yaşamaya başlarlar ve film Arthur’un idamıyla son bulur.

Filmin en nevi şahsına münhasır yanlarından biri kendi özgün müziklerine sahip olmayıp 1920’lerin ve 1930’ların şarkılarını kullanıyor oluşu. Bu durum hayatını plak satarak kazanan ve kendi dünyasında tüm bu müziklere tutkuyla bağlı olan Arthur’un gerçekliğini daha da ayakları yere basar hale getiriyor filmin kendi dünyası içerisinde. Şarkıların oyuncularca söylenmeyip vokal sesin cinsiyetini ayırmaksızın orijinal sanatçıdan playback yapılması ise başta adapte olması zor bir deneyim olsa da kısa sürede kendi dil yapısını oluşturup seyirciyi kendisine alıştırıyor. Klasik müzikal janrından farklı olarak şarkıların iletişim için kullanılmayışı, karakterler arasında diyaloğa dönüşmeyişi de aynı şekilde filme özgü alışılması gereken farklı bir anlatı yöntemi. Filmin içerisine yerleştirilmiş şekilde kullanılan bu şarkılar için zaman-mekan gerçekliği duruyor, şarkı ve beraberinde olabildiğince büyük bir performans başlıyor; şarkı bitiyor ve zaman-mekan gerçekliği kaldığı yerden devam ediyor. Her defasında tekrarlanan bu akış yukarıda bahsettiğim müzikalin kendi gerçekliğine seyirciyi ikna etme biçimini bir bakıma tersine çevirip müziği ve dansı yalnızca ulaşılması mümkün olmayan hayal dünyasına ait kılıyor. 

Bernadette Peters, Eileen rolünde

Film boyunca oyuncuların kendi sesinden duyulan tek şarkı, idam edilmeden hemen önce Arthur’un müziksiz bir şekilde mırıldandığı Pennies from Heaven şarkısı. Filmin sonuna kadar ince ince dokunmuş olan gerçekliğin reddi ve müziğin hayal dünyasında yaşama hali idam sahnesinde yerini soğuk gerçeğe bırakır ve son sözlerin yerini buruk bir şarkı alır Arthur’un hayatında. Ta ki bir filmin mutlu sonla bitmesi gerekliliği hatırlanasıya kadar. Son bir gerçeklik kırılması için Arthur karanlıklar içinden Eileen’e doğru koşar ve filmi, tıpkı şarkılarda olduğu gibi mutlu bir sonla dans ederek bitirmeyi teklif eder. Kendi dil inşasını bu denli pürüzsüzce tamamlıyor oluşu bu filme sevmek için başlı başına bir neden bana kalırsa. 

Filmin bir diğer etkileyici yanı mizansenindeki şahane işçilik. Görsel yapısı ele alındığında öncelikli olarak anılması gereken sahne, filmin Edward Hopper’ın Nighthawks tablosuyla eşleşen cafe sahnesi. Eileen ile ikici bir araya gelişlerinde kullanılan bu sahne, 1980’lerin sektörel bunalımının 1930’ların ekonomisiyle eşleştirilmesi gibi, 1980’lerin postmodern sanat ekolünü de hikayenin parçası kılmakta. Zaten 1981 yılında, 1920’lerin ve 1930’ların müzikal ekolünde bir anlatı kuruyor olmak başlı başına postmodernizmin getirisi olarak okunmalı. Pennies from Heaven kendi kurduğu görsel ve işitsel dilden, anlattığı hikayenin kendisine kadar, bu sanatların iç içe geçişliliğini temel alan teori ekseninde, klasik anlatıyı kullanarak postmodernizmi mümkün kılıyor. Filmin sonlarına doğru gördüğümüz, Arthur ve Eileen’in sinemada Fred Astaire ve Ginger Rogers’ın filmini izleyişleri de Hopper’ın resminin tekrarına benzer biçimde hizmet ediyor filme. Tüm çöküşlerden sonra hala hayallerin mümkünlüğü üzerine iflah olmaz bir heyecanla konuşan Arthur bir anda filmin içine giriyor ve sinemada izleniyor olan filmle, bizim seyirci olarak izliyor olduğumuz film birbirinden ayrılamaz bir biçimde harmanlanıyor. Bu iki katmanlı sinematik tekrar üretim anı, özellikle Astaire-Rogers ikilisini bilenler için hem aşk hem hayalperestlik hem de her şeyin mümkünlüğü hissini yaratıyor. 

Edward Hopper’ın tablosuyla eşleşen sahne

Kendi bireysel çöküşlerini sinemanın muazzam dünyasıyla kesiştiren biri olarak benim için filmin en güzel yanı, sinemanın kendi buhranıyla toplum belleğinin buhranını kesiştirerek anlatması. Zira belli bir acıyı ve çaresizliği hatırlatarak eşleme yapmak, sıfırdan bir duygu durumunu anlatıyor olmaktan daha kolay ve karşı tarafa için de daha elle tutulur bir duygu durumu  sağlıyor. Bu noktada 1930’ların sancılı atmosferi, Arthur’a kendi hikayesini anlatması için bir alan açarken bir yandan da kendi hayatı içerisindeki çıkmazlarıyla olan ilişkisinin dışavurumu halini alıyor.  Ekonominin bu karakterleri köşeye kıstırmasıyla, karakterlerin kendi doğru-yanlış tercihleri sonucu öznel hayatlarında yaşadıkları kıstırılmışlık hali de eşleşiyor ve böylelikle ortaya çok katmanlı bir anlatı çıkıyor. Bu katmanlı anlatı da hem her türlü seyirci için hem de benim gibi sanatın bir köşesinde gerçeküstü bir yerlerde yaşayanlar için tadından yenmez bir filme dönüşüyor. 

Fred Astaire ve Ginger Rogers ile Steve Martin ve Bernadette Peters

Her ne kadar bol sürpriz içerik patlatmalı bir yazı yazmış olsam da hala izlenmeye değer bir film Pennies from Heaven. Gerek dünyasının inşası gerekse klasik sinemanın o her şey mümkün dünyası, içinde bulunduğumuz yeni Büyük Buhran’lara gebe 2020 yılında, gerçekliği dışarıda bırakıp izlemeye değer. Ayrıca şahane bir soundtrack de cabası.

1996 yılı Şubat ayında doğdu. 12 yaşında sinemayla gerçekten tanıştığından beri başka bir dünyası olmadı. Sanat üzerine bolca konuşup, üretip, yazıp geziyor. Bilgi Üniversitesi Sinema-TV bölümünden mezun oldu. 2018 yazında Yale Üniversitesi Drama Okulu' nda tiyatro yönetmenliği programına katıldı, sonrasında birçok oyunun reji ekibinde yer aldı. Bugün hayalinde Samambaia' da yaşasa da aslında Bilgi Üniversitesi' nde Kültürel İncelemeler yüksek lisansını tamamlamakta. Ağırlıklı olarak da Türk televizyon dizileri ve dünya sinemasının farklı köşelerinden kadın temsili üzerine çalışmakta.

YORUM YAP