“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Yüksek bilincin en özgür hali; Hypersanıty

“Hypersanity”, yaygın ve çoğunluğun kabul ettiği bir terim değil hala. Bu yüzdendir ki dilimizde bir karşılığı yok. Kelimelere böldüğümüzde “hyper,” yani üstün veya aşırı; “sanity” ise aklıselimlik anlamlarını taşır. “Aşırı aklıselimlik” olarak karşıladığımız kelimenin tasvir ettiği bu aşırı mantıklı, üstün düşünceli halin ne olduğunu, nereye vardığını, kelimeyi 1967 yılında yazılmış bir kitapta gördüğünden beri araştıran ve yüzeye çıkaran psikoloji doktoru, Neel Burton kitaplaştırarak açıklyor.

Varoluşçu yaklaşımlara sahip, şizofreniyi bir teori olarak gören, daha 28 yaşında yazdığı “Bölünmüş Benlik” kitabıyla kazandığı uluslararası ünle günümüze kadar etki eden bakış açısının sahibi İrlandalı psikolog R. D. Laing’in Deneyim Politikaları ve Cennet Kuşu(The Politics of Experience and The Bird of Paradise-1967) adlı kitabında karşımıza çıkar “hypersanity,” ilk olarak. Laing de bu kavramı, döneminin delisi olarak atfedilen filozofları incelerken çıkarmıştır.

Milattan önce 412-323 yılları arasında yaşadığı kabul edilen “kuşkucuların” en kuşkucusu Diyojen -tarihte çok fazla Diyojen var, o yüzden kendisi Kuşkucu/Kinik Diyojen (Diogenes the Cynic) olarak anılmakta- Atina sokaklarını, elindeki lambasıyla güpegündüz arşınlardı ve nedenini soranlara “bir insanoğlu arıyorum,” derdi. Diyojen’in birçok farklı hikayesinde gördüğümüz normalin dışında olma hali, görenlerin “kafası gidik herhalde” tepkisini vermeden duramadığı ve “delilik” atfederek kendinden uzak tuttuğu o kişi, buradan baktığımızda yüzyılları aşan bir filozofa dönüştü. Muhatap olduğu insanlara bir ömürlük bulmaca bırakan Diyojen, “normal” atfettiğimiz gündelik hayatımızda başa çıkması zor bir kişiydi ama onu, zihnini ve zihninden dökülen sözleri “delilik” diyerek baştan savmak mümkün değildi.

İşte bu noktada illa ki tanımlamak istersek Diyojen’in zihni “hypersane” idi; aşırı aklıselim biriydi. Laign’in tanımıyla; zihnin içinde serbestçe keşfe çıkarak üstün bilincin kapılarını açmaya varan özgürlük hali içindeydi. Delilik hali, kişiyi sistematik bir hesaplaşmaya, uyanışa ve yıkımdan çok çığır açıcı keşfe itiyordu.

Diyojen de bu tanıma bir an için hak verirdi zannediyorum ama asla söylemez, hemen karşı düşünce geliştirmenin peşine düşerdi. Ona dair bir diğer anektod da kendisine sorulan “dünyadaki en güzel şeyin ne olduğu” sorusuna, Yunanca “sınırlandırılmamış düşünce; özgür konuşma; olduğu gibi sunma” anlamına gelen parrhesia kelimesiyle karşılık vermişti.

Parrhesia’nın peşine düşen herkesin, bir noktada hypersanity zihnin kapısını çalıyor diye düşünüyorum. Kimi hız geri geliyor, kimi zihnin odalarında yepyeni ve daha kapsayıcı bir algıya kavuşuyor, dışarıdan bakıldığında o odalarda kaybolmuş görünse de.

Sınırlarına neyin dahil olduğunun dönemdeki baskın düşünceye göre değiştiği “normal” olanın salt meşru kabul edildiği ve övüldüğü gündelik insanlığın sınırlarını aşan bir diğer örnek ise ünlü psikolog C. G. Jung. Birinci Dünya Savaşı arifesinde, Sigmund Freud ile yollarını ayırmanın ardından, “bunalım” olarak tanımlanabilecek sıkıntılı bir süreç ve arayışı onu, kendi tanımıyla “bilinçdışı ile yüzleşmeye” iter.

Bilinçdışı ile yaptığı yüzleşme Jung’u incil karakterleri ile sohbet ettiği zihin seviyesine çıkarır. Bu seviyede karşısına çıkan genç kadın (Salome) ve yaşlı adam (Filimon) ile yaptığı sohbetler, savaş bitip de aşırılığı atıp aklıselimliğe geri döndüğü evrede Jung’a “bir ömürlük işe yetecek miktarda hammadde” sunmuştu.

Jung’un deneyiminde tanımlanan hypersanity, kişinin bilinçdışıyla yüzleşmesi olarak vuku bulur ve ortaya insanın en ham hali çıkar. Diyojen’de hypersanity şüpheciliğin sınırlarını araştırarak doğru nedir, gerçek nedir, ahlak nediri ortaya çıkarır. Mantığın en üst seviyesi, olguları en nesnel ele alma seviyesine ulaştırır.

Ne yazık ki ne Jung ne de Diyojen, kendi dönemlerinin aklıselim insanları arasında anılmıyordu. Fakat onların içinde bulundukları zihin halini, gerçeklikle etkilişimini yitirme, yani psikoz olarak tanımlayarak ne kadar çok kişiyi ve değerli keşfi ötelediğimizi bir düşünün. Hem psikoz hem de hypersane olma hali bizi ana akım içince “deli” gösterir fakat psikoz içindeki kişi, etkisizleşip endişeye sürüklenirken hypersane olmak, kişiyi özgürleştirip güçlendirir.

Normal olanı yücelttiğimiz ve övdüğümüz çağlar boyu süren tutum, bize ne kazandırdı? Bütün uçarı özelliklerinden arınıp normal vatandaşlar olmaları için okuttuğumuz ve uçarılıklarından kurtardırdığımız insanlarla ne yaptık? Bahsettiğim şey, farklı olmak ve aynı olmak ikileminde gidip gelen egomuzun dikkat çekicilik adına yaptığı “uçarılıklar” değil. Dikkat çekmenin ardından itilen zihinler. Hayatın kenarından düşürmek ve gözümüze görünmesini istemediğimiz için olmasa keşke dediğimiz derecede “rahatsız edici” olarak nitelendirdiğimiz insanlardan bahsediyorum. Onlar neyi yanlış yaptı da bir gün canınızı sıkması ihtimaliyle toplumdan dışlandı? Bu sorulara cevap verebilirsin. Peki normal addedilen onlarca hükümet, milyonları öldürürken hala normal mi sayılıyor? Normal adı altında yapılan kötülükleri ne zaman toplum dışına iteceğiz?

Özetle, Neel Burton’ın deyimiyle insanların bir kısmı hypersane olmaktan değil, olmamaktan mustarip; kısıtlı dünya görüşünden, yanlış önceliklerden, stresten, endişeden, kendini kandırmadan mustarip. Bu da onları fanatik ve faşist düşüncelere iten bir sıkışmışlığa gark edip yıkımcıl olmaya itebiliyor. Aksine hypersane insanlar sakin, kendine hakim ve zihin yolculukları sonucunda yapıcı sonuçlarla karşımıza çıkan bireyler oluyor aslen.

Bilincin derinliklerinden korkmamız öğretilen bizler için, korkmayın. Mağaranın derinliklerinde sizi bekleyen yaşamınızın en büyük keşfi olabilir.

Kaynak: Psychologynow

Yeditepe Üniversitesi, Çeviribilim mezunu. Makalelerle başlayan çevirmenlik yolculuğu kitaplarla devam etti. Şimdi ise özgün yazılar yazma heyecanını tatma peşinde.

YORUM YAP