“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

UYUNİ: BİR DÜŞÜN GERÇEKLE TEMASI

Yine, yeniden 24 saatlik bir yolculuk geçti gitti. Uyuni, küçükken Pazar sabahları babamla Trt1’de izlediğimiz kovboy filmlerinin arka planında yer alan, kahverengi tonlarında, vahşi batı hissiyatı veren o tekinsiz fakat büyülü şehirlerden. Terminalden hostele varmamız sadece iki dakikamızı aldı. Güzelce dinlendik. Karnımızı doyurduk. Üzerine sıcak suyla duşumuzu aldık. Bir gezginin ihtiyaç duyduğu ne varsa fazlasıyla nasiplendik. İhtiyaç ve lüksün birbirine karıştığı, zaman zaman yarıştığı ve bazen de mantığın devre dışı kalıp, delirmecelerin baştan aşağıya bizi kuşattığı şehir ve medeniyet belasından uzakta, hayat ne kadar da basit. Hayat ne tatlı. Telaşına kapılmadan yaşadığında, çok değil arada bir yavaşlayıp, durup kendi yörüngende kendiliğinden gittiğinde sapla samanı, lüksle ihtiyacı ayırt edebilir hale geliyorsun. Ve azın aslında ne çok olduğunu. Saat 7 gibi tur satan firmalar kapandığından, fazla uzatmadan ilk girdiğimiz yerden 3 günlük bir tur satın aldık. Sabah herkes çokça heyecanlıydı ama en çok benim gözlerim parlıyor, ellerim terliyor, baya yüz metre koşup gelmişim gibi yüreğim çarpıyordu. Salar de Uyuni’yi ilk hangi belgeselde ya da filmde gördüm hatırlamıyorum ama çok uzun zamandır oraya ulaşma, orada bulunma hayalleri kuruyorum. Neye benzediğini, nasıl hissedeceğimi ve muhtemelen başka bir gezegendeymiş hissi verecek o sonsuzlukta nerede, nasıl duracağımı o kadar çok düşledim ki.

Su ve meyve stoklarımızı yüklenip, jeeplere yerleştik ve yola çıktık. İlk durağımız uzunca süredir kullanılmayan bir tren yolu hattıydı. Vagonların arasında, içinde, altında ve üstünde gezindik. Kalabalıktan hafif uzaklaşıp, gözlerimi birkaç dakika kapatıp, dokunduğum raylardan geçen trenleri, o trenleri kullanan makinistleri, uçsuz bucaksız düzlükte koca demir yığınını hareket ettirirken neler yaşadıklarını, geride kimi bıraktıklarını, sonra kondüktörleri ve akıllarından neler geçtiğini, neleri dert edip, nelerle mutlu olduklarını düşündüm. Bir zamanlar vagonların içlerindeki pencerelerden bakan yolculara, gördükleri manzaralara, nereden nereye gittiklerine, yolda ne yiyip ne içtiklerine, kimlerle tanıştıklarına, nereye vardıklarına ve vardıkları yerde neler yaşadıklarına kafa yordum. Yolun onlara ne kattığını ve onlardan neler götürdüğünü… Sonra arabayı süren Carlos’un “Vamos”* diye bağıran gür sesiyle gözümü açtım, elimi çektim raydan ve vedalaştım.

 *Vamos, İspanyolca’da “Haydi” anlamına geliyor.

Bakışlarımı arabanın içinde herhangi bir şeye kaydırmam ya da dönen muhabbete dahil olmam olanaksızdı. Nasıl anlatsam, yıllardır özlediğin, hasretini çektiğin birinin biraz sonra bir kapıdan çıkıp geleceğini bilmek gibi. Her an kapıdan girebilir ve gözlerin ona, görüş mesafene girdiği andan itibaren bakmak ister ya hani. Ben de asla görmediğim fakat özlediğim, hasretini çektiğim bir yere ulaşmak üzereydim. Uzaktan görür görmez burnumun direği hakikaten sızladı, gözlerim sulanmaya başladı. İlerledikçe içimden neler neler geçmedi ki. O kadar uçsuz bucaksız ki, insan dünyayı buradan ibaret sanabilir. Ve o kadar beyaz ve öyle göz alıcı ki, insan burada sonsuza kadar kalmak isteyebilir. Bütün gökyüzü benimdi, koca göl sadece benimdi. Doğayla arama giren tüm yapılar, şehirler, koca binalar ve çılgın kalabalık geride, çok uzaklardaydı. Güneşin doğuşu da batışı da benimdi. İstersem arkamı dönerdim ve gözüm kimseyi görmezdi. Uzaklaştım, yürüdüm, koştum, coştum, yavaşladım, oturdum bir tuz tepeciğine. Yalnız kalmanın, yalnız olmanın keyfini sürdüm bir süre. Kendime ne dertler ne sıkıntılar ürettiğimi idrak ettim. Bunu yapan benim, bunu yapan biziz kendimize. Adımlarımdan benden başka kimse mesul değil ki. Kimse kolumu, bacağımı zorla çekmiyor. Neredeysem ne yapıyorsam ne yaşıyorsam, neye üzülüp, neye seviniyorsam… Hepsi benim başımın altından çıkıyor. Ve bu baş, bu mucizevi boşlukla buluştuğu için çok şanslı hissediyor. İçimden geçenlerin, ruhum, bedenim ve Dünya tarafından kabul görmesi dileğiyle bir avuç tuzu savuruyorum gökyüzüne. Gün tüm güzelliklerin getirdiği tatlı bir sarhoşlukla sürüp gidiyor. Gece, yıldızların misafirperverliğinde ve rüzgarın, tek katlı yapının camından kulağıma ulaşan fısıltısıyla güzel bir uykuya dalıyorum.

Turun ikinci günü de ilki gibi inanılmaz ve unutulmaz anlar barındırıyordu. Rengarenk volkanik dağlar, pembe flamingolar, şaşkın lamalar… Tıpkı küçükken okuduğumuz resimli hikaye kitaplarındaki gibi mutlu eden, gülümseten manzaralar. Kırmızı bir gölün kenarında oturduk, izledik, güldük, büyülendik. Çölün ortasında tek katlı bir hosteldeyiz şimdi. Trafik yok, koşturmaca yok, ışık yok, internet yok, duş yok. Tepemizde onlarca, yüzlerce yıldız var. Önümüzde sıcacık sebze çorbamız, sarılıp yatacağımız battaniyelerimiz, bitmek bilmeyen hikayelerimiz var. Son ana kadar bu şekilde yaşanabilir mi acaba? Dönme fikrini aklıma getirmek dahi istemiyorum. Tabii ki dönecek ve tekrar çalışmak zorunda kalacağız. Biliyorum yine birçok gereksiz eşyaya para yani zaman harcayıp, şehirde tutunmaya çalışacağız. Ama şu anın büyüsünü bozmaya yetmiyor tüm bu gerçeklik. Geçen günlerde, yola çıktığımız tarihlerden oluşan bir loto kuponu hazırlayıp yolladım babama. Çok değil dünyayı epeyce gezmeye yetecek kadar para çıksın yeter. Bakalım, bu lotodan çok umutluyum.

Bu gezme tozma işinin bir güzel tarafını daha keşfettim. Hepimiz yolda, en doğal halimizdeyiz. Soğuk olduğunda kat kat ne bulursak giyiyoruz, acıktığımızda yangından mal kaçırırcasına yiyoruz ve çişimiz geldiğinde (etrafta tuvalet yoksa) uygun bir yer bulup, işimizi görüyoruz. Medeniyet kavramı düşündürüyor beni. Bir ironi seziyorum fakat henüz bunu konuşma vakti değil gibi. Tur bitti ve 3 günümüz inanılmaz eğlenceli, sürprizli ve hayret vericiydi. Turda Biricik ve Nina dışında birde Avustralyalı Craig vardı. Craig, tarih profesörü ve seyahat etmek en büyük tutkusu. Henüz görmediği kasabalara, şehirlere aşık, iflah olmaz bir gezgin. Saatlerce maceralarını, gittiği yerleri dinledik. Craig ve tutkusu, bende sönmeye yakın bir ateşi körükledi. Sürekli öğrenmek istiyorum. Bir şeylerin peşine düşme hissi canlı kılıyor. Detaya inmek istiyorum. Bu arada şu an, dünyanın en yüksek başkentinden yazıyorum, La Paz’dan. Buraya ilk defa gelen insanların halsiz, yorgun olduğunu çokça duydum ve okudum. Hatta oksijen tüpüne ihtiyaç duyan bile oluyormuş. Biraz hurafe gibi gelse de gerçekler bunlar. Yerel halk enerjik olabilmek adına koka yaprağı çiğniyor. Ben geri kalır mıyım, tabii ki hayır. Her şeyi denemem konusunda beni cesaretlendiren ailem ve bu sayede bana verdikleri güvenle belki de bazı eşiklerin önemini daha çabuk kavradım. Bakkaldan bir poşet koka yaprağı aldım, henüz ihtiyaç duymadığım için denemedim çünkü o kadar heyecanlıyım ki halsizlikten eser yok. Bir an önce sokaklara çıkmak istiyorum. Gidip Nina ve Biricik’i uyandırmayı düşünüyordum ama önce tek başıma küçük bir sabah keşfi fikri daha cazip göründü. Mini kaçamaktan hemen sonra sıra bende olduğundan kirli çamaşırları yıkamalıyım.

Bütünün bir parçası olmaya istekli ve diğer parçalara temas ettikçe parlayan.

YORUM YAP