“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Türkiye’nin İlk Kadın Profesörü: Prof. Dr. Fazıla Şevket Giz

Sene 1903, İstanbul.

Sultan II. Abdülhamid’in, Avlonyalı Mehmet Ferit Paşa’yı sadrazamlığa getirdiği sene, bir kadın doğuyor; Fazıla Şevket Giz. İstanbul-Bağdat demiryolu yapımına başlanmış, bulgarlar manastır yakınında bir türk köyünü basarak kadın, erkek, çocuk demeden yüz altmış beş kişiyi katletmiştir. Tam olarak bu topraklarda bunlar yaşanırken amerikada Orville ve Wilbur Wright kardeşler, ilk motorlu uçağı uçurmuş. O zamanlar ne Atatürk’ün güneş gibi doğacağı biliniyor ne de bu güneşle Fazıla Şevket Giz’in Türkiye’nin ilk kadın profesörü olacağı…
Öyle zamanlara doğan bu genç kadın, özel okullarda okuma şansı bulabilen bir birey. Amerikan kız kolejinden 1922’de mezun olduğunu düşünürsek o lisede iken bildiğiniz devrim oluyor bu topraklarda. Cumhuriyet kuruluyor. Amerika Mount Holyobe Üniversitesi’nde yükseköğrenimini tamamlayarak 1927 mezun olur lakin hemen dönmez. Birkaç ay biyoloji laboratuvarında incelemeler yapar. Yurda döndüğünde Arnavutköy Kız Koleji’nin biyoloji öğretmenliğinden, bilim insanlığına uzanan yolculuğu nefis. Araştırmalarını makalelerde toparlayarak 1929 senesinde, Türkiye’de temel bilimler kategorisinde araştırma yazısı yayımlayan ilk kadın bilim insanı oluyor.
Üniversitelerde reform gerçekleşince nihayet hak ettiğini bularak İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’ne, Zooloji doçenti olarak atanması ile Zooloji Enstitüsü Profesörlüğüne yükselişi arasında on bir sene var. Türk Üniversiteli Kadınlar Derneğinin kurucularından olur. Genel Zooloji Enstitüsü, Hidrobiyoloji Araştırma Enstitüsü’nde görevde bulunur lakin iki görevi de sağlık sorunları nedeniyle bırakır. Türkiyede Hidrobiyolojinin önünün açılmasında katkısı büyüktür.
Bursa’daki Atıcılar Çiftliğine gittiği gün değişir bu kadının hayatı. Orada ilk defa ipek böceği görüp etkilenişi ve eğitimini bu yönde şekillendirmesi, ne kadar güçlü ve cesur olduğunu, korkmak yerine merakı tercih ettiğinin kanıtıdır. 25 Nisan 1944’te İlk kadın profesörümüz olan Prof. Dr. Fazıla Şevket Giz’i bugün kaybettik biz. Sevgi ve saygı ile anıyorum. 1981 senesinde bugün kaybettiğimiz kadın ve daha nice kadınların emeklerini yok ediyoruz bugün. Tüm gücüyle bizi karanlığa gömmeye niyetli kimseler, daha iki sene önce bu kadınlardan kalanları yok etmeye meyletti. Mucize şehir İstanbul’da, şehrin ortasında bir vahadan söz ediyorum size; İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Biyoloji Bölümü Botanik Anabilim Dalı’na ait Alfred Heilbronn Botanik Bahçesi.
1933 senesinde yaşananları anlatayım önce. Türkiye Cumhuriyeti henüz gençken modern biyoloji araştırmaları ve eğitiminin başladığı ilk yer. Bahçeye adı verilen Alfred Heilbronn, nazi faşizminden kaçmış, bize sığınmış. Hızla Türkçe öğrenip asistanı Mehpare Hanım’la evlenmiş, 1941’de Alman vatandaşlığından atılınca Türk vatandaşı olmuş. Çocukları Türkiye’de büyüyüp doktor olmuş biri. O kuruyor bahçeyi. O ve ordinaryüs profesör. Prof. Dr. Leo Brauner, Ordinaryüs Prof. Dr. Curt Kosswig gibi isimlerle kuruluyor enstitü. Atatürk davet etmişti hepsini. Dünya çapında bu isimlerin yetiştirdiği kadınlardan biri, Prof. Dr. Fazıla Şevket Giz. O dönem yaratılan “Biyoloji Enstitüsü,” bugün Biyoloji, Moleküler Biyoloji ve Genetik Bölümü’dür. O altyapının ve onların yetiştirdiği insanların isimlerini yazmak istiyorum sizlere, buraya dikkat edelim lütfen;
Zoologlar: Dr. Saadet Ergene Bayramoğlu, Dr. Atıf Şengün, Dr. Fazıla Şevket Giz, Dr. Fahire Akif Battalgazi, Dr. Melahat Çağlar, Dr. Suat Nigar
Botanikçiler: Dr. Sara Akdik, Dr. Lütfiye Rüştü Irmak, Dr. Nebahat Yakar, Dr. Mehpare Başarman-Heilbronn, Dr. Hüsnü Demiriz, Dr. Metin Bara, Dr. Emine Bilge
İşte bu bilim insanlarının kurduğu ve yaşattığı İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi, Biyoloji Bölümüne ait olan ve botanikçilerin ofislerinin, laboratuvarların ve dersliklerin olduğu bina ve botanik bahçesi, müftülüğe devredildi. Botanik bahçesi deyip geçmeyin. Şimdi size orayı anlatıyorum. Yarım asırı geçkin ağaçlar, dört yüze yakın farklı yaşlarda ağaçlar, üç bin otsu bitki, yirmi üç havuz, dünyanın farklı bölgelerinden özel olarak getirilmiş güzellikler, tatlı su bitkileri için yapılmış havuzların bazıları ısı kontrollü, kuşlar, balıklar, kemirgenler… Yani nasıl tarif etsem, bilmiyorum. Müftülük burada ne yapacak? Biri bana bunu açıklayabilir mi? 1930’lardan beri emek verilen bir bilim dalına ve üniversite binasına neden göz dikersin be? İnsanların elinden doğal, canlı organizmaları inceleme şansını nasıl alırsın? Her yer sizin! Neden ya, neden? Nedenini boşverin de ne yaptılar, ettiler; bölümü okuyanları ve ihtiyacı olanları oradan çıkardılar. Biz sesimizi çıkaramadık.
Bir öğretim görevlisi, şöyle gizli bildirimde bulunmuştu geçen sene. Milliyet haberi;
https://www.milliyet.com.tr/gundem/botanik-bahce-goz-gore-gore-gidiyor-2898092
“Botanik Bahçe personeli bile İstanbul Müftülüğü’nün izni dahilinde bahçeye girebiliyor. Bahçe vatandaşların ve gazetecilerin girişine kapalı tutuluyor. Bir akademisyen arkadaşın, arada sırada bahçeye giderek tek başına, elinden geldiği kadar bitkilere bakmaya çalıştığını biliyoruz. Biyoloji Bölümü, Botanik Anabilim Dalı ise İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi yanındaki Sosyal Bilimler Yüksek Okulu binasına taşındı. Bahçedeki seralar kısa zamanda yok olabilir.
Bahçeyi aynı zamanda her yıl, 10 bini aşkın vatandaş ziyaret ediyordu. Botanik Bahçesi, 1995’te SİT alanı olarak ilan edilmiş, parsellerde bulunan ağaç ve bitkiler tabiat varlıkları olarak tescil edilmiş, yerinde korunması ve sürekli bilimsel bakımlarının yapılmasına karar verilmiş bir alandı. Üç gün su verilmediği takdirde bitkilerin bu sıcakta yaşama şansı kalmaz.
Anlayacağınız; dini kullanarak müftülük, eğitimden üstün geldi ama bu sınıfta kalmasına engel olmadı. Orada yaşayan muhteşem güzellikleri katletmek, hiçbir dine, inanca sığmaz çünkü. İlginç bir şey daha var, Ali Demirsoy Biyolojinin Gizemi kitabından;
“Prof.Dr. Fazıla Şevket Giz’in kürsü başkanlığı sırasında, zoolojiyi kürsüsünü çok sarsan bir olay cereyan etmiştir. Bu olay Başbakan Adnan Menderes’in, Süleymaniye Camiisi’nin manzarasını kapatıyor düşüncesi ile ve ani bir kararı ile Botanik ve Zooloji binalarının üst katlarını yıktırma olayıdır. Tabii, bu sırada her iki kürsü de yerlerinden ayrılmak zorunda kalmışlardır. Bu durum hem öğretimi ve hem de araştırmayı geniş ölçüde aksatmıştır.”
Adnan Menderes ve onun gibi bu ülkeye düşmanca saldıran kim varsa ortak özelliklerine bakmak gerekir diye düşünüyorum. Adnan Menderes döneminde yıkılmayan tarihi eser, köy enstitüleri, camii kalmamıştır. Hep bir yakıp yok etme arzusu ile yananlar sarıp duruyor etrafımızı. Prof. Dr. Fazıla Şevket Giz’i yazarken sorguluyorum yine kendimi, biz ne zaman insanlıkta sınıfta kalmış bireylerden hesap sorabileceğiz? Sorabilecek miyiz, solup gitmeye devam mı edeceğiz bu bahçenin canlıları olarak?
Böyle, böyle kadınları da soldurdular.
Çocukları da soldurdular.
İnancımızı da,
İnsanlığımızı da soldurdular!
Velhasıl bahçe, bitki deyip geçmemek lazım.
Evrenin işleyişini hatırlamak lazım.
Yoksa…
Solup giden biz, yine ölen “biz” oluruz.
Prof.Dr. Fazıla Şevket Giz’e hürmetlerimle…

“Biz” olmak, “Ben” olabilmekten geçer. “Ben” olabilmek hakikati aramaktan, kendini keşfetmekten…Ben kendimi keşfettikçe güzelleştim. Ben kendimi keşfettikçe evreni keşfettim. Ben evreni keşfettikçe öfkemi dindirdim. Hakikatin ne kadar yakınımda durduğunu, önümdeki engeller nedeniyle göremedim. Korkularımın yerine merakımı koydum ve elime kalemi aldım üç sene önce… Bitmek tükenmek bilmeyen merakım yolumu aydınlatan ışık oldu, kitaplar en yakın arkadaşlarım, bugün hayatta olmayan binlerce deha dostum oldu… Hiçbirini kendime saklayamazdım. Bu kadar bencil olmak, insanın yaradılışına tersti. Hakikatin nerede durduğunu görüyorum artık, beni hiçbir güç ondan alıkoyamaz…İnanın! Cesur olun! Dönüşün! Değişime ayak uydurun! Gelecek biz’im, çünkü zaman biz’iz.

YORUM YAP