“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

FIDEL CASTRO: VIVA CUBA LIBRE!

“Devrim, geçmiş ile gelecek arasındaki kıyasıya mücadeledir.”

Fidel Castro’yu anlatmaya başlamadan önce onu merak etmenizi istiyorum. Merak ederek, anlamaya çalışarak, farklı açılardan ele alarak okuyun istiyorum. Sayısız konuşması arasından bir bölüm seçtim. Bu sözleri söylemiş birini kim merak etmez ki?

“Bizler çoğu zaman insan hakları üzerine konuşuyoruz. Ama aynı zamanda ‘İnsanlığın Hakları’ üzerine konuşmalıyız. Diğerleri lüks otomobillere binebilsinler diye neden bazı insanlar çıplak ayaklarla yürümek zorunda? Diğerleri 70 yıl yaşasın diye, neden bazı insanlar 35 yıl yaşamak zorunda?Diğerleri müthiş derecede zengin olsun diye neden bazı insanlar berbat bir şekilde yoksul olmak zorunda? Ben bir parça ekmeğe bile sahip olamayan dünya çocuklarının adına konuşuyorum.”

Böyle biriydi Fidel Castro bir yandan. Haklıydı da. Anlıyordu. Olanı biteni görüyor ve acı çekiyor, öfkeleniyordu. Bu düşünceler ona bir devrim bahşetti lakin öfkesi bir kahramandan bir diktatöre dönüşmesine neden oldu. Bu arada kalmış, iki zıt kutuplu karakteri ve devrimi çok ilginç açılardan anlatacağım sizlere. İyi okumalar diliyorum. 

Ángel Castro y Argiz, Küba Bağımsızlık savaşı sırasında Küba’ya gelen, ardından 1898 amerika ispanya savaşında yer alan ispanyol askerlerden biri. Kendisi Fidel Castro’nun babası. Akıllı bir adam. Bir amerikan şirketine şeker kamışı üretiyor o dönem. Fidel Castro’nun annesinden önceki evliliğinden beş çocuğu vardır.

Lina Ruz González, Fidel Castro’nun annesi. Babasının aşçısıyken ilişkileri başlıyor. Toplamda on iki kardeşi vardır. Fidel’in ailesi 1943’te resmi olarak evlenmiştir. Evlilik dışı birlikteliğin dördü kız, üçü erkek, toplamda yedi çocuğunun üçüncüsü olarak 1926 yılında dünyaya geliyor: Oriente eyaleti, Biran, 13 Ağustos. Şeker kamışı çiftliğinde başlayan hayatında işçi ve göçmen sınıfının çocukları ile büyüyor.

Çocuk yaşta bunlara şahit olmasının etkilerini fark etmeniz gerekir burada. Çocukların ne yaşadığı ve gördüğü geleceklerini şekillendirebilir. Bu basit bir şeymiş gibi davranmamak gerektiğini bilmek lazım. Çocuk bireylerin dünyalarını hafife almaktan vazgeçmeliyiz. Fidel, 1930 senesinde Bíran İlkokulu’nda ilk kez derse girer. 

 

İki sene sonra Santiago’da Eufrasia Feliu adlı bir öğretmenin yanına gider kardeşleri Ramón ve Angela ile. Öğretmeninin de yaşadığı hayata dahil olarak emekçileri görmüş olur. Ardından bir salesyan okulu olan La Salle Lisesi’ne yazdırılır. Bilmeyenler için salesyenler, İtalyan Aziz Giovanni Don Bosco tarafından kurulmuş dünyanın en büyük üçüncü dini cemiyetidir.

Bosco ise enteresan bir adam, bütün hayatını fakir çocuklar, sokak çocukları kimsesizlere adamış biri. Ceza yerine sevgi, şefkat ve nezaketi temel alan eğitim sistemi geliştirmiş ve zor durumdaki çocukları hedefleyen dernekler kurmuştur. 1934 yılında Papa XI. Pius tarafından aziz ilan edilen birisi. İşte bu metodla eğitim veren okul sonrasında cizvit okullarında lise eğitimi alır. Cizvitliler de yine bir katolik cemiyettir. Saint Benoît Fransız Lisesi cizvitlilerin okullarındandır örneğin. 1607’de Kral Henri IV okulu geliştirmek için Fransız Cizvit Rahiplerini gönderdi Karaköy’e.

Cizvitler böyle yayılmışlardır. Devlet eğitim konusunda yetersiz kalınca, bu açığı fark edip ücretsiz eğitimlerle imkanları kısıtlı ama zeki çocukları ailelerinden alarak eğitmiş, sayısız okul, üniversite kurarak devlet adamlarının bile çocuklarını eğitmişlerdir. Savaş dönemlerinde ise otorite boşluğundan faydalanarak diplomatik ilişkilerde etkili olmuşlardır. Konuyu dağıtmıyorum, burada şunu sormak istiyorum; Fidel Castro, bir yandan işçi sınıfı ile büyürken, bir yandan da gördüğü eğitimler ve edindiği arkadaşlıklarda, insanlar ve şartlar arasındaki uçurumu görmemiş midir sizce? Adam din okullarında okumuş lakin ateist oldu, abd ve kapitalizm düşmanı oldu; işçi sınıfı dostu, gözü kara şiddet yanlısı bir devrimci oldu. Olan tam olarak bu, neyse şöyle bir alıntı da bırakayım;

“Ben tabii ki bir devrimci olarak değil, dediğim gibi, asi olarak doğdum. Çok erken yaşlarda, okulda, evde adil olmayan şeyler gördüm ve yaşadım sanırım. Ben büyük bir varlığın içinde doğmuştum ve bunun nasıl bir şey olduğunu biliyordum. Kırsal alanda kapitalizmin nasıl bir şey olduğuna dair asla silinemeyecek görüntüler var kafamda. Birán ve yakın çevresindeki o yoksul, aç, ayağı çıplak onca insanın görüntüsü gözümden asla silinemez” 

Liseden mezun olan Castro, 1945 Eylül’ünde Havana Üniversitesi’de hukuk okumaya başlar ve daha okurken yeterince ateşlidir. Dominik Cumhuriyeti’nde Rafael Trujillo diktatörlüğüne karşı savaşmak için Cayo Confites olaylarına katılır.

Bunlar, sağcı askeri cuntasına karşı olan devrimciler.  1948’de bir öğrenci konseyinin hazırlık çalışmalarına katılmak üzere Bogotá’ya gider ve devrimci halk ayaklanması “Bogotazo” hareketine katılır. Burada askeri eğitim alır.

Halkın bu ayaklanmasına şahit olmak, yanlarında yer almak, ona ilham verdi ve bir rüyaya inandı bence. Buna neredeyse eminim. 1945 yılına ait lise yıllığında, “Ayrıcalıklı bir öğrenci, başarılı bir sporcu. Çok popüler. Hukuk okumak istiyor. Şüphesiz, çok parlak bir geleceği olacak” yazıyor. Sizde ne yazıyor? 

Küba’da nüfuslu bir politikacının kızı olan Mirtha Díaz-Balart ile yine aynı sene evlenir. Geldik 1949’a; Fidel Castro baba olur. Ertesi sene hukuk fakültesinden mezun olur. Diktatörlere karşı birçok yerde hareketlere katıl, evlen, çocuk yap, hukuk oku, diploma al. Bunları beş sene içinde yaptıktan sonra avukatlık yapmaya başlar. Hikaye buradan sonra başlıyor işte.

10 Mart 1952’de, Küba’da Batista ikinci kez darbe gerçekleştiriyor. Küba’da birçok insan bugün bizim olduğumuz gibi çözüm arıyor elbet. Herkes kendince formüller geliştirirken Fidel Castro, eline Lenin’in “Ne Yapmalı?” makalesini alır ve okumaya başlar. Gerçekten bütün yasal yollar, kapılar kapalı olduğu için silahlı mücadelenin zorunluluğunu savunur. Çiftlikte büyümüş, silah kullanmış, nişancılıkta iyi biri askeri eğitim de aldığından bu çok normal, garipsememek lazım.

Fidel Castro büyük harekete hazırlamak üzere Ortodoks Parti’nin gençlik kollarından birinin üzerinden gençleri eğitmeye başlar. Tam yüz altmış devrimci genç Küba’lı, adaletsizlikler ve diktatörlük karşısında direniş haktır diyerek askeri kışla saldırısını gerçekleştirir. Böylece Fidel Castro, avukatlık yaparken 1953, Temmuz 26’da Küba Moncada askeri kışlasına yapılan bu saldırının liderine dönüşür. Yargılanır ve 16 Ekim’de tarihi savunmasının ardından on beş sene ceza alır. Bir kısmını alıntılıyorum;

Dante, cehennemi dokuz kata ayırmış, canileri yediye, hırsızlan sekize, hainleri de dokuza koymuş. Batista’nın eğer bir ruhu varsa, ruhuna uygun bir kat bulmakta zebaniler zorlu bir çıkmazla karşılaşacaklar” dediği ve akıllardan çıkmayan “Tarih beni aklayacaktır” sözleriyle sonlandırdığı tarihi savunmasını yaptı. Bu savunmaya ilişkin Fidel yıllar sonra “Tarih beni aklayacak dediğimde, bu cümleyi, özünde en onurlu davayı ve en adil düşünceyi savunduğuma dair o güvenimle dile getiriyordum. Bu sözü ederken esasında, geleceğin o davayı ve düşünceyi bir biçimde kabul edeceğini de söylemiş oluyordum. Çünkü gelecekte o fikirler gerçeğe dönüşeceklerdi. Gelecekte insanlar olan biteni öğreneceklerdi. Bizim ve düşmanlarımızın yaptıklarını, bizim ne uğruna dövüştüğümüzü, düşmanlarımızın hedeflerini ve kimin haklı olduğunu göreceklerdi.

Fidel Castro ile birlikte on sekiz kişi daha Pinos adasında bir hapishaneye gönderilirler. Lakin bu savunma bir manifesto gibi çoğaltılarak dağıtılır. Öyle bir sivil toplum hareketine dönüşür ki af çıkarmak zorunda kalırlar. 

İki sene sonra başkanlık affıyla dışarı çıktıklarında 26 Temmuz hareketi resmiyet kazanır ve Castro başkanlığında ilan edilir.

Lakin çıkarılmış olsa da can güvenliği de olmadığından 1955 senesinde Fidel sürgüne, Meksika’ya gider. Böylece Che ile tanışırlar. Devrimciler tam bir buçuk yıl boyunca bir başka devrimci Alberto Bayo tarafından eğitilirler; “1956 yılında ya özgür olacağız ya şehit!” Atatürk’ten çok şey öğrenmiş Fidel Castro… Ya istiklaldir, ya ölüm sonuçta, öyle değil mi?

1956 Ekim’de babasını kaybeder. Hemen bir ay sonra artık hazırlardır; Che Guevara, kardeşi Raul ve seksen devrimci ile Meksika’dan ayrılarak Küba yollarına düşer. 2 Aralık 1955, Fidel Castro ve devrimciler, Küba’nın doğu sahilinden ülkeye giriş yaparak Cayuelos bölgesine varır. Hayal edin, Grandma gemisinden atlıyorlar. Ellerinde silahlar her yerleri kurşunlar, ekipmanları ile yarıya kadar sudalar. Yavaş yavaş yaklaşıyorlar. 

İşte o günden itibaren Fidel Castro bir devrimci kadar bir askerdir. Çok iyi bir eğitim alsalar da, üç gün sonra Batista’nın ordusu birliklerini dağıtır. Pusuya düşürülürler. Çünkü her şey sadece eğitim değildir, en önemlisi deneyimdir. 18 Aralıkta geriye Fidel Castro, Raul Castro, Juan Almeida, Che, Ramiro Valdes ve hayatta kalan diğer beş kişi buluşurlar. Düşünün yola çıktığınız bütün arkadaşlarınız gitmiş…

Gördüğünüz vahşet, sürekli hayatta kalma mücadelesi verirken kitaplar ile silah aynı anda hayatınızda. Bu, bir insanın başına gelebilecek en kötü şey bence. Zaten bir daha hayır bekleyemezsin, yaşadıklarına bakın. Bunlar insanı yıldırmaz ama hırslandırır. Bir kere çalınan ömürler, yaşatılmayan hayatlar var. Korkunç.

Neyse efendim, aralarına yeni devrimciler ve katılan çiftçilerle birlikte otuz devrim savaşçısı, 17 Ocak 1957’de gerilla hareketini başlatır ve ilk zaferlerini La Plata kışlasını ele geçirerek kazanırlar. Bu zaferle bütün dünyanın dikkatlerini üzerine toplarlar. New York Times koşa koşa röportaja gelir hatta.

Aylardan Mart oldu. Tam hız devam edecek olan gerilla kuvvetleri bu sefer El Uvero’daki düşman üssüne saldırır ve ele geçirirler. Che Guevara bu zaferleri için “İsyan Ordusu’nun rüştünü ispatı” der. Fidel Castro da zaten Che Guevara’ya bir birlik vererek komutanlığa terfi ettirir. Ve Comandante Che artık sahnededir.

9 Nisan, 1958; genel bir grev girişiminde bulunurlar lakin pek başarı sağlanamaz. Birlik olmak kolay değildir, herkesin cesur olmasını bekleyemezsiniz. Bu olaydan sonra Fidel Castro’nun kafa yanıyor bence. Zira İsyan ordusu lideri, diktatör Batista’ya topyekün savaş ilan eder. Kurtarıcı melek amerika Batista’ya silah satışını durdurur. Burada bir araya girerek Bastista’yı anlatmak isterim.

1952 yılının Mart ayında iktidara gelen darbeci diktatör Batista’nın en büyük desteği özgürlükler ülkesiydi. Apaçık desteğiyle kanlı bir diktatörlük kurmasına yardımcı olan amerikadır. Şöyle düşünün; yolsuzluk, kumarhaneler, kaçakçılığın her türlüsü en yüksek düzeyde. Fuhuş öyle korkunç noktadaki ülke amerikalılara çalışan genelevlerle dolup taşmıştır. Küba’daki bir kesim inanılmaz zenginken kalanlar perişan haldedir.

Adam öyle bir diktatör, öyle kötü ki burjuva bile Castro’ya para yardımı yapmıştır. Pek anlatmama gerek yok gerçi, iyi bilir bugün bu ülkede yaşayanlar, başka bir versiyonunu yaşıyoruz. Geleceği görmek zor olmasa gerek? 

Bu çürümüşlüğe ilan edilen savaşla, tam yetmiş dört gün boyunca büyük taarruzu sürdüren diktatör mağlup edilir. Eş zamanlı olarak bütün komutanlar özgürlük için savaşır. İsyan ordusu, Jigue, Santa Domingo ve Las Mercedes, Sierra Maestra ve son olarak 30 Kasım Guisa çarpışmalarından zaferle çıkarak Santiago yolunu tutarlar.

1 Ocak 1959’da, pusuya düşürüldükleri 26 Temmuz 1953’ten tam beş yıl, beş ay, beş gün sonra Diktatör Fulgencio Batista, Küba’dan kaçar ve isyan ordusu yönetimi ele geçirir. 

“Devrim şimdi başlıyor.” 

Fidel Castro, zaferle girdiği Havada’da büyük bir mutluluk ve şükranla karşılanır. Senelerdir halk üzerinde terör estiren, yolsuzlukları yüzünden batmış bir ülkeye sebep olan diktatörün kaçtığında duyulduğunda Kübalılar sokaklara dökülür, kalabalıklar dalga dalga yayılarak dört bir yanı sarar. Ümidini kaybetmiş, baskı altında psikolojisi bozulmuş, sefil hale düşmüş halk için bayram günüdür. Umut günüdür. Fidel Castro devrimci hükümetin başkanı olur ve bambaşka bir dönem başlar.

Küba’dan söz edeyim kısaca, şimdi amerika yerlileri katledip soykırımla işgalcilik yaptıktan sonra gözünü Küba’ya dikti. Aralarında 145 km var, adayı kendinin zannediyor o zamanlar. Yüzsüzler çünkü, sömürücüler çünkü. Modern görünümlü haysiyetsiz dünya. Neyse coştum yine, sömürücülerden konuşurken tüylerim ürperiyor da. Daha amerika kıtasına yerleşeli elli sene olmuş küba bizim demeye başlamışlar. İspanya’yı savaşta yenince Küba’da kuruyor hakimiyeti. Siyasi müdahale izni veren madde imzalanana kadar tam dört sene askerleriyle çöküyor ülkeye. İspanya sömürgesinde geçirdiği yılların ardından Küba, 1902 yılında amerikanın vesayetinde bağımsızlaştırılmış oldu. O günden bu devrime kadar diktatörlükle yönetildi halk. Ülkenin % 80’i yoksulluk ve sefalet içindeyken yarısı okuma yazma bilmiyordu. Sanayileri amerikan gruplarının ve başka yabancı sermayelerin elindeydi.

Halkın genelinin kendi toprağı yoktu. Büyük toprak sahipleri yabancılardı ve sahip oldukları Küba toprakları, ülkenin yarısıydı. Haziran seçimlerinde General Fulgencio Batista, seçimi kaybedeceğini anlayınca hükümeti devirdi. Parlamentoyu kapattı. Batista karşıtı güçler, seçimi tanımadıklarını açıkladı ve direnişe geçti.

Tanıdık geliyor mu? Şimdi böyle çökülmüş bir ülkede diktatörünü devirmeniz yeterli değildir. Karşınızdaki düşman bütün dünya! Bakmayın siz ona amerika dediğimize. Diktatörlüğü devirdiniz diyelim. Şimdi halka ve ülkenize hakkını vermeniz gerekir. Tümüyle dışarıya bağımlı, fakir ve bitap düşmüş bir ülke var elinizde. Ne yapacaksınız? İşte buna bir yanıt niteliğinde bir cümle ile zaferini ilan etti Fidel Castro; “Devrim şimdi başlıyor.”

Şartlar böyle olduğunda, zafer sonrası hızlıca reformlar yaparak halkın yaralarını sarmanız gerekir. Lakin o kadar bağımlısınız ki birilerine, yapacağınız her hamle kapitalistlerin çıkarlarıyla çatışır. İngiltere menşeli şirket amerika, hemen misilleme önlemler aldı ve rejiminizi tanımıyorum dedi. Kübadaki şeker üretiminin çoğunluğunu durdurdu. Castro rejimi de sen kimsin dedi amerikaya ve o amerikan şirketlerine ait işletmelerin topraklarını kamulaştırdı. Hiç vakit kaybetmeden topraklar işlenmeye başlandı.

Köylülere iş ve yemek olacağı sağlanmış oldu. Tarım reformu sayesinde Batista zenginlerinin topraklarına el konarak kooperatiflerde gruplaşan köylülere dağıtıldı. Devrimci liderin söylediği gibi, devrim şimdi başladı. 

“Dünyaya tekrar geldiğimde yazar olmak istiyorum.”

Tarih tarih devam edelim. Şubat 1959; Fidel Castro, devrimci hükümetin başbakanı olan Castro, 15-27 Nisan arasında amerikan gazete editörleri derneğinin davetiyle amerika turuna çıkar. Harlem’de bir otel tercih eder. Orada Malcolm X ve Mısır Cumhurbaşkanı Cavaharlal Nehru ile görüşür.

Bir de Nixon’la kısa, olumlu bir görüşmesi olur. Lakin devrimcilerin reformları, Amerikan şirketlerini kamulaştırmaya başlaması şeytanı uyandırdı. Başladılar kısıtlı da olsa ambargoya. Şimdi anlatacaklarım çok önemli, anlamakta fayda var. Şimdi bir yandan amerika için tehlike haline gelen bir Fidel Castro, bir yandan Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir’ın ziyaret ettiği, “Dünyaya tekrar geldiğimde yazar olmak istiyorum.” diyen bir Fidel Castro var.

Devrimci lideri bir de çok sevdiğimiz Gabriel Garcia Marquez’den dinleyelim; 

“Bizim FİDEL! Fidel her gün birkaç saat egzersiz yapıp sık sık yüzerek enfes formunu korur. Alt edilemeyecek denli sebatkârdır; katı disiplin sahibidir. Helak olacak kadar konuşur; konuşarak dinlenir. İyi yazar ve yazmayı sever. İlham sahibidir; Anti-dogmatizm abidesidir. Başucu kitaplarının yazarı Jose Martin’in düşüncelerini Marksist bir devrimin akışkanlığı ile bağdaştırabilecek kadar yeteneklidir. Belki de düşüncelerinin özü, kitlelerle uğraşmanın her şeyden önce bireylerle ilgilenmek anlamına geldiği konusundaki netliğinde yatmaktadır. Bu, yüz yüze iletişimde sağladığı mutlak güveni açıklayabilir.

 

Her bir farklı durum için kullandığı ayrı bir dil ve dinleyicilerini ikna edebileceği farklı bir yaklaşımı vardır. Karşısındakilerle nasıl aynı düzeyde olabileceğini bilir. Engin, müteferrik bilgisi, her türlü ortamda rahat hissetmesini sağlar. Şu kesindir ki nerede, nasıl ve kiminle olursa olsun Fidel Castro, orada kazanmak için bulunur.

Hiçbir zaman teslim olmaz ve içinde bulunduğu durumu değiştirmeyi başarıp zafer kazanana kadar durup dinlenmez. Özellikle bir sorunun çözümüne yaklaşıldığında, hiç kimse ondan daha takıntılı olamaz. Büyük ya da küçük, herhangi bir meseleye kendisini aynı ihtiraslı tutku ile adayabilir.

Hele bir de bu mesele güçlüklerle yüzleşmek anlamına geliyorsa… Hiçbir zaman böylesi anlarda olduğundan daha iyi hissedemez. Sonuçları iyi görür. Onun, bir siyasetçi olarak ender rastlanan yeteneklerinden biri de bir meselenin en uzak sonuçlarına bile nasıl evrilebileceğini sezebilmesidir.

Ama bu yeteneğini, ilham patlamaları şeklinde değil, çetin ve direngen bir akıl yürütme süreci içerisinde kullanır. Ardı arkası kesilmeyen özet verilerle kaşık kaşık beslenebilmek için yardıma ihtiyaç duyar. Bilgi akışı sağlama işi, yatağından kalkmasıyla başlar. Her sabah kahvaltısına, en az iki yüz sayfalık dünya haberleri eşlik eder.

Nerede olursa olsun her sabah zorunlu raporlar önüne gelir. Kendi tahminine göre, resmi raporlar, ziyaretçilerin getirdikleri ve sınırsız merakını her an uyandırabilen yazılar dışında, her gün yaklaşık elli farklı belge okumaktadır. İhtiyaç duyduğu bilginin bir başka kaynağı da kitaplardır. Haris bir okuyucudur.

Özel bir yöntem kullanmadığı konusunda ısrar etse de kimse nasıl ve ne zaman bu kadar çok ve hızlı okuduğunu anlayamaz. Sık sık, günün erken saatlerinde yanına aldığı bir kitap hakkında, ertesi sabah yorumlar yaptığı bilinir. Ekonomi ve tarih başlıklarını düzenli olarak izler. İyi edebiyatın değerini de bilir ve yakından izler. Gerçek nedenlerin nedenlerinin nedenlerini bulana kadar bardaktan boşanırcasına sorduğu seri ve birbirini izleyen sorularla insanları bombardımana tutma huyu vardır.

Bilgi edinebileceği hiçbir fırsatı kaçırmaz. Angola savaşı sırasında katıldığı bir resmi kabulde, bir çatışmayı öylesine tarif etmişti ki Avrupalı bir diplomatı Fidel Castro’nun o çatışmada bulunmadığına ikna etmek zor olmuştu. Titizlikten taviz vermez. Genellikle saatler süren görüşmelerinde, en beklenmedik kıvrımlara varana kadar titizlikten taviz vermeden her konunun üzerinde ayrıca durur. Yanlış kullanılacak tek bir sözcüğün tamiri imkânsız hasarlar yaratabileceğini bilir. Sorulara yanıt vermekten asla kaçınmaz ve asla sabrı taşmaz. Fazla kaygılanmaması için bazı gerçekleri duymasını engellemeye çalışanlar vardır. Yine de [duyar ve] bilir.

Kendisinden bir şeyler saklamaya çalışan bir görevliye şöyle demiştir: «Müsterih olmam için gerçekleri benden saklıyorsun ama sonunda bana hiçbir zaman anlatılmamış tüm gerçeklerin hepsiyle birden karşı karşıya kaldığımda şoke olup öleceğim».

Yine de en ciddisi, yetersizlikleri örtmek için ondan sakladıklarıdır. Çünkü – siyasi olsun, bilimsel, sportif ya da kültürel olsun – devrimi ayakta tutan başarılara paralel olarak, gündelik hayatı her düzeyde ama özellikle de yurttaşların mutluluğu düzeyinde etkileyen büyük bir bürokratik yetersizlik söz konusudur.

Sokakta insanlarla konuşur Sokaklarda insanlarla konuştuğunda bu sohbet, yepyeni anlamlar ve gerçek bir muhabbetin açıklığını taşır. Ona «Fidel» derler. Çevresini güvenle sararlar. Hakikatlerin konuşulduğu canlı bir radyo yayınında, ilk ismiyle hitap ederek muhalif görüşlerini onunla tartışır ya da ona taleplerini iletirler. Tanıdığıma inandığım Fidel Castro budur. Uzmanlarının er geç, kansere çare bulacaklarının hayalini kurarken en büyük düşmanından 84 kat daha küçük bir adada, dünyadaki güç dengelerine uygun bir dış politika geliştirmiştir. Bilincin doğru teşekkülünün, insanlığın en büyük başarısı olduğuna ve moral güdünün, dünyayı değiştirmek ve tarihi harekete geçirmekte maddi şeylere üstün geleceğine kanidir. 

-Kaynak: Evrensel Gazetesi-

İşte bu Fidel Castro’yu amerikan gizli servisi Küba Hükümeti Güvenlik Bakanı Fabián Escalante’nin açıklamalarına göre tam 634 defa öldürmeye çalıştı, 634 suikast girişimi ne demektir? Bir de ilginç ilginç denemeler yapmışlar. Gerçekten iğrençler. Sartre ve Simone döndükten sonra Mart 4’te içi silah dolu Fransız buharlı gemisi La Coubre’ni havaya uçurdular. Havana limanında yüz bir kişinin ölümüne sebebiyet verdiler. İki yüzden fazla yaralı ve yıkım. Biliyorsunuz işte, Lübnan’ı gördünüz yakın zamanda.

23 Mayıs: BM genel merkezinde Fidel Castro ve Nikita Kruşçev ilk kez buluşur.

Fidel Castro Eylül ayına kadar sadece petrol rafinelerini, belli başlı şeker işleme tesislerini değil, amerika menşeli elektrik ve telefon şirketlerini de kamulaştırır. 9 Eylül’de sadece o gün Fidel Castro’ya en az sekiz suikast girişimi ortaya çıkar. Şeytanlar gerçekten, onların istediği olsun da nasıl olursa olsun. Bunları ülke sayıp karşılarına bile oturmam ben, hepimizin bu noktaya gelmesinin sebebi onlardır.

Neyse çok derinlere girmeyeceğim, biraz aklı olan anlar. Ben susuyorum, siz anlayın. Taşları oturtun lütfen, anlamanız çok önemli çünkü. Gelelim BM’deki o meşhur söylevine; dört buçuk saat! BM tarihinde bir ilk ve en uzun konuşmadır. O konuşmadan alıntılarla tanıtacağım size Castro efsanesini. Öncelikle amerikan başkanlarına verip veriştirmiştir. İçinizin yağları erir; “Eğer Kennedy bir milyoner, okuma yazma bilmeyen ve cahil bir insan olmasaydı, köylülere karşı devrim yapılmayacağını kesinlikle bilirdi.”

Tam 269 dakika süren bu konuşmanın en can alıcı yerleri aslında her bir saniyesi o kadar önemli ki; bir gün zaman ayırın ve hem Castro’nun bu konuşmasına hem de Che’nin 1964 konuşmasını mutlaka kazıyın kafalara; bunlar fikirdir. Muhteşem fikirler ve gerçeklerden oluşan efsane söylevlerdir. 

“Soygun felsefesine son verirseniz, savaş felsefesi de ortadan kalkar.”

sözlerinde yaşamaya mecbur bırakıldığımız hayatı özetlemiştir adeta. Elbette amerika ve dünyanın, Fidel Castro’yu sevmesini bekleyemeyiz. Silahlanmalar ve ölümleri kimse onaylamıyor lakin Küba’nın halini anlattım, amerika sömürgesinde bir hayat mı yaşasaydı Küba? Bugün bizim halimiz ortada, sadece bizim değil bütün dünya bu kapitalizm lanetinden payını almış durumda. Önce plastikle dünyayı kirletip sonra plastik poşetin parasını yine sana ödeten şeref yoksunu bir sistemden söz ediyoruz burada. Petrol için şehirlere, masumlara bombalar yağdırıp petrol varil fiyatı düşünce, ekolojik denge bozulunca sorumluluk dahi almayan ikiyüzlü bir sistemdir bu. Elbette onlara boyun eğmeyen ve altı yüz dört defa öldürmeye çalıştıkları bir adamı, diktatör olarak dünyaya duyurup sırt çevireceklerdi. O efsane söylev şöyle biter;

“Devrim, topraksız köylülerin toprak hakkı, işçilerin sömürülmeme, emeklerinin karşılığını alabilme hakkı, siyah ve yerlilerin ayrımcılığa uğramadan saygı görme hakkı, hastaların tedavi görme, hastane ve doktora ulaşabilme hakkı, öğrencilerin ücretsiz ve bilimsel eğitim alma hakkı, kadınların sosyal, medeni ve politik eşitlik hakkı, yaşlıların güvenli bir şekilde emekliliğe ulaşma hakkı, sanatçı ve bilim adamlarının özgür üretim hakkı, devletlerin kamulaştırma hakkı, ulusların egemenlik hakkı ve halkların büyük askeri alanları eğitim yuvalarına dönüştürme iradesidir.”

Dediğim gibi diktatörü yenince değil, şimdi başlıyor devrim; 28 Eylül! Devrim savunma komiteleri; Comité de Defansa de la Revolución kurulur. Karşı atak gecikmez, amerika 1961 yılında büyükelçiliğini kapatarak diplomatik ilişkileri kesip atar. Castro çıkıp devrimimiz sosyalist niteliklidir der. 1962 yılında ise ekonomik ablukaları tüm ürün ve seyahatleri kapsar. Yalnızlaştırma ve cezalandırmalarıyla suikastleri ve yaptırımları ile amerika kaybetmiştir. CIA denen şeytani kurum, 1.297 Kübalı sürgünü destekleyerek çıkartma düzenletir. Castro bizzat önderlik eder, iki günde bitirir işi. Ne mutlu amerika bir kere daha dünyaya rezil olur ve Castro 1 Mayıs’ta şöyle ilan eder; “Küba, Sosyalist bir Cumhuriyettir!” Durun daha bitmedi! 🙂

Küba içinde de düşmanları ve hizipçilik yapanlar vardır. Bizde de var biliyorsunuz. Mesela Anibal Escalante ve ORI; bilmeyenler için Birleşik Devrimci Örgütlerdir. Bunlara son verdi Castro. Her yerden saldırılar alan devrimciye enjektör iğnesi gizlenmiş dolma kalem mi dersiniz; gıda zehirlenmesi, patlayan zehirli sigara mı… Sayısız yöntemle öldürmeye çalışırlar. Dalış tutkusu bilindiğinden denize patlayıcılar yerleştirmeye kadar ne ararsanız var. Ne içerden ne dışardan yıkamadılar ve yok edemediler.

Yine 1962’de Castro hepimizi ilgilendiren bir kriz yarattı. Sovyetler Birliği’nin Küba’ya balistik füzeler yerleştirmesine izin verdi. Derhal deniz ablukasına aldılar Küba’yı. Bildiğiniz Nükleer savaş çıkacaktı. Fidel Castro korkusuzdu. Amerikaya; çekersin askerlerini ve ellerini üzerimden, Türkiye’deki amerikan füzelerini kaldırırsın, öyle geri çekeriz dedi nükleer silahları. Kabul etmek zorunda kaldılar. ABD Başkanı John F. Kennedy de karşılığında Türkiye’de bulunan Jüpiter füzelerinin kaldırılmasına karar verdi. Ve elbette daha da kızgınlaştılar. Açıkçası anlatırken aşırı keyif alıyorum. Keşke o koltuktan zamanında kalkıp gidebilseydi. Sonuçta körü körüne sevemem Fidel Castro’yu ve Che’yi lakin CIA ve ABD’ye rağmen dokuz Amerikan başkanını emekli etmesi, beni keyiften öldürüyor ne yalan söyleyeyim.

Bu krizler sonrasında Mayıs 1963’te Fidel Castro, Moskova’yı ziyaret eder. Ziyarette Castro ile dönemin SSCB lideri Nikita Kruşçev birlikte ve müttefiklik mesajları verir. Düşünün amerikanın halini, sorunlar bitse de suikast girişimleri hiç ama hiç bitmedi elbette. 

1963 senesinde Küba kasırga ile büyük darbeler alır. Hani dünya ülkelerine o kadar güvenmiyorum ki kasırgayı da onlar çıkarmış olsa, şaşırmam. Halkın morali bozuktur elbet ama Castro çıkar ve şöyle der; “Devrim doğadan daha kudretli bir güçtür.” Küba devriminin hepimize örnek olması lazım. Castro’nun seveni kadar sevmeyeni de vardır. Lakin birlerinin “Hakikatin komutanı” dediği birine kulak vermelisiniz, söyledikleri gerçek. Fidel Castro insan olma, temel insan hakları ve insan kalabilme konusunda ısrarla talepkar olmuştur. Ona göre “Başkalarının acısını hissetmeyen, kendini evsizlerin yerine koyamayan, eyleme geçme iradesi göstermeyen, pasif kalan ve hiçbir şeyin değişmeyeceğine inanan hiç kimse tarihte böyle bir miras bırakamaz.”

“Devletin imkanları kullanılarak yapılan hizmetler, vatandaşlara lütufmuş gibi sunulamaz.” 

Bugün devletin parasıyla yani bizim, milletin parasıyla bize şov yapanlara bakın bir, “Devletin imkanları kullanılarak yapılan hizmetler, vatandaşlara lütufmuş gibi sunulamaz.” Diyen Castro’ya bakın bir de! Ekonomik ambargo yediler, politik saldırılara maruz kaldılar; medya üzerinden karalama kampanyaları, aşağılama, itibarsızlaştırma, her yerden saldırdılar…

Yine de bu halk ve bu lider yılmadı, boyun eğmedi! Bugün tüm dünyaya yardıma koşan bu halk, liderinin ve felsefesinin izinden gittiğini bir kez daha kanıtladı. 

Fidel Castro melek mi? Hayır. Che de, o da melek değiller. İnfazları ve şiddete başvurmuşlukları var elbet. Lakin o şartlarda her gün ölümle burun buruna, her taraftan etrafın sarılmış durumdaysa sert olman gerekebilir. Lakin bu adam şeker kamışı tarlasında gönüllü işçilik yaptı, bir günde 4 ton şeker kamışı kesmişliği var. Elbette amerika dibinde devrim yapan bir adamı yaşatmak istemedi. Onların bu haksız saldırıları, Sovyetlerle masaya oturmak zorunda bıraktı. Comandante rütbesini bizzat verdiği Che’nin gözü, devrimi dünyaya yaymaktı. Küba onun için sadece bir başlangıçtı. Resmi bir törenle uğurlanması ile öldürülmesi arasında iki sene var.

Gizlice Afrikaya gidip hareket örgütlemek için mücadele verir. Sömürgeciliğin Afrika’da ne boyutta olduğunu bilmiyorsanız, burada ciddi bir sorun var demektir. Herkesin görmezden geldiği kıtanın insanlarının vebalini her birimiz ödeyeceğiz. Ödüyoruz da. 

İşte Che, bunlara karşıydı. BM konuşmasında dünyada olan bütün kötülüklere karşı nasıl bilinçli olduğuna şahit olursunuz; “Güney Afrika’da olanlara karşı tüm dünyayı tekrar uyarıyoruz. Tüm dünya uluslarının gözü önünde kaba ve zalim ırkçı yönelim, kendi bildiğini okumaya devam ediyor. Başka bir ırkın daha üstün olduğuna, bunun resmi bir politika olduğuna, bazı cinayetlerden kimsenin ceza almayacağına Afrika halkları, inandırılmaya çalışılıyor. Birleşmiş Milletler bu gidişe son demek için parmağını ne zaman kımıldatacak?”. Emperyalizme ve kapitalizme kafa tutan halkların mücadelesini anlattığı bu konuşmasını ilk dinlediğimde ağlamıştım. Dinlemeniz için sadece bir kısmını şöyle bırakayım; Che BM Konuşması 1964

Che’yi ayrıca uzun uzun anlatmam gerekir lakin tıp öğrencisi iken devrimciye dönüşümü, tıp eğitimi aldığı dönem Albetro Granadas ile Latin Amerika’da motosiklet turuna çıktığında yaptığı gözlemlerden kaynaklanıyor. Sosyal adaletsizlik, eşitsizlik ve yoksulluk karşısında sosyalist oluyor. Sürgündeki Castro ile tanışınca zaten dünyası değişiyor.

9 Ekim 1967’de CIA ve Amerikan Ordusu’na bağlı Özel Harekat Birlikleri tarafından yakalanarak yargısız infaz sonucu öldürülmesi bütün dünyayı yasa boğuyor. Ölümünden sonra Che’nin bedenini Küba’ya teslim etmediler. Ellerini kesip bilinmeyen bir yere gömdüler. 1997 senesinde bedeninden geri kalanlar, Vallegrande yakınındaki bir uçak pistinin altından çıkarıldı ve yapılan DNA testinin ardından Küba’ya teslim edildi.

İşte kapitalizm budur. Bunlarla nasıl mücadele edebilirsiniz? Hiç durmak ve doymak bilmeyen açgözlü bir canavardır kapitalizm. Birçok kitabı olan Castro’nun “Che’li Yıllar”ını okuyabilirsiniz. Tavsiyem bütün yazdıklarını okumanız; “Doğuştan siyasetçi değilim,” der. “Fakat çok genç yaştan itibaren dünyanın gerçeklerini anlamama yardım eden şeyleri yakından takip ettim.” Aslında bu her birimizin yapması gerektiği bir şeydir. Sistem bunu istemez; cahil kal, fikrin olmasın, haklarını talep edecek kadar güçlenme ister. Bilgiyi ve gerçeği gizler, seni manipüle eder.

 

Che’nin cenazesi, otuz sene sonra ve ondan geriye kalanlarla 17 Ekim 1997’de Santa Clara’da özel olarak hazırlanmış anıt mezara, askeri törenle gömülerek yapılabildi. Che ölümü sonrasında popüler kültürün sığ zihniyetine kadar düşmüş olması beni aşırı rahatsız ediyor. Hayatında kitap okumamış insanların ağzında, uğruna savaştığı ve öldüğü kapitalizm malzemesi yapılması tüylerimi ürpertiyor. Utanmamız hiç yok. Çok aptal bir ırkız.

Gelelim Fidel Castro’nun neden bu kadar tartışmalı bir isim olduğuna. Fidel Castro Küba’ya ne verdi, ne veremedi? Madde madde yazacak, aralara yorumlar bırakacağım. Kimine göre diktatör, kimine göre devrimci bir kahraman. Genç bir avukattan dönüştüğü liderliği ile amerikanın ilk komünist devletini kurdu. Kendini savunmak için amerikanın baş düşmanı sovyetler ile birlik oldu.

30 yıl boyunca Küba, Sovyetler’in batıdaki uydusu oldu ta ki Gorbaçov dönemine kadar. Sovyetlerin de desteği ile kıtanın amerikadan sonraki en büyük ordusunun kurdu ve Etiyopya, Namibia ve Angola gibi hükümetleri destekledi. 80’lerde reform ve ticari anlaşmalarla Küba biraz nefes alabilmişti lakin Gorbaçov bu anlaşmaları bitirdi. Castro için dönüm noktası oldu bu. O dönem antikomünist Reagen, abd başkanı.

Küba’ya karşı aşırı sert tavırlar alındı. Gorbaçov bir yandan basın özgürlüğüne, sosyal ve ekonomik serbesti için reform yaparken bir yandan abdnin yaptırımlarına boyun eğer ve Küba’dan desteği çeker. Castro bu hamle karşısında kaybetmeye tahammülü olmadığından Gorbaçov’un liberal reformlarını reddeden ve muhalif kazanan taraf olmaya başlar. Bir dizi üst düzey askeri yargılar ve infaz eder.

İşte bu kısımdan sonra yorgun ve çıldırmış, nihayetinde delirerek baskıcı olmuş bir Fidel görüyoruz. 80 ve 90’lı yıllar sosyalist hükümetlerin baskı ile kapitalist reformculara teker teker yenildiği dönem. Herkes Küba’dan da bunu bekledi ama Castro, buna izin vermedi. Küba’yı dünyadan izole etmeye devam etti. Sovyetler bloğu çöktü zaten ardından. Kapitalizm elbette durmadı, amerika bu sefer de Cenevre’de toplanan BM İnsan Hakları Komisyonu’nda Küba’nın insan haklarını ihlal ettiğini belirterek kınadı ve oy çoğunluğunu tutturdu. Küba umursamadı. Bütün bu süreçte eğitim ve sağlık alanında köklü değişiklikler yaptı. 

Okuryazarlık oranını % 90’lara ulaştırdı. Herkese çalışma zorunluluğu getirdi lakin ekonomik gelişme sağlanamadı. Fidel Castro bu kirli sistemde hayatta kalabilmek için yeni reformlar yapmak istedi. Eski hükümet üyeleri yaşlıları emekli eder ve yerine gençleri bırakır. Darısı bizim dinozorların başına. Sayısız ekonomik reformlar açıklar ve referandumla halka sunar. Küçük ölçekli işletmelere teşvik verilecektir. Göçleri biraz gevşetir, amerikaya göçü serbest bırakacaktır. Önce destek oldu ve bunları yarattı lakin sonra karşısında yer aldı. Dünya, ülkeyi öyle yalnızlaştırdı ki 1992’ye gelindiğinde Küba ekonomisi iki sene içinde yarı yarıya düşmüştü. Birçok şey eksikti. İnsanlar amerikaya göç etmek ister hale gelmişti. İsyanlar çıkmaya başladı 1994’te. Castro elbette hepsini bastırdı. İndirdiği diktatör gibi davranmaya devam etti. Çünkü biliyordu ki elini verse kolunu kaptıracaktı. Yaptıkları yanlış veya doğru, tartışmaya açıktır.

“Biz dünyaya doktor göndeririz; asker değil!”

Biz burada Tarkan dinleyip öpücük atarken Küba; tarım, tıp, biyoteknoloji, turizm gibi alanlarda çalışmalara yoğunlaştı. Ülkede turist artınca fuhuş arttı. Castro bundan hoşlanmasa da ses çıkarmadı. Ülkeye döviz getiren Meksika ve İspanyollardı. Papalarla falan ilişki kurdu. Bu ucuz kapitalist insanlarla ilişki kurmak zorunda kalması, benim için gerçek bir kayıp. Din sömürüsü ile insan kullananlara karşı yumuşaması kabul edilebilir değil.

99 senesinde Hugo Chavez, Venezuela’da hüküm sürmeye başladığında bu anti-emperyalist liderle dost oldular. Önce yirmi bin sağlık görevlisi karşılığında elli bin varil petrol anlaşması yaptılar. Sonra bunu iki katına çıkardılar. Küba’nın ekonomisi gelişmeye başladı. 2005’te asgari ücret ve maaşlar iki katına çıkar. Bunun yanında pek çok fabrika kapanmak zorunda kalır. Bütün bunlar olurken amerika sürekli ambargoları ağırlaştırır elbette.

Gabriel Garcia aracılığı ile Bill Clinton’a bilgi ulaştırdığı yıllar bunlar. Bill Clinton’a kadar hiçbir amerikan başkanı, tam kırk sene boyunca Fidel Castro ile doğrudan konuşmadı. Düşünün, 2000 senesinde oluyor bunlar. Hepimiz şahittik! Bu arada hala suikast girişimleri devam ediyor. Siyaseti bırakana kadar devam etti. Böyle bir dünyada ayakta kalan birini etkileyici bulmayan da ne biliyim…

Asıl diktatörün kapitalizm olduğunu hepimiz biliyoruz. Bütün bunlara rağmen Castro, 11 Eylülde elini uzatmış, lojistik yardım önermiştir. 2004 senesinde dolar dolaşımını askıya aldı. Bütün dolarlar pezoya dönüştürüldü. Ne zaman ki Aralık’ta Havana yakınlarında petrol bulunduğunu açıkladı, bir anda bütün AB ilişkileri normale döndü.  Küba’da ampülleri yasaklar, uzun elektrik kesintileri yaşatır. Bush’un teröristleri koruduğunu bildiğinden Kübalılarla sokağa dökülür.

Havana’nın merkezine Mustafa Kemal Atatürk büstü yaptıran Castro, ömür boyunca amerika ve bu leş sisteme boyun eğmemek için çile çekmiş ve çektirmiştir. Küba’daki genel evleri kapatarak çocuk evleri açtırmıştır. Küba’yı sağlık alanında Dünya birincisi haline getirmiştir. Sosyalist Küba, sağlık sisteminde yaptığı reformlarla dünyanın en iyi doktorlarını yetiştirdi. O doktorlar HIV virüsünün anneden bebeğe geçmesini engellediler. Kansere umut oldular. Bu sene salgında gördük nasıl muhteşem olduklarını. “Biz dünyaya doktor göndeririz; asker değil!”dediğinde ciddiye alınmayan Fidel Castro’nun ülkesi baktı hepsinin halkına bu sene. Bu kapitalistler ise hala savaşmaya ve yok etmeye devam ediyor.

Refah içinde yaşamaktansa, Fidel Castro’nun Küba’sında sefalet içinde ama özgür yaşamayı tercih ederdim. Bu canavar sisteme direnişini sonuna kadar destekliyorum.  “Tek silahımız, bilincimizdir.” diyen Fidel Castro’nun yaptıklarını yapmak zorunda değilsiniz. Her yaptığını beğenmek, onaylamak zorunda da değilsiniz. Mükemmel bir insan yok zaten bu hayatta.

Sende, ben de mükemmel değiliz. Hepimiz kusurluyuz lakin muhteşem beynimiz kusursuz. Bu bilgi hayat kurtarır. İnsan, beyninin sınırsızlığını keşfettiğinde kendi devrimini yapmış gibi zevk alıyor. Bu orgazmdan çok daha şehvetli ve gerçek bir keyif. Castro, son gününe kadar devrimci ruhunu muhafaza ederek ve zevk alarak yaşadı.

2008’de siyaseti bıraktı. 25 Kasım 2016’da ‘‘Ömrümün bu kadar uzun olacağını asla düşünmedim. Düşmanın mücadele kararlılığı gösteren rakiplerini ortadan kaldırma kararı verecek kadar aptal olacaklarına da inanmadım. Bu eşit olmayan kavgada halkımız direnme yeteneğini kanıtlayabildi.” diyen ve dünyada en uzun süre iktidarda kalan üçüncü lider olarak bu hayattan göçüp gitti.

Cüretkar, cesur, kendinden emin, asla vazgeçmeyen yapısıyla Küba’ya bir miras bırakmıştır. Onu itibarsızlaştırmak için elinden geleni yapanlar, kapitalist sevicileri de dinleyin isterseniz. Kedi uzanamadığı ciğere mundar dermiş. Açgözlü canavarlara inat Castro’yu seveceğim, elimde değil. Engel olamıyorum.

Son olarak Kübalıların; ekonomik, siyasi ve sosyal gerçekliğine uyarlanmış bir metin olarak kabul ettiği anayasaların Türkçe’ye çevirdiklerini biliyor muydunuz? Yerel ve uluslararası düzlemde bütün hedefleri ortaya koydukları, referandumla sandığa gidenlerin yüzde 86,85’inin evet dediği anayasa, Fidel Castro’nun doğum gününde, 13 Ağustos’ta “Türkiye’deki Küba dostlarının Fidel’e armağanı” başlığı ile yayınlandılar. Mutlaka okuyunuz. Otuz yedi sayfa ama bunları bilmeye değer, linki şöyle bırakıyorum. 

http://www.kubadostluk.org/wp-content/uploads/2020/08/KAY-A4.pdf

Ben sadece bildiklerimi anlatmak ve kendimce yorumlamakla var olabiliyorum hayatlarda. Herkes elindeki yetenekleri doğrultusunda bu dünyaya faydalı olmak için çalışabilir. Hem global hem ulusal baskılardan ve adaletsizliklerden bıktık. Bunun üzerine bir de sömürge ülkesi olduğunuzu hayal edin bir bakalım.

Fidel Castro’nun ayaklarını öperdiniz. Bugün hepimiz, bir tane ya bir tane lidere muhtacız ama yok! Her birimiz, her gün ama her gün devletin işlerini yapmaya çalışıyoruz. Katillerin peşine düşüp, garibanın hakkını arayıp, güvenlik ve düzeni sağlayıp, hasta insanlara yardıma koşup, felaketlerde birlik olup devletin sorumluluklarını üstlenmiş durumdayız. Bu iyi bir şey olsa da doğru bir şey değil aslında. Bu işte bir terslik yok da Fidel Castro ve devrimde mi var yani?

Bu bir mücadele aslında. Efsane bir Fidel Castro sözüyle bitireyim, üzerine düşünülesi bir cümle kurmuştur. 

‘’Devrim, gelecekle geçmiş arasında ölümüne verilen bir mücadeledir.”

Siz ne için mücadele ediyorsunuz? Ben söyleyeyim; ölmemek için. Ben ölmemek değil, ölümüne mücadele etmek istiyorum. O yüzden geçmişi önümüze koyup bugünü anlamamız ve geleceğimizi “biz” inşa edebilelim diye ölümüne yazacağım. 

Fidel Castro, Che Guevara ve bütün devrimci arkadaşlarına, Küba halkına selam olsun. 

Viva Cuba Libre!

“Biz” olmak, “Ben” olabilmekten geçer. “Ben” olabilmek hakikati aramaktan, kendini keşfetmekten…Ben kendimi keşfettikçe güzelleştim. Ben kendimi keşfettikçe evreni keşfettim. Ben evreni keşfettikçe öfkemi dindirdim. Hakikatin ne kadar yakınımda durduğunu, önümdeki engeller nedeniyle göremedim. Korkularımın yerine merakımı koydum ve elime kalemi aldım üç sene önce… Bitmek tükenmek bilmeyen merakım yolumu aydınlatan ışık oldu, kitaplar en yakın arkadaşlarım, bugün hayatta olmayan binlerce deha dostum oldu… Hiçbirini kendime saklayamazdım. Bu kadar bencil olmak, insanın yaradılışına tersti. Hakikatin nerede durduğunu görüyorum artık, beni hiçbir güç ondan alıkoyamaz…İnanın! Cesur olun! Dönüşün! Değişime ayak uydurun! Gelecek biz’im, çünkü zaman biz’iz.

yorumlar (1)

  • Avatar

    Nursima Çırlan

    ❤️❤️❤️❤️❤️❤️👌🏻👌🏻👌🏻👌🏻💐💐💐💐💐💐💐💐💐💐💐💐💐💐💐

    reply

YORUM YAP