“Düne dönmenin faydası yok, çünkü o zamanlar farklı bir insandım.” Alıce

Generic selectors
Exact matches only
Search in title
Search in content
Search in posts
Search in pages
yukarı

Zincire Bağlı Hayatlar

İnsanoğlu bulunduğu yerde, ait olduğu şartlarda, yaşadığı dünyada karmaşık bir biçimde hakimiyet kurma dürtüsü ve çabası göstermektedir. Hayat süregelmekteyken bu dürtünün ve çabanın her zaman saydam bir şekilde farkında olunamayabilir. Bir sistemin içinde sürüklenip giderken verdiğimiz kararların yalnız kendi hayatımız ve yaşam formumuz üzerinde tesiri olduğunu düşünmek, her zaman çok daha kolay bir yoldur lakin işin aslı pek de öyle değildir. Bazı eylemlerimizin sonucunun gösterdiği domino taşı etkisi, umarsız bir döngü içine girip başladığı noktayı -direkt bir biçimde şahsımızı- tahrip etmekle kalmayıp sebep olduğumuz değişim, kolektif bir biçimde yayılarak parçası olduğumuz düzen, doğa ve bizden farklı canlı formları için de negatif sonuçlar doğurabilir. Buna en basit örnek olarak en temel ihtiyacımız, hayatımızı idame ettirebilmek için yapmak zorunda olduğumuz en basit eylem olan beslenme alışkanlığı gösterilebilir. Çevresel koşullardan mütevellit maruz kaldığımız öğretiler doğrultusunda beslenme alışkanlıklarımız şekillenir, çarkın içinde hareket etmekteyken üzerinde bulunduğumuz dünyanın doğal dengesinde, besin zincirinin en tepesinde kim olduğu sorulsa hiç düşünmeden “insan” yanıtını veririz. Buna rağmen insanın hepçil bir canlı olduğunu kabul etmenin bilincimizde oluşturması gereken farkındalık şudur ki insan, doğadaki herhangi başka bir etçil yahut hepçil canlı gibi yalnız hayatını idame ettirebilmek amacıyla avlanmak yerine çeşitli sistemler kurarak, diğer canlıların çevresine duvarlar örerek doğayı ve aslında çevresinde bulunan çoğu şeyi baskı altına alıp bundan kar etme amacı güder.

Küreselleşmenin etkisiyle dünya üzerinde insan formu, bedenin uzuvları misali eş zamanlı biçimde hareket etmekte ve davranışları belirli bir ölçüde sistem tarafından şekillendirilmektedir. İnsan sosyal bir varlık olduğundan dolayı sağlıklı bir yaşam sürdürebilmek için beslenmeye ihtiyaç duyduğu kadar topluma da ihtiyaç duyar ve birbirine tutunarak toplu, yerleşik biçimde yaşamına devam eder. Böylelikle beslenme meselesi bireysel bir ihtiyaç olmaktan çıkıp bir toplum meselesi haline gelerek sosyolojik, ekonomik açıdan büyük bir önem arz etmeye başlar. İnsanın ve toplumun üzerinde olan yönetim yapısı üretime, toplum da tüketime muktedir hale gelir. Dolayısıyla daha fazla insanın besin ihtiyacını karşılayabilmek için daha fazla üretim yapmak gerekir. Talep edilen yapı ve beslenme alışkanlığı fikrimce bu noktada önem kazanır. Günümüzde şirketler yeni dünyanın kimliksiz bireyleri olarak her alanda olduğu gibi gıdaya ulaşım ve dağıtım alanında da söz hakkının büyüğüne sahiplerdir. Kısa bir süre içinde dünya üzerindeki beslenme mantalitesi değişerek et, hayatımızda lüks olarak tükettiğimiz bir gıda ürünü olmaktan çıkıp neredeyse her öğün tükettiğimiz bir ürün halini almaya başladı. Dünya çapında büyüyen fastfood zincirleri sayesinde et ürünleri, maddi açıdan kolay erişilebilir ve doyurucu bir seçenek olarak gündelik hayatımızın merkezinde yerini aldı. Başka bir canlının bedeni üzerinde tahakküm sahibi olup bir de bunu tüketim kültürünün temel yapı taşlarından biri haline getirmenin elbette ki hem av hem de avcı üzerinde belli yıpranmalar yaratması kaçınılmazdı.

Talebin bu denli yükseldiği bir dönemde, bir gıda maddesinin kolay erişilebilir ve ucuz olmasını sağlayan faktörler değerlendirildiğinde, sürekli büyümenin kaçınılmaz bir gereklilik olması durumu da göz önünde bulundurulduğunda, üretim koşullarının hayvan ve insan sağlığı için negatif materyaller barındırdığı sonucuna varılıyor. Dünya çapına erişim sağlayan dev gıda şirketlerinin, üretim tesislerinin arka planında vahşet ve zulüm adı altında nitelendirilebilecek eylemleri yalnızca hayvanların bedeni açısından tahribata yol açmakla kalmayıp insan sağlığı ve doğal yapının dengesi açısından da ciddi zararlar meydana getiriyor. Amerika Birleşik Devletleri’nde inek, domuz gibi büyük baş hayvanların üretim tesislerinde, bu hayvanların kısıtlı alanlarda neredeyse birbirlerine temas eder vaziyetteki ortamlarda beslenip yetiştirildiği son zamanlarda dünyada bilinen bir gerçek. Bu kadar kısıtlı alanlarda dip dibe ve dolayısıyla hijyen tutumu sorgulanabilir ortamlarda yetiştirilen hayvanların hastalıktan uzak bir şekilde yetiştiğini düşünmek fazlaca iyimser bir bakış açısı olur. Hastalıkların önlenmesi ve hayvanların bağışıklık kazanabilmesi için sistemin geliştirdiği çözümse antibiyotikler. Hayvanların vücut direncini ve bağışıklık sistemini geliştirmek için kullanılan bu kimyasallar, her et tüketildiğinde sindirim sisteminden insan vücuduna karışarak kanser, diyabet gibi çeşitli hastalıkların nitelik kazanmasına elverişli bir ortam hazırlar. Böylelikle hayvanları doğal ortamlarından ayırarak bir arada elverişsiz şartlarda tutsak eden sistem, beslenme mantalitesini et tüketimiyle doğru orantılı bir eksene pompalayarak insan bedeninde de tahribata yol açıp insanları bir nevi daim tüketim ve tedavi döngüsü içerisine hapseder. ABD’de yapılan araştırmalara göre büyükbaş üretim tesislerinde ortaya çıkan hayvansal atıklar, kimyasal yollar ve basınçla parçalanarak atmosfere püskürtülür. Bu partiküller toprağa, havaya, suya karışır, bu çevrelerde bulunan domuz çiftliklerinin yakınlarında hayvansal atıklardan oluşan göller mevcuttur ve bu göllerin sayısı oldukça fazladır. Büyük rakamlar bazında dünyaya yayılmış olan büyükbaş üretim tesislerinde bir arada bulunan ineklerin salgıladığı metan gazı toplu halde birleşip atmosfere karışarak ozon tabakasında aşınmaya sebebiyet verir. Durum bu vaziyetteyken işlenen gıdaların güvenilirliğinin büyük bir tartışma konusu olmasının yanı sıra bu tesislerin çevreye verdiği zararlar da göz önünde bulundurulduğunda mevcut sistemin bir kazananı olduğunu söylemek oldukça güçtür. Globalleşen dünyada kırmızı et üretiminin arka planını az çok kavradıktan sonra daha iyi bir manzarayla karşılaşma umuduyla bakışlarımızı beyaz ete çevirdiğimiz zaman, ne yazık ki durumun bundan daha iç açıcı olduğunu göremeyiz. Kısıtlı alanlarda birbirlerine temas ederek birçok hastalığın çıkmasına elverişli ortamlarda, hastalıklardan korunmak, gelişim sürecini hızlandırmak gibi türlü elementler sebebiyle kimyasallara ve ilaçlara maruz bırakılan tavuklar; hapsoldukları alanlarda kesilecekleri ve işlenecekleri günü beklerler. Suni ve ekseriyetle olması gerekenin tam tersi biçimde işleyen bu süreçte sistem, bir canlının bedeni üzerinden kazanılabilecek en yüksek kar oranı için, söz konusu canlının doğal gelişim sürecini engelleyip çeşitli kimyasallarla yeni bir gelişim prospektüsü hazırlayarak bir nevi yetişkin gibi görünen bebekler yaratır. Oluşa, doğaya karşı bunca tezatlık içindeyken sistemin zehirlediği bedenlerin dönüp dolaşarak besin zincirinin en tepesindekileri de elbet zehirlemesi kaçınılmazdır.

Gündelik hayat içinde çoğu zaman kişisel problemlerimize odaklanmışken ve çevremizi bunca beşeri yapı sarmalamışken gerçek problemi -olması gereken doğal döngünün önüne setler kurulduğunu- görmek oldukça güçleşiyor. Çeşitli propagandalar sayesinde sistem, zihinlerimize kendisini besleyecek, kendisine fayda sağlayacak davranış biçimlerini kodluyor. Reklamlar konuşamayan, kendini ifade edemeyen canlıların; iradeleri dışındaki bir sistem içinde bulunmaktan mutluluk duyduğunu alt metinlerle veyahut bariz şekillerle vurguluyor. Bugün hala televizyonlarımızı açtığımızda karşımıza ölü bir hayvanın bedeni üzerinden oldukça çirkin, pragmatist bir tutumla fayda sağlamaya çalışan program içerikleri çıkıyor ve bu o kadar alışılageldik bir durum ki çoğu zaman akıllarda sorun teşkil etmesi gereken bir mesele olarak dahi yer etmiyor. Halbuki ekranlarda göründüğünün aksine gerçeklikle yüzleşildiğinde ne inekler gülümsüyor ne de tavuklar şen şakrak. Sistem; doğayı, hayvanları hapsedip köleleştirdiği gibi insanları da doğru bilinen yanlışların ardında oyalıyor, kendisini üstün hissetmesini sağlayıp çevresindeki her şeye hüküm sürebilme hakkına sahip olduğuna inandırıyor ve köleleştirdiği diğer faktörler gibi insan ırkını da esir alarak üzerinden bilinçli bir fayda sağlıyor. Yaşadığımız dünya üzerinde birbirine geçmiş yapı zincirinin bir halkasıyız sadece ve kendi kurduğumuz zincirler maalesef ki içinde bulunduğumuz bağlamla çelişiyor. 

YORUM YAP