“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Ruhu Yerine Aklını Kaybeden Van Gogh’u Anlamak

Dünyanın en ileri derece Bipolar’ı olan, ruhunu kaybetmeyen ama aklını kaybeden Van Gogh, Arles’teki bahçesinde yetişen şeftali, kayısı, erik ağaçlarını uzun uzun seyrederek kendine alternatif bir iyileştirme yöntemi uygular. Bahar aylarının verdiği ilhamdan sıkça söz eden güzel insan; her şeye karşı sevgi besleyen ressam, Arles’teki ağaçlarının patlayan tomurcuklarından müjdeli tablolar çıkarır.

 

Çiçek Açan Badem Ağacı

İşte, 1890’da Johanna ile evli kardeşi Theo‘nun doğan oğluna ‘Vincent‘ adını vermesi, Van Gogh‘u çok mutlu eder ve ona ilham verir. Nasıl da güzel duygulara muhtaç bir kalp var ortada farkında mısınız? Küçük Vincent, hayatının son demlerine açan bir tomurcuk ona baharı getirendir adeta. Bebek Vincent‘ten aldığı ilhamla başladığı bu resimden annesine bahsediyor mektubunda. Resmi yaparken hastalanan Van Gogh, 1890 yılının Mayıs ayında kardeşinin yanına giderek yeğenine resmi hediye eder ve dört ayı dolmadan son nefesini verir. 

 

 

Van Gogh, Theo, Johanna ve küçük Vincent için maneviyatı yüksek olan bu resim, ressamın kopyalayacak kadar etkilendiği Japonizm izlerini taşıyor gördüğünüz üzere. Eserde gövdesinin üst kısmında dallarının bir kısmına dek yalnızca bir parçası resmedilen badem ağacı, çiçek açmış tomurcuklarıyla baharı müjdeliyor. Arka planı bütünüyle maviyle boyayan ressam, bize ‘Gökyüzü’nü verir. “Çiçek Açan Badem Ağacı” veya “Badem Dalları.”

Sağdaki parmaklıkları görüyor musunuz? Küçük, soğuk bir odanın penceresinden ve Van Gogh’un gözünden Dünya’ya bakıyorsunuz şu an!


Umarım tabloların kadar güzel bir yerdesindir Van Gogh.

 

YILDIZLI GECE 


Bu resme bakarken hiç onu hissederek bakabilme deneyimini yaşayabildiniz mi?
Gelin birlikte deneyelim;

Gece gördüğü Saint-Remy Köyü’nün görüntüsünü adeta zihnine kazır ve hastanede olduğu o günlerde ilaç niyetine kendini tedavi etmek için resimler yapar. Ama bu resim, o kadar yürek burkar, öyle sarsar ki insanı kendinize gelemezsiniz.
Çok şey anlatmak isteyen güçlü dışavurumcu manzara resmi; bir insan manzarasıdır aslında!
İnsanın içine içine işleyen detayları ile öne çıkanlarda!

DR. GACHET

Ölmeden 2 ay kadar önce tamamladığı meşhur tablo! Vincent, 1890 başında bipolar bozukluk ve şizofreni tedavisi gördüğü hastaneden çıktığında kardeşi Theo, Camille Pissarro‘nun tavsiyesiyle Auvers‘teki psikiyatrist Paul Gachet‘in evini ziyaret eder. Kısa sürede eve yerleşen ressam, 62 yaşındaki Doktor Gachet‘le ilk tanışmalarından memnun kalmasa da ilerleyen zamanlarda ikili arasındaki ruhsal benzerlik, bir çeşit dostluğa dönüşür. Vincent‘e göre, doktor da en az kendisi kadar sorunluydu ve bu durum, bağı kuvvetlendirerek paylaşımlı bir delilik durumu yarattı. 1890 yılının başında Doktor Gachet‘i portreleyen, daha sonra bir versiyonunu daha yapan Vincent Van Gogh, dostu hakkındaki görüşlerini eserine aktarır.


Sarının tonu doktorun hem donuk benzi hem yüzündeki umutsuz ifadeyi daha da belirgin kılar. Gözleri tıpkı Vincent‘in gözleri gibi saydam mavi. Yüzü umutsuz, hüzünlü… Masanın üzerinde iki önemli nesne var; biri, üst üste duran iki kitap. Kitaplar, Van Gogh Sarısı‘yla boyanmış. Büyük ihtimalle Doktor Gachet ile Van Gogh‘un sevdiği iki kitap.

Diğeri ise vazodan sarkmış, mor renkli yüksükotları. Doktor Gachet‘in Van Gogh‘u tedavi ederken sık sık kullandığı yüksükotu, yine ikili arasında özel bir yere sahip.

Mavinin tonlarını kullanarak yaptığı dalgalı arka plan, hem Van Gogh, hem Doktor Gachet hem de ikisinin kurduğu dostluğun bir dargın bir barışık gibi olduğunu vurgular. İnişli çıkışlı, Bipolarize… Hem mavi, melankolidir. Doktor’un bu dertli vaziyeti arka planla muazzam olmamış mı? Aşağıdan yukarıya doğru çıktıkça mavinin tonu açılıyor ve bu durum, deniz – gökyüzününü veriyor bize.
67 x 56 cm‘lik eser, özel bir koleksiyonda saklanıyor.

 

SUNFLOWERS

Arles’a taşınan Van Gogh, ünlü Fransız ressam Paul Gauguin ile stüdyosunu paylaşıp birlikte çalışmalarını arzular. Bu sebeple çeşitli yollarla Gauguin’le temasa geçen Van Gogh, sonunda Gauguin’in onu ziyarete geleceğini öğrenir ve Gauguin’in kalacağı odayı süslemek ve onu etkilemek amacı ile birkaç resim yapmaya karar verir. Yaptığı ilk seri ayçiçeklerinden ikisini çok beğenip satın alan Gauguin’i etkilemek amacı ile ikinci seriyi vazoya yerleştirilmiş çeşitli boylarda ayçiçeklerinden oluşan bir kompozisyon olarak tasarlar ve kısa sürede çok sayıda kopyasını üretir.


Gauguin gelip Van Gogh’un yanına yerleştiğinde ressamın hayalleri gerçek olur. Lakin iki sanatçı arasında kısa süre sonra gerilim başlar; Gauguin, Van Gogh’u terk eder ve sonrasında bir sinir krizi sonucu Van Gogh, önce kendi kulağını keser, sonra da bir sanatoryuma kaldırılır.
Van Gogh’un saplantılı biçimde bu kadar çok ayçiçeği tablosu üretmiş olmasının birden çok sebebi var. Van Gogh’un amacı, öncelikle Gauguin’in beğenisine hitap etmek iken bir yandan da ayçiçeklerini kendi sembolü haline getirmiş ve onları tıpkı Monet’nin nilüferleri sahiplendiği gibi sahiplenmiştir. Sarı rengi mutlulukla özdeşleştiren Van Gogh, git-gellerle dolu Bipolar ruh halinin iyiye giden dönemlerinde ağırlıklı olarak sarı rengi kullandığı eserler üretir. Dolayısıyla sarı renkli ayçiçekleri de ona mutluluğu ve belki de Hollanda edebiyatındaki gibi adanmışlığı ve sadakati ifade eder.

Ayçiçeklerinden en ünlüsü olan Londra Ulusal Galeri’deki bu eser, çiçeklerin farklı gelişim evrelerindeki hallerini gösterir. Sol altta vazodan sarkan yeşil küçük taze ayçiçeği ile birlikte erişkin sarı yapraklı çiçekler ve tohuma kaçmış kahverengi büyük başlı çiçekler aynı vazoda yer alır. Bu farklı renkler resme bir ahenk katarken aynı zamanda da yaşamın farklı evrelerinin – gençlik, olgunluk, yaşılık – aynı hayatta birlikte yer aldığını gösterir.

Sunflowers, aslında Van Gogh’un ta kendisidir!
Hayatta elini attığı çoğu şeyde başarısız ve mutsuz hisseden bu adamın, resimleri ile yeniden canlanışını anlatır adeta!
Dostunu, insanları çok ama çok seven Van Gogh’un bol sarılı eserleri Londra Ulusal Müzesi ve Amsterdam’daki Van Gogh Müzesi’nde!

“Biz” olmak, “Ben” olabilmekten geçer. “Ben” olabilmek hakikati aramaktan, kendini keşfetmekten…Ben kendimi keşfettikçe güzelleştim. Ben kendimi keşfettikçe evreni keşfettim. Ben evreni keşfettikçe öfkemi dindirdim. Hakikatin ne kadar yakınımda durduğunu, önümdeki engeller nedeniyle göremedim. Korkularımın yerine merakımı koydum ve elime kalemi aldım üç sene önce… Bitmek tükenmek bilmeyen merakım yolumu aydınlatan ışık oldu, kitaplar en yakın arkadaşlarım, bugün hayatta olmayan binlerce deha dostum oldu… Hiçbirini kendime saklayamazdım. Bu kadar bencil olmak, insanın yaradılışına tersti. Hakikatin nerede durduğunu görüyorum artık, beni hiçbir güç ondan alıkoyamaz…İnanın! Cesur olun! Dönüşün! Değişime ayak uydurun! Gelecek biz’im, çünkü zaman biz’iz.

YORUM YAP