“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Tuncel Kurtiz

Zamanın sadece bir algı olduğunun kanıtı gibi, insanların gidişi…

Yedi sene önce bugün, yetmiş yedi yaşında kaybettik Tuncel Kurtiz’i.
Oysa daha dün gibi, ilk duyduğum an.
Oyuncu, senarist, yönetmen ve yapımcıdan çok daha fazlasıydı o.
Yılmaz Güney, Can Yücel, Özdemir Asaf, Peter Brook’un dostu Tuncel Kurtiz’in, hem kendisi hem de yarattıkları öğretici bir persona oldu bize.
1936.
Şubat 1.
İzmit, Bahçecik.
Selanikli Türk bürokratı Hamdi Vala Kurtiz ve Boşnak Müfide Kurtiz’in oğlu, Sezgin ve Rengin’in erkek kardeşleri, Tuncel Kurtiz doğar. Dedesi Selanik vakıflar müdürü, babasının dayısı nahiye müdürü ve kaymakamlık yapmış bir bürokrat üstelik Abdülhamit’in emniyet müdürlerinden de biri. Bugün Drama-Kavala arasındaki yolu, dayısı yapmıştır. Babası da zaten dayısının yolundan giden biri. Selanik’ten üç yaşında ayrılıyor. Kolej sonrası nahiye müdürü olduktan sonra Ankara hukuğa giriyor. Mezun olduktan sonra mülkiye okuyor ve valiliğe kadar yükseliyor. Tuncel Kurtiz, babasının görevi nedeniyle sekiz farklı şehirde, sekiz farklı okulda tamamlar ilköğretimi; Kırıkkale, Reşadiye, Kandıra, Posof, Ayvalık, Michigan, Detroit, New York, Silifke, Tarsus ve İstanbul’dan önceki son durak, 14 yaşında ayak bastığı Edremit olur.
Ortaokul Edremit, lise ise İstanbul Haydarpaşa Lisesi. Bir yandan okurken bir yandan IETT’de ışık kontrolörü olur yarı zamanlı. Hukuk, İngiliz filolojisi, felsefe, psikoloji ve sanat tarihi bölümlerinde eğitim alır lakin bu bölümlerin hiçbirini tamamlayamadan yüksekokuldan ayrılır.
Belki şu an her şey İstanbul’da başlamış gibi görünebilir lakin öyle değil. Ölene dek bir parçasını yaşattığı ve bir ayağını orada tuttuğu Edremit’te oluyor ne oluyorsa. Kitaplarla, güzel insanlarla, sanatla orada tanışıyor. Henüz ortaokulda okurken Dostoyevski, Emile Zola okumasının nedeni ise okumayı çok seven babası ve kitaplarla dolu o ev. Çocuk nefesiyle kendi yaptığı pamuktan sakalların içinde var ettiği boyundan büyük bir rolde, alkışların tadını alınca başlayan bir sevda onunkisi…
Edremit’te alt yapısı çok oluşan Kurtiz, İstanbul’da tiyatro, opera, konserlerle tanışınca hayatı şekilleniyor;
“Kendini Sait Faik zanneden bir çocuktum; çok okuyan, yazmaya çalışan biriydim. Lise 1’deyken, tiyatrolara, operalara giderdim. Saray Sineması’nda konserler verilirdi. Arkadaşım Ünal Arpacı’yı, zorla götürürdüm, ‘Hadi gidelim; bak, ne güzel kızlar vardır orada!’ diye kandırırdım hep. Ünal gülerdi, kanonlar söylenirken. Şan Sineması’nda verilen alaturka ve alafranga konserlere giderdik bir de.” Sonra tiyatro başlar. Haldun Taner’le tanışıklık, Özdemir Asaf’la yakınlık. “O dönem, Mollafenari’de küçük bir matbaası var, Özdemir Asaf’ın. Ben ilk edebiyat matinesini yaparken ve ilk oyunumu sahneye koyarken, program dergisini Özdemir Abi’ye bastırmıştım. Onu da davet ettik, matineye. ‘R’leri söyleyemiyor ya, ‘Ben şiir okumam, hikaye okuyayım.’ dedi. ‘Projektörcü’yü okudu. O ‘Phojektöycü, Phojektöycü.’ dedikçe, salondakilerin kahkahadan nasıl kırıldığını hiç unutmam.”
 1958 yılında, yolu Dormen Tiyatrosu ile kesişir. Öyle bir anda Tuncel Kurtiz olunmuyor, senelerce çile çekerek oyunculuk yapmaya çalışıyor. Hatta işsiz oldukları bir dönem, altı arkadaş kendi tiyatrolarını kuruyorlar. İlk oyun için dayısının sinemasını, İzmit’i seçerler. Bin kişilik salona on iki kişi gelir. Batarlar. Bu son değildir elbet, Nurettin Sezer, şanslarını denemek için kendi memleketi Kandıra’yı önerir. Sigara içilen salonlarda, evlerde misafir kalarak sergilerler yeteneklerini. Kandıradan bir araç kiralayarak altı aylık bir turneye çıkarlar. Tam altı sene sonra 1964’te “Şeytanın Uşakları” filmi ile sinema ilk kez rol alır. O film sonrası üç senede otuz filmde rol alır. Bu otuz filmin sırrı ebette Yılmaz Güney’dir.
“YILMAZ GÜNEY’İN YANINDA İKİNCİ ADAM OLMAKTAN HİÇ RAHATSIZLIK DUYMADIM. SİDİK YARIŞTIRMAYA DA KALKMADIM ONUNLA.”
Yılmaz Bey’in o dönem Bebek’te bodrum katı bir evi vardır. Daktilo, bir masa, bir yatak, birkaç eşya dışında olmayan ev, bu iki komünist sanatçının üretim alanıdır. Birlikte hikayeler yazarlarken Yılmaz Güney onu hep sinemaya yönlendirirken ‘Her evde bir fotoğrafımız olacak, bizi sevecekler.’ dermiş. Düşünsenize bir mucize gibi ev. Yılmaz Güney ve Tuncel Kurtiz birlikte bunları konuşuyor. Yıllar sonra komünist misiniz diye sorulunca şöyle açıklıyor kendini;
“Başka bir yol var mı yani? Başka bir düşünce, başka bir hissiyat, başka bir felsefe var mı? Dünyayı bir bahçe haline getirebilecek, insanoğlunun insanca yaşamasını, köleliğin kalkmasını, ırkçılığın kalmamasını öneren bir yol var mı? Bir hayal dünyasında yaşıyorum belki ama ona inanıyorum. Bir gün gerçekleşecek.”
Sanat uğruna adam bıçaklama olayına karışmışlıkları da var. Zamanının mekanı Kulüp 12’de bir gece tiyatrodan Gülsün Kamu şarkı söylüyor. O söylerken saçma bazı insanlar bağıra bağıra, dalga geçer gibi konuşuyor. Tuncel abi susun diyor önce. Burada bir sanatçı şarkı söylemekte nihayetinde. Lakin üç beş kişi birden Tuncel abiye saldırıyor. Yılmaz Güney de alıyor eline bıçağı; ölmeyecekleri şekilde saldırıları önlemek maksatlı darbeler ile araya giriyor. Karakolda bitmiş elbet. Çabuk sinirlenen bir insanmış o dönem. Bol bol içer, sinirlenirmiş. Alkol yüzünden tedavi de olmak zorunda kalmış, #bakırköycülük. Tabii bir havalara girme de söz konusu imiş o dönem, kendi söylemi ile şımarma. Mesela bir gün AKM’nin duvarına işerken bekçi gelip çekiyor. Hemen güm diye vuruyor adama. O sırada polisler geçiyor beş altı kişi, Tuncel abiyi döve döve karakola götürüyorlar. Kafa göz dalmışlar ama yani. Öyle hafif darbelerden bahsetmiyorum. İlk yardım sonrası Bakırköy’e sevkediliyor zaten. Tanıdık başhekim buluyorlar da öyle kurtuluyor. Bu olayda; ‘Bir Aktör Çıldırdı’ şeklinde atılan manşetlere engel olamasa da bir şekilde hallediliyor.
Hepimiz gibi televizyonun da bir hafızası var elbet. Tuncel Kurtiz’in bugün ses tonu, mimikleri, gülümsemesi, kırışıklarına kadar ezberlediğimiz halde, bir gün unutulmak da var. Şu sözleri söylerken ne kadar çok sevildiğini farkında mıydı acaba?
“Yarın unutulacaktır, televizyon şöhreti. Yeni diziler gelip, götürecektir onu. Beni en ufak şekilde etkilemiyor; alkışlar, gürültüler, fotoğraf çektirmek istenmesi. Yarın unutulacağını, çok iyi biliyorum. Ben nereden geldiğimi biliyorum; Anadolu yollarının tozunu yuttum, sırtımda kalas taşıdım, dekor taşıdım. Valiler, belediye başkanları beni yemeğe beklerdi, gitmezdim; önce kamyona yüklerdim, son malzemeyi. Kısacası, bu şöhretin bana kazandırdığı, fazladan hissettirdiği bir şey yok.”
1979 yapımı “Gül Hasan” filminin senaryo ve yönetmenliği, 1980 yapımı ödüllü “Bereketli Topraklar Üzerinde”nin senaryosu gibi projelerin ardından gelen 80 darbesi ile yurtdışında İsveç, ABD ve Almanya’da tiyatro ve sinema projelerinde yer alarak hayatına devam eder. Devrim döneminde bir devrimdi onların ki…. “Sürü” filmiyle zirveye çıkışları devrim değil de nedir?
“Bizim devrimci sinemamız bu olacak. Bu topraklardan çıkacak. Bu toprağın tarihinden çıkacak, sosyolojisinden, felsefesinden çıkacak. Başka çaremiz yok. Karacaoğlan’ı da olacak içinde, Ağrı Dağı’nın çiçekleri de olacak. Bu arada Nazım Hikmet de, İlhan Berk de olacak, şairlerimiz de olacak içinde, Fuzuli de olacak. Çünkü bir büyük yelpazenin içinden geliyoruz. Çok büyük kültürel temellerimiz var, ta Anadolu’nun temelinde on bin yıllık bir kültür var. Bunun içinden gelen Türkmenler, Yörükler ve diğerleri bu kültürle birleştiler. Bir tarafta Şah İsmail, bir tarafta Azerbaycan var, bir tarafta Gök Türkler var, Dede Korkutlar var, bir taraftan Osmanlı’nın Fuzuli’si Nedim’i var, Itri’si var Levni’si var. Yani öylesine geniş bir coğrafyadan geliyoruz ki, bunları yakalayabilmek lazım.”
Doksanlarda kendi coğrafyasına geri döndüğünde “Alacakaranlık”, 2006’da “Hacı”, 2007’de “Asi” adlı dizilerdeki rolleri, “Ezel” dizisinde canlandırdığı “Ramiz Dayı”mız ve “Muhteşem Yüzyıl”da “Ebussuud Efendi” karakterleriyle bu topraklara kim olduğunu hatırlattı adeta. Repliklerini felsefe gibi belleklere işleyecek, hayatlara yön verecek kadar içimize işleye işleye sergiledi sanatını.
1981 Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde “En İyi Senaryo”,
1986 Berlin Film Festivali’nde “Gümüş Ayı”,
1994 Altın Portakal Festivali’nde “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu”,
2002 Sadri Alışık Ödülleri’nde “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu”,
2008 İtalya Taormina Film Festivali’nde “Sanat”,
Yeşilçam Ödülleri’nde “En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu”,
15. Altın Koza Film Festivali’nde “Usta Oyuncu” gibi sayısız ödüllere layık görüldü.
2011’de 48. Altın Portakal Film Festivali’nde “Yaşam Boyu Başarı” ödülünü kaldırdı. Dört defa Oscar’a katıldı.
Hepimizle öyle bir bağ kurdu ki, yedi sene önce bugün evinde düşerek başını çarptığında çok ama çok üzülmenin yanı sıra şaşırıp kaldık. Ramiz babamızın gidişi inanılır gibi değildi. Unutmak mümkün değil. İçimde bir sızı gibi kalakaldı Tuncel Kurtiz benim. Bir kere sarılmadım, iki kelam etmedim. Sayısız filmini izledim ama hiçbir zaman doyamadım.
Son Kuşlar, Ben Öldükçe Yaşarım, Silahların Kanunu, Karanlıkta Vuruşanlar, Hudutların Kanunu, Çirkin Kral, Krallar Ölmez, Umut, Otobüs, Kanal, Sürü, Bereketli Topraklar Üzerinde, Ağrı’ya Dönüş, Bir Aşk Uğruna, Usta Beni Öldürsene, Tabutta Rövaşata, Işıklar Sönmesin, İstanbul Kanatlarımın Altında, Akrebin Yolculuğu, Hoşçakal Yarın, O da Beni Seviyor, Şelale, İnat Hikayeleri, Yaşamın Kıyısında, Lal, Güz Sancısı, Kayıp Armağan, Siyah Beyaz gibi nefis yüz civarı film bıraktı bizlere.
Can Yücel’in Sevgi Duvarı’nı çok sevdi.
“Sen miydin o, yalnızlığım mıydı yoksa
Kör karanlıkta açardık paslı gözlerimizi
Dilimizde akşamdan kalma bir küfür
Salonlar piyasalar sanat-sevicileri
Derdim günüm insan arasına çıkarmaktı seni
Yakanda bir amonyak çiçeği
Yalnızlığım benim sidikli kontesim
Ne kadar rezil olursak o kadar iyi
Kumkapı meyhanelerine dadandık
Önümüzde Altınbaş, Altın Zincir, fasulye pilakisi
Ardımızda görevliler, ekipler, Hızır Paşalar
Sabahları açıklarda bulurlardı leşimi
Öyle sıcaktı ki çöpçülerin elleri
Çöpçülerin elleriyle okşardım seni
Yalnızlığım benim süpürge saçlım
Ne kadar kötü kokarsak o kadar iyi
Baktım gökte bir kırmızı bir uçak
Bol çelik bol yıldız bol insan
Bir gece Sevgi Duvarı’nı aştık
Düştüğüm yer öyle açık öyle seçik ki
Başucumda bir sen varsın bi de evren
Saymıyorum ölüp ölüp dirilttiklerimi

Ne kadar yalansız yaşarsak o kadar iyi”

Yılmaz Güney, Can Yücel, Özdemir Asaf’ın yanında artık Tuncel abi. Biz de onlarla beraberiz fikirlerde. Fikirler ölmediği gibi kimseyi de yalnız bırakmaz. Dostlarınızı kaybettiğiniz için yalnız hissediyor musunuz diye sorulduğunda, verdiği yanıtla veda etmek istiyorum;
“Artık beni kimse yalnız bırakamaz çünkü onlarla beraberim. Ne kadar onu anlatırsak o kadar kalır. Oktay Rifat’ın dediği gibi; 
“Hatıralar da dal istiyor, kuşlar gibi konacak”. Ama evet, diğer yandan;
“Hayata beraber başladığımız, 
Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir;
Gittikçe artıyor yalnızlığımız”.
Siz gittikçe biz size geliyoruz üstadım, hatıralarınızı ve sizleri sık sık anlatarak, kuşlar gibi konduracağız sizi bu hayatın bütün dallarına…
Sizi unutmayacağız. Seslendirdiğiniz gibi; 
“Ölüm gibidir sadakat. Bir kere çizgiyi geçtin mi, geri dönüş yoktur.”
Size hep sadık kalacağız…
Huzur içinde uyuyun. 
Dostlara sevgi selam ederiz, hürmetler…

“Biz” olmak, “Ben” olabilmekten geçer. “Ben” olabilmek hakikati aramaktan, kendini keşfetmekten…Ben kendimi keşfettikçe güzelleştim. Ben kendimi keşfettikçe evreni keşfettim. Ben evreni keşfettikçe öfkemi dindirdim. Hakikatin ne kadar yakınımda durduğunu, önümdeki engeller nedeniyle göremedim. Korkularımın yerine merakımı koydum ve elime kalemi aldım üç sene önce… Bitmek tükenmek bilmeyen merakım yolumu aydınlatan ışık oldu, kitaplar en yakın arkadaşlarım, bugün hayatta olmayan binlerce deha dostum oldu… Hiçbirini kendime saklayamazdım. Bu kadar bencil olmak, insanın yaradılışına tersti. Hakikatin nerede durduğunu görüyorum artık, beni hiçbir güç ondan alıkoyamaz…İnanın! Cesur olun! Dönüşün! Değişime ayak uydurun! Gelecek biz’im, çünkü zaman biz’iz.

YORUM YAP