“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

“YİNE” YILINIZ KUTLU OLSUN

Önümüzde yeni bir yıl uzanıyor-gibi… Bu sene ne oldu böyle? 2020’yi düşününce gözümün önüne yangınlar, depremler, isyanlar, kan ter içinde mücadele eden insanlar geliyor. Hele o pandemi…

Daha da büyüyen dev şirketler, daha da yoksullaşan kitleler, sığınmacılar, yaşam ve varoluş kavgaları, ölümüne savunulan kimlikler, artan şiddet… Belirginleşen dijital dönüşüm, uzaya ve yörüngeye uzanan insan, en sıcak yılı geçirmemize yol açan iklim, teknolojik savaşlar, fikri mülkiyet ve sağlık savaşları…

Otoriteye ve kapitale duyulan güven kaybından bilim de nasibini aldı. Bilime güvenmek veya güvenmemek, politik kutuplaşma yaratan bir eksen olarak belirdi. İnsan (bir biyolojik tür olmaktan öte bir kavram olarak) sorgulamaya açıldı. Hız kazanan otomasyon, insanın tahtını (veya bebekçe tiranlık ettiği mama sandalyesini) fena sallamakta… Yapay zeka ve bilişsel robotik disiplinlerinin odaklandığı ortak teknoloji alanı “yapay bilinç”, insanlığı artan bir hızla kendini bilmeye davet ediyor, hatta buna zorluyor.

Değişim amansız, değişim hızlı… Apollon tepemizde ama Dionysos dijital dünyaya kaçmış gibi görünüyor. Mitolojiden anlayan, anlamayan herkes için bu cümleden kastımı tercüme edeyim: Ayvayı download ettik.

Zaman… Şimdi onun lafını etmeden olmaz. Eski normali anımsatan karlı bir kış günüyle, maskesiz dolaştığımız, kaygısız bir gün ile aramızda Zaman var. Çocukça bir öfke duyuyorum ona, o günle aramıza uçsuz bucaksız girdiği için… Zaman, bu sene takılmış plak gibiydi; “geçmek bilmemek ve bir anda geçip gitmek aynı şeydir, ayrılmaz bir şekilde aynı şeydir,” deyip durdu sanki. Tamam, anladık, başka bir şey söyle artık!

“Önce” ve “sonra” demeden tarihi kuramayız.

Kişisel ve ortak tarihimizin hikayeleri olmadan kişiliğimizi, toplumları, geleceğe yönelebilen bir insanlığı kuramaz ve sürdüremeyiz.

Zaman’dan biz hikayecilere bir milat vermesini isteyeceğimiz geliyor; önce ve sonra diyebilmek için, eski ve yeni diyebilmek için, bir zinciri devam ettirebilmek için… Ama 2021 – uzlaştığımız takvimlerde yeni bir yıl olarak imlense de – o milat olmayı reddeder gibi.

Ne yazık ki “yeni” sözcüğü artık eski sevgilimiz oldu. “Yeni normal” kılığında karşımıza çıktığından beri ondan hiç hoşlanmadığımızı biliyorum. 2021, yeni olanı iştahla pazarlayacağımız bir zemine hiç mi hiç benzemiyor. Geçmiş yıllarda “yeni, yeni, yepyeni” olmakla coşan egomuz, şimdi, yeni sözcüğüne hayli temkinli yaklaşıyor. Yeni olan her şeyin içinde eskiyi arayacak artık gözlerimiz.

Değişim bunca hızlandığı için tutunulacak bir hat gibi olacak tarihimiz ve hikayelerimiz. O hattın üstüne dizilmiş, zamanın sınavı ile çatlamamayı başarmış delikli boncuklar, eskitilemeyen boncuklar, birbiri üstüne dizilerek geleceğe yönelen boncuklar; o hikayeler, o hafıza cevherleri, o değerler artık pusulamız olacak. Buna mecburuz.

Yer sarsılmaya başladığında denge sağlama işine iskeletimiz dahil olur. İşte bundan böyle “yeni” önümüze konduğunda, tıpkı bedenimizin iskeletimize danıştığı gibi biz de en derinimize danışmadan hiçbir adım atamayacağız.

Hala eski normalin mekanizmaları işliyor yaşama şevkimizde. Online alışverişlerden yakaladığımız indirimli pabuçları bu sene eskitebildik mi? 2020’yi eski bir yıl gibi ardımızda bırakabiliyor muyuz? Yeni bir sayfa açtığımızı hissedebiliyor muyuz? Umudu fazla mı yorduk? Sıra umutsuzluğu yormaya gelmesin diye ne yapmalıyız?

Dünyayı kendimizden, kendimizi dünyadan sakınmayı öğreniyoruz. Hem de hiç arzu etmediğimiz bir hızda… Sanki küçük bebeklerdik, diş çıkardık ve dünyayı, süt veren memeyi haddinden fazla ısırdık. Ağzımıza kan doldu. Şimdi dünya ile ilişkimiz ne olacak? Dünya ile paylaştığımız bir acı var sanki; bize ayrışması gereken şeyler olduğumuzu ve ayrılamaz şeyler olduğumuzu eşzamanlı olarak fısıldıyor bu acı… Şimdi bu dişli ağzımızla ne yapacağız?

Dişlerimizin sorumluluğunu git gide daha çok almamızı şart koşan bir dünya; süt veren bir memeden fazlası olduğuna gözümüzü açan, saplantılarımızı çözen, daha çok duygumuza ve deneyimimize yer veren, dişimize göre bir dünya… Belki şimdi kulağa inanılmaz geliyor; ama kişisel öykümüze bakarsak; bebeklikten çocukluğa, çocukluktan ergenliğe, ergenlikten gençliğe, gençlikten yaşlılığa geçerken yaşadığımız deneyimleri önümüze koyarsak, bu ayrışma ve tanışma yolundan defalarca hayatta kalarak, uyumlanarak geçtiğimizi ve bugünkü yetişkinler haline geldiğimizi anımsayabiliriz.

Daha önce çok kereler yapmıştık ve YİNE yapabiliriz.

Ağız tadıyla yeni diyemiyorsak, yine diyebiliriz.

Yine yılınız kutlu olsun.

MSGSÜ Sinema TV’de eğitim aldı. Prodüksiyon ve post prodüksiyon alanlarında çalıştı. Bugün, editör, çevirmen ve yazar olarak çalışmalarını sürdürmektedir.

YORUM YAP