“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Uğur Mumcu, vicdan ve onurumuzdur!

“İmam-hatip liselerini bitirenler neden ilahiyat fakülteleri ve İslam enstitülerine gitmiyorlar da ille de kaymakam, vali, savcı, yargıç ve subay olmak istiyorlar? Bu uzun vadeli eğitim ve bürokratik yerleşim projesini kimler planlıyor?”

Bugün gazetecilerin özgürlüklerinin elinden alındığı bir yüzyılda sansür ve baskı ile yaşıyoruz. Doğru bilgiye erişimin dengeleri değiştirdiğini bilenler, eskiden içeri tıkmıyor, öldürüyordu. Doksanlarda çok katliam yaptılar. Bugün geriye baktığımda doksanlarda bizi ayakta uyuturlarken o çok sevdiğimiz sanatçıların sessizliğini, tepkisizliğini fark ettikçe kendimi enayi yerine konmuş hissediyorum. Gazetecilere kurşun yağarken, insanlar yakılırken, bombalarla insan patlatılırken dünyadan bir haber çocuklar olmanın neresi güzel? Bu bilince erdikten sonra doksanlarda çocuk olmanın güzel olmakla yakından uzaktan alakası kalmadı şahsım adına. Ayakta uyutulduk biz, bırakalım artık duygusallığı bir kenara, yazının girişindeki Uğur Mumcu sorgulaması bugün gelinen noktayı çok net bir biçimde açıklıyor. Ben de sizlere farklı açılardan ele alarak Uğur Mumcu’yu nasıl göz göre göre katlettiklerini açıklayacağım. En başından uyarıyorum; öğrendikçe sinirleriniz bozulacak. 

Sene 1942. Uğur Mumcu doğdu bugün, Kırşehir’de. Tapu kadastro memuru Şinasi Bey ile Nadire Hanımın yürekli oğulları. Devrim gibi bu evlat, Ankara Devrim İlkokulu’nda başlar öğrenim hayatında. Arından Cumhuriyet Ortaokulu, Deneme Lisesi ve nihayet Ankara Hukuk. Hukukun bugün geldiği noktayı görse boşu boşuna mı öldürüldüm ben diye sormaz mıydı? Güzel bir yazı yazardı kesinlikle. Yazmaya öğrenciliğinde başlar Sayın Mumcu. “Türk Sosyalizmi” yazısı ile Yunus Nadi Ödülünü alır. Cumhuriyet Gazetesi 26 Temmuz 1962 tarihli ilk yazısını okumanız önemli çünkü 20 yaşında kaleme aldı, yirmi! 

“Demir ağlarla ördük anayurdu dört baştan’ mısrası, genç bir Türkiye’nin onuncu yılında mutlu yarınlara seslenişiydi. Gel gör ki, birkaç on yılın ardından Türkiye batılı tarifiyle iktisaden geri kalmış bir ülke oldu.”

NATO subayları Türkiye’de “çöl zammı” alırlar. İktisadi durumumuz ve itibarımız için en acı misal… Geri kalmış ülke damgasını, Türk aydını, Türk halkı, bir suçlu gibi alnında taşıyor.

Yıllarca kendi çilesine terk edilen fakir halk, geciken yarınların ıstırabı içinde. Toprak – parlamento ağalığına dayanan demokrasimiz, son on yılda sadece köşe başı milyonerleri türetmiş; mutlu azınlıklar, umutsuz çoğunluğun ıstıraplarıyla zenginleşmiş; iktisadi planlar, siyasi müteşebbislerin kasalarına bağlanmış; vergiler, dar gelirlilerin omuzlarına yüklenmiş; vergi adaleti, sosyal adalet, işçi hakları fantezi bir edebiyattan ileri gidememiş ve en fenası, siyasi ve iktisadi ahlak yoksunluğu bir sari hastalık olmuştu.

Son on yılın iktisadi tablosu karşısında ibretle düşünmeye mahkûm bir kuşağız. Gelecek nesilleri değil, gelecek seçimleri düşünen politikacılarımız bu tablonun ressamlarıdırlar.

“Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” parolası ile liberalizm, en acı örneğini Türkiye’de vermiştir. Amerikan kapitalizmini sosyalizme antitez misali olarak verenler, bünye farklarını tahlil edemeyenler, oluş şartlarını mukayese edemeyenlerdir.

Ne kazandırmıştır on yıllık liberalizm memlekete? Kalkınma hızı mı? Sosyal adalet mi? Çalışma gücü mü? İktisadi itibar mı? Milli gelirde artma mı?

Yoksa Ortak Pazar toplantılarında bir geri kalmış ülke ismi mi? Son on yılın örneğinden ve sonuçlarından hoşnut olanlar, dünün köşe başı milyonerlerinden başkaları değildir.

Atatürk devletçiliği ne kaybettirmiştir, veyahut iktisadi şartlarımızda ne derece bir değişiklik olmuştur?

Bu soruların cevapları Türk sosyalizminin anahtarıdırlar. Sistemleri, tarihi oluşlarıyla birlikte memleket şartlarıyla düşünmek gerek. Sosyalizm, Lenin’in tarifinde bir işçi diktatörlüğü, Batılı tariflerde bir iktisadi demokrasi, yani halkın iktisaden kendi kendisini idare etmesidir. Bunun içindir ki aynı sosyalizm altında çeşitli yönler vardır.

Türk Sosyalizmi ne Marx’ın Sosyalizmine benzemeli, ne de Batı sosyalizminin bir kopyası olmalı. Memleket şartlarının yarattığı ve siyasal rejime en uygun olan bir sosyalizm.

Türkiye’de demokrasi, kadrosuzluktan dolayı ideal safhaya erişememiş ve acı sonuçlar vermiştir. Kadrosuz sosyalizm ise kötü bir liberalizm olur. Acılarını yine milletçe çekeriz.

Bugünkü bürokrasi kartvizit imtiyazı, rüşvet alışkanlığı kalkmadıkça, bilgili, rasyonel, dinamik bir kadro bulamadıkça sosyalizmden mucizeler beklemeyelim. Kelimelerin sihrine değil, tatbikine önem verelim.

İşte Türk halkı, şartların yarattığı bir Türk sosyalizmin ve dinamik ve rasyonel bir kadroya muhtaç…

Her şeye Atatürk gücüyle ve onuncu yıl umuduyla başlayacağız, başlamalıyız.

UĞUR MUMCU
29. Sok. 8-3 Bahçelievler
Ankara

Yirmi yaşında bir gence bunu yazdıran bilinç bugün pek çok yirmilikte yok. Bir ömrü bu Uğur’da harcadığını herkes bilmeli. Fakültede Öğrenci Derneği Başkanlığı ve 1965’te mezun olarak bir dönem avukatlık yapar. Yirmi üç yaşında avukatlık yaparken bir yandan Yön Dergisinde yazar. Tam bağımsız Türkiye için yazar, Atatürk’ün ilke ve inkilapları anlaşılsın diye yazar. Bugünleri gördüğü için yazar.  Kim dergisi, Akşam Gazetesi’nde Anayasal haklar için mücadele ederek, haklarımızı savunarak yazar. Yetmez ve dil öğrenmeye İngiltere’ye gider, orada ilişkisini bu iki mecra ile keser. 1968’de Londra’dan gönderdiği “Yeter artık Beyler” makalesi yayınlanır. Bu yazı mükemmel bir yazıdır. Her yazısı öyledir ya gerçi…Yazının sonu şöyle bitiyor; 

“Türkiye’nin kurtuluş yolu, çağdışı kalmış korkularda değil, bilimsel nedenlerin gözleminde saklıdır. Yirminci yüzyılda Türk milliyetçiliği, Türk halkının alın terini yabancı çıkarlara karşı korumak demektir. Geri kalan boş laf, kuru gürültüdür, kendimizi kandırmayalım. Bakın yine zehirlendik. Bir merkezden idare ediliyoruz. İngiliz ekonomistinin yazısını okuyup büyük dostumuza karşı neler yazdık. Ayıp, çok ayıp. Anayasamız sosyalizme kapalı, memleketimiz yabancı sermayeye açıktır. Amerika bizim canımız, feda olsun kanımız…”

Bizi cahil bırakma, manipüle etme, muhtaç etme, gelişime engel olma yoluyla bugüne getirdiler. Tek ama tek çıkar yolumuz var o da bilgi; herkes kendini bu konuda sorumluluk sahibi hissetmeli. Her şeyi bilemezsiniz. Lakin bildiğiniz şeylerin en derinlerine kadar inerek her şeye olan bakış açınızı değiştirebilirsiniz. Biraz merak be! Sadece biraz merak. Size özgürlük vaad ediyorum. Lütfen biraz olanı biteni anlamak için köküne inin, sonuna kadar gidin. Durmayın. Gittiğiniz yerde özgürlüğünüz var, siz varsınız. Kendini ve evreni keşif var. Tutkulu bir meraklı olun! Tutkulu bir zihindi Uğur Mumcu; tutkusu, merakı onu muhteşem bir gazeteciye dönüştürmüştü. Ateşli bir yazardı. Susmadı.  “İnsanlar sadece konuştuklarından değil, sustuklarından da sorumludurlar” dedi. 

Devam edelim…

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi İdare Hukuku Kürsüsü Profesörü Tahsin Bekir Balta’nın asistanı olur. Kendisi İlber Ortaylı’nın “Asistanlığımı temin eden hocam ve ekolüm.”diye bahsettiği kişidir. Çok değerli profesörlerimizden kendisi. Mecliste görev yapmıştır. Hayal edin mesela mecliste bugün dürüst, ileri görüşlü, çok ama çok bilgili, politikası net ve açık aynı zamanda bilimsel bir profesör var. Hocaların Hocası bir varoluştan söz ediyorum. Bugün üniversite mezunu hafif aydın olsa öpüp başıma koyacağımız bir dönemde yaşadığımızdan hayal edemeyebilirsiniz belki. Tahsin Bekir Balta’nın asistanlığını yaparken Milliyet Gazetesinde yazmaya başlar Sayın Mumcu. Ankara Barosundan kaydını sildirir, asistanlık ve yazarlık yaparak devam eder hayatına. 

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, Ant Dergisi, Cumhuriyet Gazetesi, Devrim Dergisi gibi mecralarda yazar. 

Takvimler 12 Mart 1971’i gösterdiğinde darbe gerçekleşir ve aydınların baskı altına alındığı o dönem, payına düşen elbette tutuklanmak olur. Kitaplarını ister bir tek yanında. Bir aylık tutukluluk süresinin ardından Ortam dergisinde yazmaya başlar lakin dergi, Kasım ayında anayasaya aykırı baskıları protesto etmek için yayın hayatına son vermek zorunda kalır. Sonrasında orduya hakaret etmekten tutuklanır. Kendisi gibi cesur aydınlarla birlikte Mamak cezaevine gönderilir. Yedi yıla mahkum edilmiş olsa da daha sonra, kararın Yargıtay tarafından bozulmasıyla bir sene sonra serbest bırakılır. Sonra askere gider. Piyade okulunda birkaç aylık eğitim sonrası “kötü hal ve düşünce sahibi” şeklinde bir suçlama ile er çıkarılır. Dahası Ağrı Patnos’a yollanır. Sürülür bir nevi. 

Evet, evet ne olursa olsun, ben Patnos dağlarında halk çocuklarıyla er olarak askerlik yapmayı, emekli olduktan sonra siyasal iktidarın uzattığı yönetim kurullarında, on binlerce lira para alan orgeneral olmaya değişmem!” 

Bu sözler sonrası yedek subaylık hakkı için dava açar. Kazanır da. Askerlik sonrası üniversitedeki görevini bırakır ve tamamen gazeteciliğe adar kendini. 1974 senesinde yazdığı “Anarşist” yazısını mutlaka okumalısınız. Yazılarında sadece sorunlara laf sokmuyordu. Halkı bilinçlendiriyor. Gerçekleri araştırıp yazıyor, hukuka aykırı bütün uygulamalar konusunda aydınlatıyor. Belge belge açıklıyordu. Bir gün Demirel tek bir tahrikçi ajan adı veremezsin diye tepki veriyor. Sen misin bunu diyen “Biz Hikayemiz Var” adlı öyle bir yazı yazıyor ki eyvahlar olsun. Ne kadar provokatör, ne kadar demokrasiden uzak oluşum varsa belgelerle ortaya seriyor. Sorgulamaya, delillere tahammül edemeyenler için “Sormayalım mı?” diye bir yazı yazıyor. 

Farklı farklı yazıları, farklı farklı mecralarda yayınlanırken 1975’te bir kitap yazıyor: Suçlular ve Güçlüler. “Babalarınızın, amcalarınızın, dayılarınızın katlandıkları acılar, sizlere özgür bir ülke bırakabilmek içindi. Güzel günler yaşayacaksınız çocuklar…” der o kitapta. Tanıtımındaki alıntıyı da bırakayım;

“Yargıcıyla, avukatıyla tüm hukukçular esir alınmıştı Hitler rejimince. Hukuk profesörleri birer papağan, yargıçlar ise oyuncaktı Hitler’in elinde. Bugün Hitler’e uşaklık etmiş yargıçlara hukukçu demek mümkün müdür artık? Bunlar, siyasal cinayetlerin kiralık katilleridir. Bir yüksek kürsüye cübbeyle çıkmak, cellatlığa meşruiyet kazandıramaz hiçbir zaman.”

Hiç gaz kesmeden Altan Öymen’le saçma sapan cümleleri ile ünlü Süleyman Demirel’in yeğeni Yahya Demirel’in hayali mobilya ihracatını bir kitapla deşifre etti. Sayesinde girdi literatüre hayali ihracat terimi/kavramı. Henüz 33 yaşında yalnız dikkatinizi biraz daha bu noktaya çekmek isterim. 

1976’da Güldal hanım ile evlenirler. Ertesi sene Cumhuriyet Gazetesi kadrosulu yazarı olur. O dönem başımıza bela edilen terörün karşısında dimdik ve sadece kalemiyle durur. 1 Mayıs katliamını, nedenlerini, perde arkasını yazar her olayın. Oğlu Özgür’ün doğduğu sene iki kitap yayınlar; 

Bir dönemi anlattığı, “Gülümsemek, bu bir insanlık belirtisidir!” dediği Sakıncalı Piyade ile “Anneler ve Babalar çocuklarını, sokak ortalarında eşkıya çetelerince öldürülsünler diye yetiştirmediler.” dediği Bir Pulsuz Dilekçe. Sakıncalı Piyade 78 senesinde Rutkay Aziz ile birlikte, tiyatroya uyarlanır. Yüzlerce kez sahnelenir. Bilmeyeniniz yoktur herhalde. Oyun sahnelenirken politikanın ünlü isimlerinin hayat hikayelerini, siyasal geçmişlerini “Büyüklerimiz” kitabında güldürerek anlattı. 

 

1979 o kadar komik değildir artık. Gençleri sokaklarda kurşun sıkıp öldürüyor, evlere bombalar yağdırılıyordur. Gençlik liderlerini uyardığı “Çıkmaz Sokak” kitabını yayınlar. Silahlı ve şiddet içeren eylemlerin kimseye bir fayda sağlayamayacağını anlattığı kitaptan en can alıcı bölümlerden biri; “Faşist teröre karşı en büyük güç, bu tür kanlı eylemler değil, emekçi sınıf ve tabakaların oluşturdukları sendikal ve siyasal örgütlerin tek bir bütüne dönüşmesidir. Çözüm yolu, işçi sınıfının, anayasal yollarla, demokratik yöntemlerle siyasal iktidara ağırlığını koymasında aranmalıdır. Bunun dışındaki yollar, çıkmaz sokakların kanlı kaldırımlarında son bulmaktadır.

Geldik mi 1980’e…

60 ve 70’li anlamadan incelemeden anlayamazsınız 80 darbesini. Tıpkı son elli seneyi veya tarihimizi bilmeden bugünü anlamadığınız gibi. İnsan bilmeden anlayamaz. Anlayamadığını ise uygulayamaz. O sene bir kitap yazar anlayalım diye. “Tüfek İcat Oldu”: yenilmez gücün halk olduğunu, ne kadar örgütlü olabildiğimizi anlatır. Bugün herkesin okumaya ihtiyacı var. Şahsi kanaatim biz teknoloji ile sömürülür, saçma kapitalist manipülasyonlara maruz kalırken, en aydınımız bile cahil cahil hareket ederken okuması gereken bir kitaptır; “Ey ülkenin namuslu aydınları, gençleri, işçileri, köylüleri, her sınıftan, her meslekten, her düşünceden yurttaşları gelin elele, kol kola, omuz omuza gelin, saflarınızı sıklaştırın… Ülkemizi yeraltından işgal eden çetelere karşı, tıpkı ‘Kuvayi Milliye’ günlerinde olduğu gibi tek bir yürek, tek bir nefes ve tek bir yumruk gibi olalım…Yeneceğiz, bu karanlıkları, bu tutsaklıkları yeneceğiz, çevremizdeki bu kanlı zincirleri söküp atacağız, diz çökmeyeceğiz, yenilmeyeceğiz.

12 Eylül…

O dönemde eleştiri yağmuruna tuttu generalleri, partileri, uygulamaları…

“Biz çok partili yaşamı, çoğulcu ve özgürlükçü demokrasiyi, Anayasal düzeni yaşatamadık, hukuk devletini kan gölünde boğduk, demokrasinin ne olduğunu, daha da önemlisi, ne olmadığını bir türlü anlayamadık!” Dediği “Bundan Sonra” yazısını okumalısınız. Hatta bütün yazılarını okuyun. Uğur Mumcu Araştırma Gazetecilik Vakfı’nın sayfası umag.org.tr den ulaşabilirsiniz. 

“Terörsüz Özgürlük” ve “Silah Kaçakçılığı ve Terör” kitaplarıyla terörün en dibine, problemin kaynağına iner. Çünkü terör silah kaçakçılığı ile ilgiliydi. Halka bunu anlatmak, aydınlatmak zorundaydı. Uğur Mumcu muhteşem bir adamdı… Gözlerim doluyor şunları yazarken…Bugün bana da onun gibi yazma şansı verilse başıma gelecekleri biliyorum. İki senedir, özellikle son altı aydır, yazmak istediklerimi ve yazdıklarımı ekip arkadaşlarım alıp yeniden düzenliyor yapmayın n’olur diye… Hem benim için hem de birlikte çok emek verdiğimiz şey için korkuyorlar. Devam edebilmem için susmam gerekiyor biraz. Benim için ne kadar zor olduğunu tahmin dahi edemezsiniz. Çünkü sosyal yaşantımda da susan biri değilim. Beynimi dağıtacağınızı bilsem üzerinize gidebilirim, sus dedikçe konuşurum. Yazamamak, sesimi yeterince duyuramamak çok zoruma gidiyor o yüzden. Yazdığım kadar rahatlıyor, yazamadığım kadar içime eriyorum her geçen gün. 

Emirle Abdi İpekçi’yi öldüren Mehmet Ali Ağca, Papa’yı öldürme girişiminde bulunduğunda  “Yine Ağca” yazar. Çok rica ediyorum okuyun. Son cümlesi şöyle yazının; “Bakın, İpekçi cinayetinin kan izleri, nerelere kadar uzanıyor? Bu olaydan ders alalım…” Abdi İpekçi öldürünce araştırmalar yaptığı Ağca’yı iyice irdeler o yıllarda. Kızının doğumuyla mutluluk yaşadığı 81 senesinde “Söz Meclis’ten İçeri” kitabını yayınlar. Papası ağcası hepsi mevcut içinde… Kendi tarifiyle; 

“Bu kitap ile yalnızca, parlamento çalışmalarını engelleyen, kürsülerde yurt ve dünya sorunlarının özgürce konuşulmasını engelleyen sorumsuz bir azınlığın sergilediği çirkinlikler eleştiri konusu yapılmıştır.” 

1982. Barış Derneği kapatılır ve yönetici ve üyeler 141 ve 142. maddelerden suçlanarak tutuklanır. Bu maddeler nedir? Bu maddeler bir eylemi değil fikir ve düşünceyi cezalandırır. Oysa Türkiye Cumhuriyeti bir hukuk devletidir(!) ve Anayasamızın 2. Maddesine varlıkları bile aykırıdır. 2. maddesine göre fikir, suç olamaz. Düşünce ve bilim özgürlüğünü de sınırlandırdığından Anayasanın 20. ve 21. maddelerine de aykırıdır. Sadece bu dönem hukuksuzluk var zannediyorsanız biraz okuyun derim. Siz sadece ucu size dokununca fark ettiniz. 

Barış Derneği Davası esasen gözdağı davasıdır. 12 Eylül döneminde, Türk aydınlarına karşı topluma akıllı olun dediler. Uğur abi susmaz elbette, sayısız yazısında aydınlatmaya çalışır insanları. Ertesi sene birçok politikacı yasaklıyken yapılan 83 genel seçimlerinde hukuka aykırı bütün uygulamaları, toplumsal ve ekonomik çarpıklarımızı yazar. Size rica etmiyorum, tavsiye etmiyorum, gerçekten yalvarıyorum “Lozan ve Sevr” yazısını okuyun. Çünkü o günden daha çok bugün görmeye ihtiyacımız var. Lozan’ın yüzyıl dönümü yaklaşırken, hani hedef 2023 iken mutlaka ama mutlaka okuyun…

“Amaç, Lozan Antlaşmasını hükümsüz sayıp Sevr Anlaşmasını yürürlüğe sokmaktır. Türkiye, emperyalizmin bu eskimiş kirli oyununu dün olduğu gibi bugün de elbet tarihin çöplüğüne atmasını bilecektir.”

Cumhuriyet Gazetesinin kapatıldığı dönemde 1983 Şubat’ta cezaevine giderek Ağca ile röportaj yapar. NBC yayınlamak ister ama izin vermez. 

Takvimler doğduğum sene 1984’ü gösterdiğinde Aziz Nesin öncülüğünde bir grup aydın, ülkemizdeki olumsuzlukları dile getiren bir bildiri sunarlar. Cumhurbaşkanlığı ve TBMM Başkanlığına sunulan bu bildiriyi imzalayanlar Kenan Evren tarafından vatan haini ilan edilir. İşte o “Aydınlar Dilekçesi”nin hazırlanmasına da katılır. Bu dilekçeyi okumayanlar bugünü anlamakta başarılı olamayacaktır. Rica ediyorum; okuyun! İsterseniz yalvarabilirim de; hatta hiç önemli değil, gerekirse diz de çökerim.

Buyurun sadece bir bölümü; 

“Eğitimin temel amacı, özgür düşünceli, bilgili, becerili ve üretici insan yetiştirmektir. Bunun tersine, tek tip insan yaratmaya çalışmak, çağdaş gelişmeler ve çoğulcu demokrasiyle bağdaşmaz. Çağdaş demokrasi, dünyaya eleştirel gözle bakabilen insan yetiştirmeyi amaçlar. Toplumun en yetişkin kesimi olan üniversitelerin özerklikten yoksun bırakılarak kendi kendilerini yönetmeye layık olmadıklarının ileri sürülmesi, ülkemizde demokrasinin işleyebileceğini inkâr etmek anlamına gelir. Bütün yüksek öğretim kurumlarının, atamalarla oluşturulan aşırı yetkili bir kurulun buyruğuna verilmesi, hem gençlerin iyi yetiştirilmesini, hem de bilim yapılmasını şimdiden engellediği gibi ülkenin geleceği için büyük kaygılar da doğurmaktadır. Bu nedenle, YÖK düzeninin bir an önce seçim ilkesine dayalı özerklik yönünde değiştirilmesini gerekli görüyoruz.

İnsan bütün bunları okuyunca, bir tarihi ve bugüne gelişin o günlerden belli olduğuna şahit olunca kalbi sıkışıyor. Bugün eğitimi neden bu denli vasat hale getirdiklerini az çok anlamanız için daha kaç kişinin hayatını yazmam gerekiyor çok merak ediyorum inanın. Anneler babalar; okuyun, okutturun. Çocuk deyip geçmeyin. Bütün bireyler gerçekleri bilmeli! 

Gelelim “Sakıncasız”a…

Bu Uğur abinin yazdığı nefis bir oyun. Keşke tiyatroları da bitirmeye çalışmasalardı da sergilenebilseydi. Bu oyun, basının yozlaşmasını, pisliğini, nasıl dönek ve ikiyüzlü olduğunu anlatan bir oyun. Bugün yaşadığımız her şeyin ilk sorumlusu medyadır. Medya kendine tecavüz ettirip bundan zevk almasa, bugün altına yatmak zorunda kalmayacaktı. Bu oyun, darbe dönemi işkencelerinin de anlatıldığı oyun. 12 Eylül sonrası 650 bin kişi gözaltına alındı, 171 kişi işkenceyle öldürüldü, 14 kişi cezaevlerinde açlık grevlerinde yaşamını yitirdi. Hüseyin Morsümbül, Hayrettin Eren, Mahmut Kaya, Nurettin Yedigöl, Zeki Altunbaş, Süleyman Cihan, Veysel Güney, Nurettin Öztürk ve Maksut Tepeli’nin de aralarında bulunduğu 12 insan gözaltında kaybedildi. Nasıl işkenceler edildi insanlara biliyor musunuz? Ben sizin için sıralayayım;

Falaka; kalas, cop, zincir, saz sapı, pik demir vb ile sakat bırakma.

Köpek: tutuklu çırılçıplak soyulur, kurt köpeği üzerine saldırtılır. 

Zincir: 20-25 mt uzunluğundaki zincirin uçları iki tutuklunun boynuna bağlanır, tutuklular sırt sırta verilir, ters yönde hızla itilir. Tutuklu tek ayağından zincire bağlanır, bu zincir yüksek bir yere asılır, bayılıncaya kadar askıda kalır. 

Koşuşturulur, zincir tam gerilince, her iki tutuklu da sırtüstü yere düşer.

Germe: Tutuklunun bir bacağı merdiven kenarlığına bağlanır, diğer bacağı da açık bırakılan koğuşun gözetleme deliğine bağlanıp kapı kapatılır, tutuklunun bacakları koğuş kapısının eni kadar gerilir ve öyle kalır.

Cop Sokma, Lağım suyuna sokma, kanalizasyondan avuç avuç pisliği yedirme, elektrik verme, işeme, tecavüz, iki tutukluya birbirini becertme, sürekli dayak, organlarına darbeler, kesmek, delmek, sigara içirme, aynı anda 5-10 sigara içip izmaritlerine kadar yedirtme…

Daha fazla sayayım mı? İşte bunları ortaya çıkarıp yazıyordu Mumcu. Bunun nedenlerini yazıyordu. Anlayalım diye yazıyordu. 

 

1985 senesinde Papa davasına uzman tanık olarak katılır. İki kitabı var bu seneye ait; Liberal Çiftlik kesinlikle okumalısınız. Şöyle der bugüne ışık tutar; “muhafazakârlık, “muhafaza” ve “kâr” kelimelerinden oluşuyordu…” Bugün, bunu ne kadar gerçek olduğunu görüyoruz. 

Diğer kitabı ise Devrimci Demokrat. Şöyle bir sorusu var mesela kitapta; “Üniversitelerimizde bilim adamları yerine cübbeli “siyasi komiserler” mi yetiştirilecektir?

Ah… ah…yüreğim daralıyor, gerçekten nefes alamıyorum. Çıkıp bir binanın tepesine avaz avaz ağlamak, yeter artık uyanın diye haykırmak istiyorum.

1987 senesinde 27 Mayısçı’lardan Osman Köksal’ın anı ve mektuplarına yer verdiği bir kitabı bugüne ışıktır: “Günler akıp gidiyordu. Siyasal iktidar diktatörlük yolunu açmak için zorluyordu. Adaletsiz bir sömürü düzeni yalnız çıkarcıları koruyordu. Halk, korkunç biçimde geçim derdine düşmüştü.”

Her dönem sömürülen biziz. Halk. Onlar kendi aralarında boktan savaşlarını verirken olan bize olur. Her dönem sosyopat ve psikopatlarla yönetildiğinizi fark ettiğinizde aklınızı üşütecek gibi oluyorsunuz. Hepsinin akıl hastanesine kapatılması gerekir. Aynı kitaptan “İnkilap Mektupları”ndan başka bir alıntı; “İktidar yöneticilerinin kişilikleri, sonu gelmeyen iktidar istekleri, belirli bir çevre yararına uyguladıkları sosyal ve ekonomik yapı, savurgan, enflasyoncu, plansız tutumları dikkate alınırsa, er ve geç kendilerini diktatörlük yoluna, ordu ve milleti de ihtilal ortamına sokacaktır.”

Gazetecilik hayatında sayısız başarı, sayısız kitapla varolan Uğur abim, o efsane “Rabıta” ve “12 Eylül Adaleti”ni 1987’de yazdığında yer yerinden oynar. 

Milliyet’ten Örsan Öymen ile Almanya’da, eski Adana Müftüsü Cemalettin Kaplan ile cemaati önünde görüşme yaparlar. 88’de Eski Türkiye İşçi Partisi Başkanı Behice Boran’la yaptığı söyleşi efsanedir. Ama en çok okumanız gereken yazılarından derleme olan “Tarikat-Siyaset-Ticaret”i elimden gelse herkese dağıttırırdım. O ilişkileri anlamanız için okumanız zaruri. 

“Dinin sahtesi, siyasete karışmış olanıdır. Din duygularının ve dince kutsal kavramların siyaset adına kullanılması ile din, din olmaktan çıkar, siyasetin aracı olur.” der. 

“Bir yanda sahte Müslümanlar, din tacirleri, inanç sömürücüleri… Bir elleri siyasette, öbür elleri ticarette, ayakları da tarikatlarda dolaşanlar…Öte yanda da sahte Atatürkçüler.Yasakçılıkla, hot-hotçuluk ile Atatürkçülüklerini kanıtlayacaklarını sananlar…” der

Bugün geldiğimiz noktada bu kitabı okuyup saçınızı başınızı yolmamanız içten bile değil. Her sene kitaplar ve eleştiriler devam ederken bir de ünlü ifşaları vardır Uğur abimin. Özal döneminde Milli savunma bakanlığına getirilen Ercan Vuralhan’ın da ipliğini pazara çıkarır. Meğer adam, Dışişleri Bakanlığı İdari ve Mali İşler Daire Başkan Yardımcısıyken diplomatlar ve dış görevdeki personelin güvenliğini için aldırılan zırhlı araçlarla yolsuzluklar yapmış. 

Geldik kanlı 90lara…

Bugün, biz gençlere neler yapılmasına izin veriyorsak o dönem de bize izin verildi. Tictokta dünyadan bihaber büyüyen çocuklar, yarın bizim gibi acı çekecek. Buna biz izin veriyoruz. Bize de birileri izin vermişti. Tik tok değil arkadaşlar, zaman geçiyor. Sona yaklaşıyoruz, olmaz demeyin olur: Neler neler oldu, kimlere kimlere oldu! Tik tok değil tik tak o! Uyanın artık! 

1991 senesinde en önemli araştırmalarından birini daha tamamlar Uğur abi: Kürt-İslam Ayaklanması. Bu önemli bir kitap, ingilizleri tanırsınız mesela. Şeytanlıklarla bu topraklara nasıl fesat ektiklerini görürsünüz. Din, ırk üzerinden nasıl manipüle edilerek bölündüğümüzü anlarsınız. 

“Dini kullanarak ulusal birliğimizi tehlikeye koyanlar, her türlü lanete layıktır.” 

Baskıların arttığı 91 senesinin Kasım’ında onurlu gazeteciler olarak 80 arkadaş onaylamadıkları gelişmeler nedeniyle Cumhuriyet Gazetesi’nden istifa ederler. Sonrasında birkaç ay Milliyet’te yazar. PKK’yı irdeler, Kürt sorununu yazar. 

92’de ilk kez yayınlanan belgelerle “Gazi Paşa’ya Suikast” kitabı sonrasında, Cumhuriyet gazetesinde yönetim değişince geri döner köşesine. Hizbullah, PKK ve kontrgerillaları ince ince yazar. 

“Hizbulkontra!..” mesela, okumalı okutturulmalı…

“İktidara geldikten sonra komşu İslam ülkelerine “devrim ihraç” etmek isteyen Tahran rejimi, bir yandan büyük çaplı bir propaganda çalışmasına girişirken bir yandan da İran İslam Cumhuriyeti’nin emrindeki “Hizbullah” eliyle Ortadoğu ülkeleri ile Avrupa ve Türkiye’de Şah yanlılarına karşı eylemler düzenlemeye başlamıştı. İran rejimi, ilk aşamada Irak’a ve daha sonra Türkiye’ye de devrim ihraç etmek istiyordu. Asıl amacı da Irak ve İran’daki Kürtleri denetimi altında tutmaktı.

Hizbullah, Türkiye’deki Kürtleri etkilemeye çalışıyordu.”

Ne yazdıysa doğru, ne yazdıysa olmuş, ne yazdıysa olacak… Okuyun anlayın. Okumadan anlamadan boş yapanlara da verin okusunlar. Uğur Abi’yi boşuna bombayla parçalarına ayırmadılar!!! Uğur Mumcu bizim vicdanımızdır, onurumuzdur.

Bugün aralarında masumların da olduğu harp akademisi öğrencilerine konferans verdi 1993’te; “Gazetecilik”. Cenazesinden önce son kalabalıklar içinde oluşu,13 Ocak… 1993 oldu bakın. Kalbim sıkışıyor. Sanki patlayacak gibi. Mideme kramplar giriyor. Tek amacı insanları aydınlatmak ve gerçekleri bilmelerini sağlamak olan bir insanın arabasına bomba koyanlarla aynı havayı soludu bu millet! Göğsümüze pis ellerini sokup ciğerimizi söktüler. Gerçeğimizi çalıp canımızı aldılar 24 Ocak’ta. Doğru ve dürüst olan hiçbir şeye, hiçbir bireye tahammülü olmayan bir dünyada yaşamanın verdiği ağırlıkla ve yemin ederim gözyaşları içinde hüngür hüngür ağlayarak yazıyorum bu satırları. İçimde kusmayı, haykırılmayı bekleyen koca koca kayalar oluşturuyor, nefes aldırmıyor bazen. Olacakları görmek, bilmek katlanılmaz bir acıya dönüşüyor bazen. Yazmak yetmiyor, haykırmak istiyorum. Yalvarmak istiyorum “Yeter!” diye. Bütün dünyaya ama insanlığa… Bu anlam veremediğim cahilliğe, gerçeklere sırt çeviren, kör olmuş kendinden başka kimseyi göremeyen, sistemin kölesi olmuş çaresiz bu zavallı insanlığa tek tek ulaşıp anlatmak istiyorum. Düşünebilmelerini, anlayabilmelerini ve en temel haklarını talep edebilmelerini istiyorum: Özgürlüğü… 

Şöyle demişti bir keresinde; 

Oh ne kolay!..

Çek bir besmele, gelsin paralar…

Finans kuruluşları, şirketler ve bu finans

kuruluşları ve şirketler aracılığı ile kazanılan milyarlar…Elhamdülillah Müslümanız!.. Elhamdülillah milyarderiz!.. Bir kolumuz siyasette, öbür kolumuz ticarette, ayaklarımızda tarikatlarda… Bir üçgen bu… Ticaret, siyaset ve tarikat üçgeni… Bunlar dindarın sahtecileridir. Zavallı yoksul Müslüman yurttaşların kanlarını emenler de bunlardır. İnanç sömürücüleridir bunlar…

Halkı sömürenleri yazıyordu o. 

Ölmeden önce Polis-mafya-siyaset ağının derin boyutlarını araştırıyordu.

Abdullah Öcalan’ın bir müddet Millî İstihbarat Teşkilatı için çalıştığını iddia ediyordu. Boş bir iddiada bulunacağını düşünmeye mahal vermeyecek kadar doğruları yazdı hep. 

Arabasına bomba yerleştirdiler Uğur abimin. 

Bir pazar günü hem de…

Ankara Karlı Sokak’ta…

Evinin önünde…

Yukarda eşi ve çocukları varken…

Gerçekleri yazdı diye…

Gerçekleri yazdığın için ölmek de var bu hayatta…

İnsan nasıl gerçekleri yazmaz aklım sırrım ermiyor. 

Bu Uğur’da öldü Uğur abim. 

Canım…

Bu topraklarda doğan en cesur yüreklerden birini paramparça eden sisteme lanet olsun! Bu sisteme hizmet eden herkese, her şeye lanet olsun! Satılık medyaya, halka zulmedenlere yardım ve yataklık eden bütün şirket sahiplerine, susanlara, boyun eğenlere, göz göre göre bu ülkeyi ve halkı cehenneme sürükleyenlere lanet olsun!

Keşke 1993 hiç yaşanmasaydı…

Ve 

Keşke 2023 hiç gelmese…

Seni seviyorum Uğur abi, sen gibilerden öğrendim gerçeği görmek için nereye bakmam gerektiğini; sen gibi nice vatansever, insan severden öğrendim parçaları birleştirmeyi, sen gibilerden cesaret alarak yazıyorum bu satırları…

Sen benim için hiç ölmedin, seni parça parça etmek isteyenlere inat parçalarını birleştirip yazmaya devam edeceğim…

1975’te bir “Sesleniş”in vardı Uğur abi, onunla bitirmek en doğrusu olacak sanki… Işıklar içinde uyu…Ve affet…

“Dağ gibi karayağız birer delikanlıydık. Babamız, sırtında yük taşıyarak getirirdi aşımızı, ekmeğimizi.

Arabalar şırıl şırıl ışıklarıyla caddelerden geçerken bizler bir mum ışığında bitirirdik kitaplarımızı. Kendimiz gibi yaşayan binlerce yoksulun yüreğini yüreğimizde yaşayarak katıldık o büyük kavgaya. Ecelsiz öldürüldük. Dövüldük, vurulduk, asıldık.

Vurulduk ey halkım, unutma bizi…

Yoksulluğun bükemediği bileklerimize çelik kelepçeler takıldı. İşkence hücrelerinde sabahladık kaç kez. İsteseydik; diplomalarımızı, mor binlikler getiren birer senet gibi kullanırdık. Mimardık, mühendistik, doktorduk, avukattık. Yazlık, kışlık katlarımız, arabalarımız olurdu. Yüreğimiz işçiyle birlikte attı. Yaşamımızın en güzel yıllarını birer taze çiçek gibi verdik topluma. Bizleri yok etmek istediler hep. Öldürüldük ey halkım, unutma bizi…

Fidan gibi genç kızlardık. Hayat, şakırdayan bir şelale gibi akardı göz bebeklerimizden. Yirmi yaşında, yirmi bir yaşında, yirmi iki yaşında, işkencecilerin acımasız ellerine terk edildik. Direndik küçücük yüreğimizle, direndik genç kızlık gururumuzla. Tükürülesi suratlarına karşı bahar çiçekleri gibi, taptaze inançlarımızı fırlattık boş birer eldiven gibi. Utanmadılar insanlıklarından, utanmadılar erkekliklerinden. Hücrelere atıldık ey halkım, unutma bizi…

Ölümcül hastaydık. Bağırsaklarımız düğümlenmişti. Hipokrat yemini etmiş doktor kimlikli işkencecilerin elinde öldürüldük acınmaksızın. Gelinliklerimizin ütüsü bozulmamıştı daha. Cezaevlerine kilitlenmiş kocalarımızın taptaze duygularına, birer mezar taşı gibi savrulduk. Vicdan sustu. İnsanlık sustu.

Göz göre göre öldürüldük ey halkım, unutma bizi…

Kanserdik. Ölüm, her gün bir sinsi yılan gibi dolaşıyordu derilerimizde. Uydurma davalarla kapattılar hücrelere. Hastaydık. Yurtdışına gitseydik kurtulurduk belki. Bir buçuk yaşında kızlarımızı öksüz bırakmazdık. Önce, kolumuzu omuz başından keserek, yurtseverlik borcumuzun diyeti olarak fırlattık attık önlerine. Sonra da, otuz iki yaşında bırakıp gittik bu dünyayı, ecelsiz.

Öldürüldük ey halkım, unutma bizi…

Giresun’daki yoksul köylüler, sizin için öldük. Ege’deki tütün işçileri, sizin için öldük. Doğu’daki topraksız köylüler, sizin için öldük. İstanbul’daki, Ankara’daki işçiler, sizin için öldük. Adana’da, paramparça elleriyle ak pamuk toplayan işçiler, sizin için öldük.

Vurulduk, asıldık, öldürüldük ey halkım, unutama bizi…

Bağımsızlık Mustafa Kemal’den armağandı bize. Emperyalizmin ahtapot kollarına teslim edilen ülkemizin bağımsızlığı için kan döktük sokaklara. Mezar taşlarımıza basa basa, devleti yönetenler, gizli emirlerle başlarımızı ezmek, kanlarımızı emmek istediler. Amerikan üsleri kaldırılsın dedik, sokak ortasında sorgusuz sualsiz vurdular. Yirmi iki yaşlarındaydık öldürüldüğümüzde ey halkım, unutma bizi…

Yabancı petrol şirketlerine karşı devletimizi savunduk; komünist dediler. Ülkemiz bağımsız değil dedik; kelepçeyle geldiler üstümüze. Kurtuluş Savaşı’nda emperyalizme karşı dalgalandırdığımız bayrağımızı daha dik tutabilmekti bütün çabamız. Bir kez dinlemediler bizi. Bir kez anlamak istemediler. Vurulduk ey halkım, unutma bizi… Henüz çocukluğumuzu bile yaşamamıştık. Bir kadın eline değmemişti ellerimiz. Bir sevgiliden mektup bile almamıştık daha. Bir gece sabaha karşı, prangalar vurulmuş ellerimiz ve ayaklarımızla çıkarıldık idam sehpalarına. Herkes tanıktır ki korkmadık. İçimiz titremedi hiç. Mezar toprağı gibi taptaze, mezar taşı gibi dimdik boynumuzu uzattık yağlı kementlere.

Asıldık ey halkım, unutma bizi…

Bizi öldürenler, bizi asanlar, bizi sokak ortasında vuranlar, ağabeyimiz, babamız yaşlarındaydılar. Ya bu düzenin kirli çarklarına ortak olmuşlardı ya da susmuşlardı bütün olup bitenlere. Öfkelerini bir gün bile, karşısındakilere bağırmamış insanların önünde, öldürüldük. Hukuk adına, özgürlük adına, demokrasi adına, Batı uygarlığı adına, bizleri, bir şafak vakti ipe çektiler.

Korkmadan öldük ey halkım, unutma bizi…

Bir gün mezarlarımızda güller açacak ey halkım, unutma bizi… Bir gün sesimiz hepimizin kulaklarında yankılanacak ey halkım, unutma bizi…

Özgürlüğe adanmış bir top çiçek gibiyiz şimdi, hep birlikteyiz ey halkım unutma bizi, unutma bizi, unutma bizi…”

“Biz” olmak, “Ben” olabilmekten geçer. “Ben” olabilmek hakikati aramaktan, kendini keşfetmekten…Ben kendimi keşfettikçe güzelleştim. Ben kendimi keşfettikçe evreni keşfettim. Ben evreni keşfettikçe öfkemi dindirdim. Hakikatin ne kadar yakınımda durduğunu, önümdeki engeller nedeniyle göremedim. Korkularımın yerine merakımı koydum ve elime kalemi aldım üç sene önce… Bitmek tükenmek bilmeyen merakım yolumu aydınlatan ışık oldu, kitaplar en yakın arkadaşlarım, bugün hayatta olmayan binlerce deha dostum oldu… Hiçbirini kendime saklayamazdım. Bu kadar bencil olmak, insanın yaradılışına tersti. Hakikatin nerede durduğunu görüyorum artık, beni hiçbir güç ondan alıkoyamaz…İnanın! Cesur olun! Dönüşün! Değişime ayak uydurun! Gelecek biz’im, çünkü zaman biz’iz.

yorumlar (5)

  • Avatar

    Nursima çırlan

    Bir solukta okudum🙏🙏 inanılmaz bir kalemsin kakımlı kadınım💐 bu kadar akıcı bir anlatım şahane ifadeler ne diyebilirim ki başka 💐yeni çağın yazarı sensin💕💕

    reply
  • Avatar

    Süreyya Kılıç

    Üniversite son sınıftaydım, Uğur Mumcu öldürüldüğünde. Koşarak yurttan çıkıp arkadaşlarımızla buluşup sonra bir emekli kahvesinde oturmuştuk saatlerce. Be konuştuğumuzu hatırlamıyorum, ama derin bir üzüntü ve çaresizlik. İçim parçalanarak okudum. Kahin değildi sadece gözlemciydi, araştırmacı ve cesur.

    reply
  • Avatar

    Meltem Seyidoğlu

    Ağlayarak yazdığın yazıyı ağlayarak okudum.Hala aynı sorunlar ile yaşadığımız için, bizler bu sorunlarla yaşamayalım diye uğraşanlar öldürüldüğü için ama öldükleriyle kaldıkları için ağladım.Elimden bir şey gelmemesine ağladım.Bir şey paylaştığımızda ya da sorguladığımızda acaba bir şey olur mu diye korkmamıza ağladım.Hiçbir şeyin değişmediğini gördükçe umutsuzlukla doluyorum.

    reply
  • Avatar

    Selda

    Boğazımda herbir dugum.. boğazımda herbir yumru ile gözlerime hakim olamadan okumaya çalıştım..daha 9 yaşında olmama rağmen on günlerde bile çok derin bir üzüntüye sebep olmuştu nedenini bile anlayamadan ölümünü nurlar icinde uyusun..lanetolsun dediginiz hersaydiginiz binlerce sisteme sebebe ve olana kata kata lanet okumak yetmiyor gerçekten ..ölüyorum nefesim daralıyor.. 😔

    reply
  • Avatar

    Yağmur

    Bunları yazan biri olduğu için o kadar şanslıyız ki okumamak akıl alır iş değil. Okuyun arkadaşlar. Okumak bilmek insanı özgürleştirir kanatlandırır ama bazen bunları okudukça içim kör bir zindana dönüşüyor.

    reply

YORUM YAP